5 Ekim 2013 Cumartesi

DOĞU PERİNÇEK/ Tarih yapmaya hazır olan parti









Tarih yapmaya hazır olan parti

Artık İşçi Partisi için her durum tarihidir. Son iki yılda içine girdiğimiz süreç tarih yapma sürecidir. Bugün Türkiye'de tarih yapmaya hazır olan tek parti, İşçi Partisi'dir.
 
Büyük milletin öncüsü var
Türk milleti, ancak devrimle çözeceği sorunlarla yüz yüze gelmiştir. İki yüzyıllık devrim birikimi olan büyük bir milletin, öncü partisiz kalma sorunu olamazdı ve yoktur.
İşçi Partisi, bugün dünyanın en önemli devrimci partilerinden biridir. Bu saptama, bize ait değildir. Milletlerarası düzlemde geçerli bir değerlendirmeden söz ediyoruz ve yerindedir.
 
İşçi Partisi olağanüstü hızla büyüyor
İşçi Partisi, olağanüstü büyüyor. Bu olgu tek başına, Türkiye'nin bir dünya sürecine girdiğini gösterir. Devrim yapacak partiler, tarihin pususunda görev günlerine hazırlanır ve devrim süreci gelince, büyük sıçrama yapar. Yaşanan olay budur.
 
Partide üç görev
İşçi Partisi'nin Türkiyemizin öncü birikimini hızla örgütlediği bu süreçte üç görev öne çıkıyor:
Birincisi, kucakladığımız büyük enerjiyi iktidar mücadelesinde en verimli değerlendirebilmemiz için, Parti hukukunu başarıyla işletmemiz gerekiyor. Organlar çalıştırılmalıdır. Kolektif yönetim bizi halkımızla birleşmeye devrime önderlik etmeye götürür.
Kazandığımız ve kazanacağımız büyük güçlerin dinamizmini köreltecek tepeden inmeci eğilimleri tasfiye etmek, Parti hukukuyla olur.
Büyük toplumsal güçler, benimsedikleri önderliklerle büyük işler yapar. Parti hukuku, bize halk kitlelerine önderlik için gereklidir.
İkincisi, devrimci namusun gelişmediği ortamlarda hukuk herkesin âleti olabilir. Partinin namus birikimi Parti hukukunun güvencesidir. Fedai ruhu, arkadaşlık sevgisi ve halka bağlılık, Partinin büyümesi ve karşılaştığı sorunları çözmesindeki tılsımdır; manevi güçtür.
Üçüncüsü, Partinin güzelleşmesidir. Güzel ve çağdaş Türkiye'yi güzelleşen bir Parti önderliğinde kurabiliriz. Bunu üç maddede özetliyoruz:
İçte güzellik.
Yüzde güzellik.
İşte güzellik.
Türkiye'nin bilim ve sanat birikimini seferber etmek, güzelleşmenin biricik yoludur.
 
Ülkede merkezi görev:
Emek Hareketini Cumhuriyet hareketine dönüştürmek
Bugün Türkiye'de iki önemli halk dinamiği var: Cumhuriyet Hareketi ve Emek Hareketi.
Bu iki dinamiğin ikisi de, esas olarak emekçi karakterdedir.
Haziran İsyanı, 19 Mayıs 2012'den bugüne barikatları yıka yıka gelen Cumhuriyet Hareketinin doruğu oldu.
Türk bayrağı, milli devrimin bayrağıdır ve siyasallaşmanın simgesi olmuştur.
"Mustafa Kemal'in askerleriyiz" sloganı ise, iktidar hedefinin sloganıdır.
Emekçi hareketlerini, Türk bayrağıyla ve Mustafa Kemal simgesiyle ekonomizmin sınırlarını aşarak Cumhuriyet Hareketine dönüştürüyoruz. Partimiz, geniş kitleleri iktidar hedefine yöneltme görevini bu simgelerle hayata geçiriyor.
İşçi sınıfı ve köylüden, esnaf ve milli sanayiciye kadar bütün milleti birleştirmek, bağımsızlık ve demokrasi programını uygulamanın şartıdır. Cumhuriyet Hareketi, bu büyük gücün eksenidir.
 
İşçi Partisi'ni millet düşmanları iyi tanıyor
İşçi Partisi'nin tarih yapma çağına girdiğini, sistemin efendileri de saptamıştır. Kemalist Devrimi tasfiye eden karşıdevrim, halk düzleminde İşçi Partisi'ni ve devlet katında da TSK'nin Atatürkçü birikimini hedef aldı. Biz, kendimizi keşfetmesek dahi, ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri İşçi Partisi'ni keşfetmişlerdir. Çünkü Partimiz doğru cephede mevzilenmiştir ve Türkiye'nin devrimci öncü birikiminin çekirdeğine sahiptir.
 
Mücadele içinde büyüyoruz
Savaşarak büyüyoruz.
Halkın mücadelesi içinde büyümek dışında bir seçeneğimiz yoktur. Yaralarımız bize cesaret ve kuvvet kazandırıyor. Bu bilinci sağlamlaştırmalıyız.
Şu ana kadar İşçi Partisi, Türkiye düşmanlarının hedef aldığı bütün önder kadrolarının yerini doldurabilmiştir. Görülmüştür ki, her işi, her görevi yapacak kadro kaynağımız vardır. Türkiye'nin kadroları, bizim kadrolarımızdır.
Bu gerçek, Genel Başkan görevi için de geçerlidir. Altı yıldan beri Partimiz, bünyesinden yeni genel başkanlar, yeni önder kadrolar üretiyor. Çünkü savaşıyor.
 
Partimiz ateş hattından yönetiliyor
Bu altı yıllık tecrübe içinde, şu ilkemiz bir kez daha doğrulanmıştır: Partiyi ateş hattında yönetebiliriz. Partiyi, duvarların arasından yönetemeyiz ve yönetmedik.
Çünkü Genel Başkan dâhil önder kadrolar, Partimizin bütün örgütleriyle ve mücadele mevzisine giren halk kitleleriyle sıcak ilişki içinde olmalıdır.
Doğru kararlar, halkla ilişkili, kolektif örgütsel süreçlerde alınabilir. Halk düşmanları, hapishaneleri bunu önlemek için icat etmişlerdir.
Partimiz, şunu çok iyi anlamalıdır: Genel Başkan duvarların arasında olamaz ve değildir. Bunun anlamı, şu anda hapiste olan genel başkan, simgeseldir. Hakiki Genel Başkan, 9. Genel Kurultayın seçeceği önderlik tarafından belirlenecektir.
Resmiyet ile hakikat arasındaki bu farka başından beri karşı olduğumu bütün parti ve halk bilmelidir. Yanlış bir örneğin bilinçlere yerleşmesi doğru olmaz.
Ne var ki Partimizin merkez organları bu ana kadar, simgesel uygulamayı yeğledi. 9. Genel Kurultay, bunu düzeltebilir; önerim düzeltmesidir.
 
Yaşayanların resimleri asılmamalı
Kurultay salonuna resmimin asılmasını doğru bulmuyorum. Geçmiş kurultaylarımızda önderlik olarak, yaşayan partililerin resimlerinin asılmamasını bir ilke olarak benimsemiştik.
Bilmiyorum, bunlara rağmen 9. Genel Kurultay salonunda yaşayan bir arkadaşımızın resmi var mı? Eğer varsa, o resmi kurultay delegelerini yönlendirmek için asmışlardır. Delegelere önerim: "O resme bakarak karar vermeyiniz."
Eğer bu satırları yazan arkadaşınızın resmi asıldıysa, o arkadaş, yaşarken resmi duvara asılacak bir insan değildir. Belki de benim artık yaşamadığımı düşünerek hatırama saygı için böyle bir eylemde bulunuyorlar. Dışarıda olsam, bunu önlerdim.
Partimizin, duvarların arasında olan bir arkadaşın sözünü dinlememesi yerindedir. Bu sağlıklı tavrın hukuka da yansıtılması doğru olur.
 
Partiye güven, halka güven
YAPARIZ!
İşçi Partisi, 9. Genel Kurultay'a sunulan Merkez Karar Kurulu Raporumuzu uygulayarak Milli Meclis, Milli Hükümet hedefine ilerleyecektir.
Partimize güvenmeliyiz. Bu güven gerçekçidir.
Halkımıza güvenmeliyiz. Bugün dünyanın en devrimci milletleri içinde Türk Milleti öne çıkıyor. Biz, iki yüzyıldır emperyalizmle ve Ortaçağla savaşan büyük bir milletin öncü partisiyiz.
Son Haziran İsyanı, Türkiye halkının büyük birikimini, yaratıcılığını ve gücünü göstermiştir.
İşçi Partisi'nin bugünkü kadroları ve üyeleri, devrim yapan kuşaklar olarak tarihe geçecektir.
 
05.10.2013 Aydınlık

DOĞU PERİNÇEK/ "Könü barır geyiknin közinde adın başı yok"

"Könü barır geyiknin közinde adın başı yok"
 
Yarın İşçi Partisi'nin 9. Genel Kurultayı Ankara'da toplanıyor. Üçüncü gün oluyor bugün, Kurultayın tuttuğu cepheyi ilan ediyoruz.
Önündeki yakıcı görevi belirliyoruz, 8. Genel Kurultay'ın Merkez Yönetimi olarak.
Ve Partimizin kararlılığını, fedai ruhunu dosta düşmana ilan ediyoruz.
Parti nedir, nasıl olur, hangi parti, hangi ruhla Türk milletinin büyük kıyamına önderlik edecektir, mesele budur!
 
Düz giden geyiğin niçin yarası yok?
Savaş Tanrısı Odin gibi Kaşgarlı Mahmut da bizdendir. Bu yazının başlığı Divan-ı Lügat-it Türk'ten.
"Könü barır geyiknin közinde adın başı yok."
Günümüz Türkçesiyle şöyle:
Düz giden geyiğin gözünden başka yarası yok.
"Düz giden" ne demek, aslında geçen Pazar, Yatağan işçisinin "tüzsüz" olduğunu anlatırken açıklamıştık.
Düz gitmek, düzenin içinde gitmektir, tehlikesiz yollarda koşturmaktır.
O zaman size ne ok değecektir, ne balta, ne hançer!
Vücudunuzda gözlerinizden başka delik açılmayacak, yara olmayacaktır!
Kaşgarlı Mahmut Türk halkının binlerce yıllık düzenle savaş tecrübesini böyle özetlemiş.
 
Bütün zaferleri yaralılar kazanır
Bu büyük tecrübeyi, bugün hem İşçi Partisi kadrolarının, hem de önümüzdeki büyük mücadelede yer almak isteyen her öncü adayının çok iyi öğrenmesi gerekiyor.
Parti tartışması, yaşadığımız hesaplaşmanın zaferini belirleyen bir tartışmadır. Doğru çözülmelidir.
Amiral Türker Ertürk arkadaşımız, 30 Ağustos 2013 Zafer Günü'ndeki yazısında, "ülke felakete gidiyor" saptamasında bulunduktan sonra iktidar seçeneklerini tartışıyor ve bu işin yıpranmamış olanların partileşmesiyle başarılacağını öne sürüyor.
Bu yıpranmış-yıpranmamış sınıflaması çok önemli. Yıpranmıştan kastedilenin İşçi Partisi olduğunu hepimiz biliyoruz, bunu görmezden gelemeyiz. Çünkü önümüzdeki Milli Hükümet mücadelesi bir partinin önderliğinde yürütülecektir.
Dünyada "yıpranmamış" bir orduyla, "yıpranmamış" bir partiyle kazanılmış tek bir savaş, tek bir devrimci iktidar mücadelesi yoktur.
Savaşları daha önce savaşmış olanlar kazanır. Yani savaş tecrübesi olanlar.
 
Tek at tek mızrakla olmaz!
Ve savaş, tek at, tek mızrakla, yani bireysel olarak yapılmaz, örgütle yapılır. Ordu, ölüm kalım savaşı verdiği için en disiplinli, en sıkı örgütlenmedir.
Dünyada örgütsüz bir halkın kazandığı iktidar mücadelesi yoktur, olamaz. Çünkü iktidar sahipleri, örgütlüdür.
Deniyor ki bizim de partimiz olacak.
Güzel de, ülkenin felakete gittiğini saptıyoruz. Cumhuriyetin kaleleri birer birer yıkılmış, ülkenin tersanelerine girilmiş, ordusunun komutanları esir alınmış, taş duvarlara tıkılmış. Ekonomisi sıcak paranın esiri olmuş. Millet tarikat-cemaat ağlarına hapsedilmiş.
Peki bütün bunlar olurken, bu felaketleri önlemek için Partileşmek görev değil miydi?
 
Üç kişiniz yok muydu?
Partiyi ne zaman kuracaksınız?
Üç kişiniz yok muydu, 1905 yılı Aralık ayında Şam'da buluşacak?
Bir tabancanız yok muydu üzerine ellerinizi koyacağınız?
Bir Kuranı Keriminiz yok muydu üzerine el basıp yemin edeceğiniz?
Bu ülkeyi felaketlerden, hep o öncü örgütçüler çıkardı!
Şimdi İhanet Paketi açıldı!
Hangi partiyle savaşacağız bu ihanete karşı?
Savaş, acaba sizi bekleyecek mi?
 
İşçi Partisi göreve!
Yine iş başa düşecek!
İşçi Partisi göreve!
İşçi Partisi'nin yarattığı örgütler, medya organları göreve!
İşçi Partisi'nin önderlik ettiği büyük gençlik hareketi göreve!
Bu durumda, İşçi Partisi'ni yıpranmış ilan ederek hangi mücadeleyi kazanacağız?
Bakın savaşlar, başarısızlıkların pususunda kazanılmaz.
Savaşlar, var olan, geleneği olan, savaş tecrübesi olan örgütlerle kazanılır.
Bireyler, istedikleri kadar kahraman olsunlar, "düz giderler" sonuç olarak. Yani düzenin içinde koşarlar. Çünkü hâkim kuvvetler örgütsüz, partisiz kahramanların tehlike oluşturmayacağını bilirler. O nedenle onların gözlerinden başka yaraları olmaz. Hiç yıpranmazlar. Yıpranmadıkları için de önümüzdeki mücadele görevlerini başaramazlar.
İyi ki İşçi Partisi var, onun sayesinde milletimin ve emekçi halkın ve insanlığın hizmetindeyim, kendi adıma konuşuyorum.
 
'Kemalizm' tutuculaşınca...
Bu gerçekleri en az anlayanların Ordu gibi savaş örgütlerinde yetişmiş askerlerin olması, açıklanmalıdır. Çünkü Kemalizmi tutuculaştığı 1945 sonrası dönemde partisizleşme olarak anlamışlardır. "Örgüt, devlettir. O zaman partiye ne gerek var." Devrimcilik bitince bu tutucu anlayışa demir atmışlardır.
Kemalizmin devrimci döneminde, büyük amaçlara devrim partisiyle ulaşıldığını unutmuşlardır.
İttihat Terakki'ye de bu açıdan yan bakarlar, çünkü o da yıpranmıştır. İttihatçılığın Mustafa Kemal dahil, Türkiye'de yaşayan her devrimcinin ve devrimci örgütün kökleri olduğunu görmelidirler.
 
Vatan elden giderken niçin hâlâ tek at tek mızraksınız!
Hâlâ İşçi Partisi'nde örgütlenmeyen arkadaşlarımıza soruyorum:
- Sizin G günde kuracağınız parti, barikatları aşabilecek mi?
- O parti, Haziran-Temmuz ayaklanmasında ne yapacaktı? Niye halk ayaklanırken partiniz yok? Yıpranmamak için mi örgütsüzsünüz?
- Peki İşçi Partisi olmasaydı hangi parti bu milleti Haziran-Temmuz ayaklanmasında Türk bayrakları altında birleştirecekti? Siz bugün Türkiye'de Türk bayrağını elinize almak için yıpranmayı göze almak gerektiğini hâlâ fark etmediniz mi?
- Peki İşçi Partisi olmasaydı, "Mustafa Kemal'in askeri değiliz" diyen Kemal Kılıçdaroğlu'nu kim Lüleburgaz mitinginde "Mustafa Kemal'in askeri" yapacaktı? Bunların partisiz, örgütsüz olabileceğini mi sanıyorsunuz?
- Cevap verin: Vatan elden giderken, niçin hâlâ partiniz yok?
- Ülke parçalandıktan, Cumhuriyete son hançer darbesi indirildikten sonra neyin partisini kuracaksınız?
Bugün en büyük yanlış, barikatları yıkan büyük halk hareketinin kendiliğinden olduğunu savunmaktır!
 
Geminiz tufanlarda yol alacak
Kafalardaki model çok yanlıştır. Ülke altüst oluşlara giderken, fırtınaları düşüneceksiniz. Geminiz, tufanlarda yol alacak! Hortumlarla, tsunamilerle boğuşacak, öyle değil mi, sayın amirallerimiz? (Bütün amiral ve generallere ve sivil generallere de sesleniyorum)
Geminin kumanda köprüsünü de herhalde güzellik kraliçelerine ve mankenlere vermeyeceksiniz. Tek gözünü savaşta kaybetmiş, siyahla kapatmış veya ayağı kopmuş tahta bacaklı yıpranmışlar lazım size!
Yoksa savaşamazsınız!
Tufanlarda yol alan bir parti gerekli bu millete. O da İşçi Partisi'dir.
Kendisini ispatlamıştır.
Millet, tasavvurların peşinden gitmez.
Milletin önüne, ona önderlik edecek bir parti koyacaksınız. Bugüne kadar koymuş olmalıydınız. Koymadığınıza göre, var olanda görev alacaksınız.
 
Kavmimizin adı Almazsanız ne olur?
Siz, bu büyük mutluluktan yoksun kalırsınız.
Yoksa siz sorumluluğunuzu yerine getirmediniz diye, bu millet yenilecek değildir.
Türk kavmi, dünyanın en güçlü örgüt geleneği olan kavmidir.
Bizim kavim adımız tarih boyunca örgütlenmiştir.
Biz örgütlenmiş adındaki kavmin çocuklarıyız.
Og = Boy örgütü.
Oğur, Oğuz = Boylar örgütü.
Törük, Türk = Kurumlaşmış, örgütlenmiş.
Türk olun, kurumlaşın, örgütlenin artık, bu davet bizimdir.
Ne mutlu örgütlenmiş olana!
 
04.10.2013 Aydınlık

3 Eylül 2013 Salı

ULUSAL DEVLETİN YIKIMI ve SOL TAVIR- Jürgen Elsässer (Türk Okurlara Özel Önsözü)

TÜRKÇE BASKIYA ÖNSÖZ

   Almanya ve Türkiye, geçmişte ve günümüzde birbirine bağlı olan iki ülkedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra her iki mağlup ülke, galip ülkelerin kendilerinin de kışkırtıcısı oldukları bir savaşın günah keçisi olarak kurban edildiler. Anglosakson güçler, sizin ülkenizi de bizim ülkemiz gibi parçaladılar.
 
   Kemal Atatürk, sizin babalarınızı ve büyük babalarınızı kurtarabilmişken, bizim babalarımızın ve büyük babalarımızın hepsi olmasa bile birçoğu Adolf Hitler'in liderliğindeki Nazi çılgınlığı nedeniyle hayatlarını kaybetti. 1945 yılından sonra tarihte yeni bir sayfa açıldı: Her ne kadar politikacılar, oyunlarını kendileri ve çokça da Atlantik ötesindeki kuzenlerinin çıkarları için oynasalar da, emekçilerin çalışkanlığı istikrar ve refah yarattı.
 
   Günümüzde halklarımızın düşmanları aynıdır: Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra deli gibi ardı ardına savaşlar çıkartan Amerikan emperyalizmi; onun zincire vurulmuş terörist köpekleri Siyonizm ve Vahabilik; ve finans kapital temelinde Avrupa Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne dönüşen Avrupa Birliği.
 
   Avrupa Birliği, Wall Street ve City of London tarafından yaratılan Frankenstein'a benzeyen bir canavardır. Bu canavar Kıbrıs gibi küçük ülkeleri boğup ezerken, Almanya gibi büyük ülkelerin içini boşaltıp kurutmaktadır. Eğer Türkiye bu zombi birliğin kontrolü altına girerse ya da ona bağlanırsa vay onun haline! Son 10 yılda gelişen ekonominiz bizim ekonomimiz gibi solabilir. Ayrıca siz Türkler, biz Almanlar, neden artık NATO'yu terk etmiyoruz? Yankee işgalcilerinin ülkelerimizi ölüm makineleri için üs ve füze rampası olarak kullanmasına daha ne kadar sabredeceğiz? Onları kapı dışarı edelim, hem de yarını beklemeden hemen bugün!
 
   Uluslararası finans kapital egemen ulusal devletleri ortadan kaldırmak istiyor. Türkler ve Almanlar birbirlerine karşı kışkırtılıyor. Avrupa Birliği'nin Alman temsilcileri Türkiye'ye gidip, ayrılıkçılığı ve geleneklerinizden kopmanızı körüklüyorlar. Aynı şekilde Almanya'da yaşayan Türk göçmenler Başbakan Erdoğan tarafından bizim devletimize karşı beşinci kol oluşturmak üzere kullanılıyor.
 
   İstikrarsızlaştırmaya ve kaosa karşı Caracas'tan Şam'a, Moskova'dan Pekin'e, Berlin'den Ankara'ya uzanan dayanışma ve gelenek karşı durmaktadır: Egemenliğimizi, cumhuriyetimizi ve her ülkenin kendi kültürünü savunalım! Ailenin, ulusun ve dinin, ruhtan ve güçten yoksun halklar lapası içinde çözülmesine izin vermeyelim!
 
   Dizginlerinden boşalmış küreselleşmeye karşı mücadelede siyasi düşünce yeni baştan ele alınmalıdır. Artık sol ve sağ, doğu ile batı ya da sosyalistler ile kapitalistler karşı karşıya değildirler. Mücadele yurtseverlerden ve emperyalistlerden oluşan iki cephe arasındadır.
 
   Yurtsever, demokrasiyi akla uygun tek bir alanda, ulusal devlet sınırları içinde savunur. Emperyalist, evrensel insan haklarını ağzında geveler durur, ama herkes gösterilen bu kuşa bakarken Amerikan ordusunun katil insansız uçakları hedeflerine uçar.
 
   Bütün ülkelerin işçileri ve tehdit altındaki uluslar, birleşiniz! Geçerliliği kanıtlanmış bu sloganın güncelleştirilmiş halinin yaşadığımız zamana çok uygun düştüğüne inanıyorum. Devrimci geçmişe sahip iki eski medeniyetin, Almanların ve Türklerin bu formülasyona sahip çıkması ve onu geliştirmesi birçok şeyin gerçekleşmesi açısından önem taşımaktadır.
 
 
 
                                                                         Jürgen Elsässer
                                                                      COMPACT Dergisi
                                                                 Genel Yayın Yönetmeni
 
 
 
ULUSAL DEVLETİN YIKIMI ve SOL TAVIR
Kaynak Yayınları
1.Basım:Haziran 2013
 
                                                         





Jürgen Elsässer Kimdir?

Jürgen Elsässer









Kimi çevrelerce “Alman solunun hırçın çocuğu” olarak adlandırılan 1957 yılı doğumlu Jürgen Elsässer, Almanya’da günlük yayımlanan sosyalist “Junge Welt“ gazetesinde çalışıyor. Bir süre bu gazetenin genel yayın yönetmenliğini de üstlenmiş olan Elsässer, 1960’lı ve 70’li yıllarda Alman Solunun önemli yayın organlarından “Konkret“ dergisinde çalıştı, ancak dergi yönetiminin Irak işgalini desteklemesi nedeniyle bu dergiden ayrılarak yeniden “Junge Welt”de yazmaya başladı. Elsässer’in yazıları, günlük yayımlanan “Junge Welt” dışında haftalık “Freitag“ gazetesinde ve online yayımlanan “Telepolis“ dergisinde de çıkıyor.

Elsässer, aktif gazetecilik yaşamının yanı sıra Almanya’da tartışma yaratan çok sayıda kitabın yazarı. Alman Yeşillerinin Almanya’nın emperyalist yayılmacılığına verdiği desteğin ortaya konduğu “Make Love and War”, Almanya’nın yeniden ve kendine has bir yöntemle emperyalist planlarını nasıl yürüttüğünün anlatıldığı “der  deutsche Sonderweg” (Özel Alman Yolu), NATO’nun Yugoslavya’ya saldırısının perde arkasının ve bu saldırı ile beraber Alman Ordusunun yurt dışı müdahalelerinin Almanya’da nasıl meşrulaştırıldığının gösterildiği “Kriegslügen. Vom Kosovokonflikt zum Milosevic-Prozess” (Kosova Sorunundan Miloseviç Dava Sürecine. Savaş Yalanları), Bosna-Hersek’teki iç savaş sırasında başta ABD olmak üzere Avrupalı devletlerin oynadıkları rolün ve bu ülkelerin bazıları daha sonra ABD’de gerçekleşen 11 Eylül terör saldırılarını planlayan ve saldırıları gerçekleştiren “Mücahitlerle” olan bağlantılarının deşifre edildiği “Wie der Dschihad nach Europa kam” (Cihad Avrupa’ya Nasıl Geldi) ve emperyalizmin ve uluslararası sermayenin ulus devletin kazanımlarına karşı giriştiği saldırının işlendiği Angriff der Heuschrecken (Çekirgelerin Saldırısı) Jürgen Elsässer’in çok sayıdaki kitaplarından öne çıkanlar.
Provakatif uslubuyla dikkat çeken Elsässer, özellikle NATO’nun Yugoslavya saldırısı ve Kosova’nın Sırbistan’dan koparılma sürecindeki Almanya’nın rolünü deşifre edici yazı ve kitaplarıyla tartışmalara neden oldu. Elsässer’in adı bir süre Anti-Deutsch hareketle birlikte anılsa da, kendisi bu hareketle bağını Irak savaşı sırasında tamamen keserek antiemperyalist politikaların tam destekçisi haline geldi. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine, Türkiye sanayisinin ve tarımının üyelik nedeniyle tahrip olmasına yol açacağı ve bir sömürge ilişkisi yaratacağı gerekçesiyle karşı çıkan Elsässer, Avrupa sermayesinin kendi işçi sınıfını da Türkiye’deki ucuz işçi gücü ile tehdit ettiğini belirtiyor.
 
 
Kaynak:

9 Haziran 2013 Pazar

ÖZDEMİR İNCE/ Erdoğan Hoca’nın çapulcu halka karşı cihadı









Çarşamba, 05 Haziran 2013; AYDINLIK

Siperin, barikatın bir yanında Erdoğan Hoca’nın ünlü deyişiyle “çapulcu halk”, öteki tarafında bizzat ve tek başına Erdoğan Hoca.
 
Türkiye’nin birçok yerinde çapulcu halk Erdoğan Hoca’nın simgelediği bir “ŞEY”e karşı ayaklanmış durumda. O “Şey”in içi “ne oldum delisi olmak”, “görmemişlik”, “zorbalık”, “saygısızlık”, “pervasızlık” gibi olumsuz niteliklerle doldurulabilir.
 
Çapulculara sorsanız çok daha ağır nitelikler bağışlarlar.
Çapulcuların herhangi bir lideri yok. Bu hem iyi ama çok tehlikeli. Hareket nerede ve nasıl duracak? Durduğu anda hiç umulmadık bir yerde tekrar başlayabilir.
Çapulcuları ancak Erdoğan Hoca durdurabilir. Çelişkili bir durum!
 
Çapulcular cephesi
 
Çapulcular cephesinin ortaya çıkmasına neden olan olgular:
 
1) Erdoğan Hoca’nın Başkan olma hayali: Bireyin yatak odasına kadar burunu sokan bir başbakanın başkan olduktan sonra neler yapabileceğini bu olay ve olaylar kanıtlamıştır. Düşman başına!
2) 31 Mart’ın intikamını almak için Topçu Kışlası’nı ihya etmek çılgınlığı!
3) Üçüncü köprünün adını Yavuz Sultan Selim koymak idraksizliği ve saldırgan saygısızlık!
4) İçki yasağı ve “İki Ayyaş” densizliği!
5) İkide bir masaya sürülen cami yaptırma resti!
6) İmam-hatip ve ilahiyat mezunlarının sınırsız kayırılması!
7) Emek Sineması!
8) Rantçılık ve paranın egemenliği!
9) Aile bireylerinin, yakınların, yandaşların kayırılması.
10) Devlet ve belediyeler eliyle yeni bir zengin sınıfın yaratılması ve yüzsüzce kayırılması.
11) Diplomalı işsizliği!
12) Bayağılaşma ve bayağılaştırma.
13) Saldırgan Suriye politikası!
14) Atatürk Orman Çiftliği!
15) Cumhuriyet ve devrimleri!
16)Tevhid-i Tedrisat kanunu ve 4+4+4 rezaleti.
17) Bundan sonrasına sizler katkıda bulunabilirsiniz.
 
Erdoğan Hoca cephesi
 
1) 3 Haziran gecesi CNN-Türk’te Ahmet Hakan’ın programında Akilcilerin veciz bir şekilde belirttikleri gibi Başbakan Hoca’nın “Psikolojik sorunları” var. “Psikolojik sorun” tehlikeli bir tanımdır. Bu tanım, icabında müşahade altına alınmayı gerektirir. Bunun sonuçlarına göre hacir altına alınma önlemi gelir. İcabında! Akilciler, “Artık başbakanlık yapamaz, yaptırılmamalı” mı demek istediler acaba? Megalomani, kendini dev aynasında görme, başkalarını küçük görme ve benzeri sağlıksız ruh hali!
2) Başkalarının görev ve yetkilerine el koyma ihtirası: Bütün bakanların ve İstanbul Belediye Başkanı’nın yetkilerini bizzat kullanması!
3) Tahrik edici dil ve üslup sorunu!
4) “Ben bilirim!” tavrı! Arapça biliyormuş ama yaptıkları ortak basın toplantısında, Fas Başbakanı’nın söylediği üç sözcüklük cümleyi anlamadı!
5) “Devlet ve hükümet benim!” havası.
6) Ülke sorunlarını bireyselleştirmesi: Çapulcuların gösterilerinde, mümkün olsa, su hortumunu bizzat kullanacak, biber gazı bombasını kendisi atacak, iki eline cop alıp çapulcuların üzerine “Allah! Allah!” deyu hücuma kalkacak!
 
Fikir hazinesinden birkaç örnek

1)”...’Dinin emrini yerine getiriyor’ diyorlar. Din toplum için, insan için hayırlı bir şey emrediyorsa bunun gereğini yapmak zararlı ve kötü mü?” diyor. (Radikal, 03.06.13)
“Zararlı ve kötü” elbette! Dinin yasaları değişmez. Laik yasalar gerektiğinde değiştirilebilir. Din bu nedenle toplumların gelişmesine engel olur. Bir başbakanın bunları bilmesi gerekmez mi?
2) “İçki içiyorsa alkoliktir. Bunun tanımı odur!”... Söz arada bir içenlere gelince; “Ya onlar bile bana veriyor. Onlar zaten alkolikler arasına girmiyorlar.” (Radikal, 03.0.13) Neredeyse, kendisine oy verenlerin günahlarının bağışlandığını, cennete gireceklerini söyleyecek.
3) “Devletin metrosunda da ahlak kuralları vardır. Kurallar aşılırsa anons yapılmasının nesi yanlış? Sonra da bir grup geliyor, ellerinde alkoller. Soruyorum, bir anne-baba kızının afedersin birinin kucağına oturmasını ister mi?” Milletin giyim kuşamını da beğenmiyor ve şöyle diyor: “Ama saygı gösteriyorum. Giyimine karışmıyorum. Ama aynı saygıyı benim eşim, kızım gibi giyinenlere de göstermediler.” (Radikal, 03.06.13)
“Kızın kucağa oturma” meselesi, başbakanın otoriter zihniyet dünyasını ele veriyor. Çirkin! Tartışmaya bile değmez! Kızının, eşinin giyiminin karşısında öznel tepki değil, yasanın ve yönetmeliğin sınırlaması vardı. Görüyor musunuz, nasıl her şeyi, “intikam” konusu haline getiriyor.
4) Erdoğan Hoca, Fas, Cezayir ve Tunus’a yapacağı ziyaret öncesinde düzenlenen basın toplantında Reuters muhabiri Birsen Altaylı’nın sorularını yanıtlamazken, bütün ruh ve zihniyet dünyasını ele veriyor. Birsen Altaylı, Erdoğan’ın üslubunun dünya kamuoyu tarafından sert ve küçümseyici bulunduğunu belirttikten sonra “Bunlara ilişkin herhangi bir yumuşatıcı tavır içine girecek misiniz?” diye soruyor.
Başbakan Erdoğan’ın cevabı: “Önce ‘yumuşatıcı ifadeler’ ne olabilir bana onu öğretirseniz ben ona göre konuşurum’ diyor. Neredeyse ayağa kalkıp gazeteci hanımı tokatlayacak.
5) Gazetecinin karşısında aciz kalan Başbakan Hoca, bir başbakanın derhal görevden alınmasını gerektirecek bir cümle söylüyor:
“Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde 50’si var. Biz onlara diyoruz ki ‘Aman sabırlı olun’...”
Başbakan, bu çatışmacı ve kışkırtıcı cümlenin altından kalkamaz.
 
SONUÇ:
 
Ruh sağlığı yerinde olan bir siyasetçi böyle konuşabilir mi? Çapulcu ayaklanmalarının sona ermesi için, PKK’ya bile garanti veren hükümetin, vatandaşlardan mutlaka özür dilemesi ve geleceğe yönelik güvenceler vermesi gerekmektedir. Başbakan Erdoğan, “fıtrat”ı ve içinde bulunduğu ruhsal durum yüzünden böyle bir şey yapamaz.
Türkiye’nin en önemli sorunu bizzat R.T.Erdoğan’ın varlığıdır.
Bu nedenle AKP duruma el koymak zorundadır! Ama nasıl?

ÖZDEMİR İNCE/ Taksim Kışlası ve 31 Mart isyanı

 



Çarşamba, 28 Kasım 2012; AYDINLIK


III. Selim döneminde, 19. yüzyılın başlarında (1780) inşa edilen Topçu Kışlası, Beyoğlu ve Taksim’in fiziksel çehresinde önemli izler bırakmıştır: Hem varlığı hem de yokluğu bu bölgenin kendine özgü karakterini şekillendirmiştir. Taksim Topçu Kışlası, Selimiye Kışlası’nın Avrupa yakasındaki karşılığıdır... Fotoğraflardan bilinen, bir tür ‘oryantal pasta mimarisi’ olarak tanımlanabilecek ünlü giriş cephesi de böyle bir tadilatın sonucudur; Batı’daki benzer nitelikli sayfiye, fabrika veya servis binaları mimarisini hatırlatmaktadır.
 
Topçu Kışlası, esas askeri etkinliklerin yanında, konumuna ve boyutlarına bağlı olarak pek çok farklı işlev için de kullanılmıştır; cambaz gösterileri, at yarışları, Rum hacıların konaklaması bunlar arasındadır. Kışla olarak hizmetinin sona ermesi ve satışı söz konusu olduğunda da şehir müzesi, sergi alanı gibi yeni işlevler önerilmiştir. 1913’te Sanayi ve Ticaret Şirket-i Milliye-i Osmaniye’ye satışından sonra da çeşitli gösterilere ev sahipliği yapmış ve kışlanın avlusu uzun yıllar futbol stadyumu olarak kullanılmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında kısmen boş kalmış, İşgal Yılları’nda Fransız kuvvetlerinin yönetimindeki Senegalli askerlere tahsis edilmiştir.
 
Çeşitli dönüşümlerin ardından, nihayet Fransız şehirci Henri Prost’un önerileri doğrultusunda yıkım kararı alınmıştır. (1940) Buna göre kışladan boşalacak alana konutlar ve sosyal etkinlik yapıları inşa edilecektir; büyük bir park düzenlemesi Harbiye’ye kadar uzanacaktır. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde kışlanın arazisi ‘İnönü Gezgisi’ adıyla büyük bir tören meydanı niteliği de kazanacak, Taksim Meydanı ile bütünleşecektir. ‘Gezgi’nin ön tarafına İnönü’nün heykeli kurulacak, Taksim Cumhuriyet Anıtı da o noktaya kaydırılarak tasarımın bütünlüğü sağlanacaktır.
Ancak kışla kısım kısım yıkıldıktan sonra, planlanan düzenlemelerin çok azı uygulanabilmiştir. Ahırların yerini daha önce Taksim Meydan’ı almış, öndeki Talimhane apartmanlar inşa edilerek modern bir konut bölgesi karakteri kazanmıştır.” (www.hayal.et.com) ]
 
Kışlanın mimari değeri
Doğan Kuban 16 Kasım 2012 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin Bilim Teknoloji Dergisi’nde Taksim Topçu Kışlası’nın tıpkı yapımıyla ilgili olarak şunları yazıyor:
 
“Daha 2. Mahmut zamanında topa tutularak yıktırılan Taksim Kışlası en az bilinen, birçok kez değişmiş, meydan cephesi ise Türkiye’de hiç geçerli olmamış, Fransız uydurması ‘Style Sarrasin’ (İspanyol ve Kuzey Afrika İslam mimarisi üslubunda) bir bezeme ile olasılıkla Abdülaziz döneminde yenilenmiş, çok çirkin bir dönem yapısıdır. İstanbul’da kalan kışlaları yüzeysel olarak inceleyen herkes bunu görebilir. Bunu hangi nedenle akıl etmişler acaba?”
 
Neden mi akıl etmişler?
Taksim Topçu Kışlası’nın tarihsel açıdan vazgeçilmez ve binanın yeniden yapılmasını gerektirecek büyük bir mimarî değeri olmadığını mimarlık tarihi bilgini Prof. Dr. Doğan Kuban yazıyor. Kışlanın hiçbir mimarî değeri yok, ama 31 Mart mürteci ayaklanması dolayısıyla önemi çok büyük. AKP iktidarı büyük bir olasılıkla Cumhuriyet’ten 31 Mart’ın intikamını almak için kışlayı yeniden dikmek istiyor. Aslına bakarsanız, Çamlıca’ya da cami aynı marazlı tutku yüzünden yaptırılacak. Zaten bu iktidarın 10 yıllık iktidarını değerlendirecek olursak Cumhuriyet’in reddine dayanan bir İslamî restorasyon çabası olduğunu görürüz. Evet, 31 Mart ayaklanması bastırılmamış olsaydı Cumhuriyet kesinlikle kurulamazdı. Taksim Topcu Kışlası’nın yeniden yapılmasının gerçek ve doğru nedeni budur.
 
31 Mart olayı
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumî takvime göre 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır. İsyan 12-13 nisan gecesi Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburu’na bağlı askerlerin subaylarına karşı ayaklanarak Meclis-i Mebusan üzerine yürümesiyle başlamış, Hareket Ordusu tarafından bastırılıp II.Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle son bulmuştur.
 
Ama bu ayaklanmanın tahrikçileri kimlerdi? Sayalım: Şeriat isteyen Derviş Vahdeti’nin yayımladığı, İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen Volkan gazetesi, muhalif Ahrar Fırkası çevresi, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti... Kışkırtıcı ve destekçileri arasında ünlülerden adem-i merkeziyetçi Prens Sabahattin Bey, Mizancı Murat ve İsparta’nın turizm simgesi (!), günümüz iktidarının mürşidi meczup Said Nursî bulunmaktadır.
 
Değerli dostum Prof.Dr. Sina Akşin “Jön Türkler ve İttihat ve Terakki” adlı kitabında (S.116-120) siyasal durumu tasvir ettikten sonra şunları yazar: “... daha da tehlikeli ve uygulamaya konulan bir çare din adamlarının ve dinci çevrelerin Hilmi Paşa’ya ve İttihat ve Terakki’ye karşı harekete geçirilmesiydi. Bu çeşit harekete elverişli olanlar, medrese, yani ilmiye talebeleriydi.”
Sloganı “Şeriat isteriz!” olan bir “asker + sivil” hükümet darbesi idi. İttihat ve Terakki muhalifleri tarafından düzenlenmiş ama başarılı olamamıştı.
 
Başarılı olsaydı ne olurdu bilinmez ama aralarında Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı kadrosu olmak üzere bütün mektepli (harbiyeli) subayların kellesi giderdi. 31 Mart başarılı olamadığı için Kurtuluş Savaşı kazanıldı ve Cumhuriyet kuruldu.
***
Tarihî açıdan çok kötü bir üne sahip, mimarî açıdan hiçbir değeri olmayan Taksim Kışlası’nı Cumhuriyet’le özdeşleşmiş Taksim’e kazık gibi dikmenin “İntikam”dan başka bir anlamı yoktur!
 

İŞÇİ PARTİSİ MERKEZ KARAR KURULU AÇIKLAMASI


 
İŞÇİ PARTİSİ MERKEZ KARAR KURULU'NDAN AÇIKLAMA
(08.06.2013)
 
 
19 MAYIS 2012'DE İSTANBUL'DA BAŞLAYAN VE 29 EKİM'DE ULUS MEYDANI, 10 KASIM'DA TANDOĞAN'DA, 13 ARALIK VE 8 NİSAN 2013 SİLİVRİ'YLE DEVAM EDEN, 23 NİSAN VE 19 MAYIS EYLEMLERİYLE GÜÇLENEN HALK KAREKETİ, BUGÜN BİR ÜST DÜZEYDE VE KARARLILIKLA İKTİDAR HEDEFİNE İLERLİYOR.
 
 
TAKSİM'DE BAŞLAYAN HALK AYAKLANMASI, AKP-PKK İTTİFAKININ BELİNİ KIRMIŞTIR. ABD PLANI BOZULMUŞTUR. TAYYİP- GÜL- GÜLEN YOBAZ DİKTASINI YIKMA EYLEMİ BAŞLAMIŞTIR.
 
 
MİLLETİ BİRLEŞTİREN,
 
KEMALİST DEVRİMİN BAĞIMSIZLIK VE ÇAĞDAŞLAŞMA PROGRAMIDIR.
 
 
PAROLAMIZ,
 
"ATATÜRK'TE BİRLEŞTİK !!!"
 
 
HALK HAREKETİNİN KISA VADELİ TALEPLERİ:
 
  • TOPÇU KIŞLASI'NA, AVM'YE, ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ'NİN YIKILMASINA HAYIR !!!
  • GÖZALTINA ALINANLAR SERBEST BIRAKILSIN !!! KANUNSUZ EMİR VEREN VE UYGULAYANLARDAN HESAP SORULSUN !!!
  • İSTANBUL VALİSİ VE EMNİYET MÜDÜRÜ'NDEN BAŞLAYARAK İÇİŞLERİ BAKANI VE TAYYİP ERDOĞAN İSTİFA !!!
 
 
HALK HAREKETİNİN ORTA VADELİ TALEPLERİ:
  • TÜRK MİLLETİ'NİN SİLİNDİĞİ BÖLÜCÜ, GERİCİ, EMEK DÜŞMANI TAYYİP- APO ANAYASASI'NA HAYIR !!!
  • SURİYE'YE TERÖR İHRACINA SON !!! TERÖR KAMPLARI KAPATILSIN !!!
  • KOMŞUYLA BARIŞ, KOMŞUDA BARIŞ, YURTTA BARIŞ !!!
  • ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELER KAPATILSIN !!! TERTİBE SON, TUTUKLULAR SERBEST BIRAKILSIN !!!
  • ÇAĞDAŞLIĞA VE LAİKLİK DÜŞMANLIĞINA, 4+4+4 REZALETİNE SON !!!
  • İŞÇİ VE SENDİKA ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YOK EDEN ULUSAL İSTİHDAM BELGESİ ÇÖP SEPETİNE !!!
  • YENİDEN ATATÜRK CUMHURİYETİ İÇİN MİLLİ HÜKÜMET !!!

HEDEFİMİZ,
 
BİR SAATLİK, BİR GÜNLÜK İŞ BIRAKMA EYLEMLERİNDEN SONRA
 
 
GENEL GREV