Dünden Bugüne Nasıl Gelindi;'Analizler' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünden Bugüne Nasıl Gelindi;'Analizler' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-7

25 Şubat 1995 Cumartesi- Cumhuriyet Gazetesi / HALUK GERAY




  "IŞIK"ın ÖNSÖZÜ

 Yazının yayınlandığı tarih 25 Şubat 1995. 1990 yılında doğanlar daha 5 yaşındalar. Doğal olarak bugün 27 yaşında olan bu gençlerin o günleri anımsaması zor. Onlar kendilerini bildik bileli AKP tarafından yönetiliyorlar.

 Türkiye, bu yazının yayınlandığı yıllarda, 25 Haziran 1993 yılında iktidara gelen DYP-SHP koalisyonu tarafından yönetiliyor. Başbakan DYP Genel Başkanı Tansu Çiller.  5 Ekim 1995 tarihine kadar iktidarda kalacak olan bu 50.Hükümet’in kadrosunda kimler var bakalım: Erdal İnönü, Murat Karayalçın, Hikmet Çetin, Yıldırım Aktuna, Fikri Sağlar, Onur Kumbaracıbaşı, Türkan Akyol, Algan Hacaloğlu, Seyfi Oktay, Mehmet Moğultay, Nevzat Ayaz, Nahit Menteşe, Rıfat Serdaroğlu,…

   Bu hükümetin iktidarının daha 7. gününde Sivas Madımak Katliamı meydana geliyor, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” diyerek Aziz Nesin’i suçluyordu. Bu hükümet iktidara gelmeden hemen bir ay önce de, 24 Mayıs 1993 tarihinde, Bingöl-Elazığ Karayolu’nda araçların yolunu kesen PKK militanları, usta birliklerine giden ve askerliklerini tamamlayıp memleketlerine dönmekte olan üniformasız askerlerin olduğu otobüsleri durdurarak 33’ü asker, 40 kişiyi kurşuna diziyordu. Yine bu hükümetin iktidar döneminde, 30 Haziran 1993’de Mardin Yalım Köyü Hamzabey mezrasında ikisi bebek, ikisi çocuk, ikisi kadın toplam yedi kişiyi katlediyor, 5 Temmuz 1993 tarihinde de Erzincan’ın Kemaliye İlçesi Başbağlar Köyü’nde 33 kişiyi katlediyor ve köyü ateşe veriyordu. Aynı PKK, 25 Ekim 1993 tarihinde de, Bitlis’in Yolalan Beldesi’nde 4 öğretmeni ve iki yaşındaki bir öğretmen çocuğunu vahşice katlediyordu.

   1994 yılında ekonomik kriz patlak veriyor, Faiz hadleri Hazine bonolarında yüzde 400’ü aşarken TEFE yüzde 121, TÜFE yüzde 106’lı rakamlara sıçrıyordu. Yarım milyon kişi işsiz kalıyordu. 5 Nisan 1994 kararları kapsamında yapılan devalüasyonla dolar 40 bin lirayı, ekim ayında 50 bin lirayı aşıyordu. 1993 yılında kişi başına 3.056 dolar olan kişi başı milli gelir, 1994’de 2.161 dolara iniyordu.

  Kısacası, Türkiye, o yıllarda içeride “yangın yeri”ni andırıyordu. Uluslararası ilişkiler açısından emperyalizmin ülkemizde oynadığı oyunlar, hedefleri ve buna yönelik izlediği strateji yine bugünkü gibiydi. Türkiye’yi, o yıllarda da, “irtica” ve“kürtçülük” üzerinden sıkıştırıyor, hedeflerine uygun olarak biçimlendirmeye çalışıyordu. Aşağıdaki yazı, 25 Şubat 1995 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan, “Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye” dizisinin son bölümünü oluşturuyor ve “Avrupa’da Farklı Hesaplar” başlığını taşıyor. Görüleceği gibi, Türkiye’nin, dışarıda da karşılaştığı sorunlar ve baskılar bugünden çok farklı değil!

  Bugün, mümkün olsa, bazı çevrelerce “havada kapılacak” yukarıdaki hükümet kadrosuna rağmen, Türkiye içeride ve dışarıda sıkıntılar yaşıyordu. “Hafıza-i beşer nisyan ile malul”, o nedenle, bugünü değerlendirirken sık sık geçmişe bir bakmak gerekiyor. Asıl “büyük oyun” dışarıda oynanıyor ve bizim gibi ülkeler de, bu oyuna göre biçimlendiriliyor. Oyuna uyum sağlayamayanlar anında değiştirilerek, yeni aktörler oyuna dahil ediliyor.


  Bu döngüyü kırmanın tek bir çaresi mevcut, o da “emperyalizm”e karşı ortak mücadele…Bu yapılmadıkça, “Recep” gitmiş, “Kemal” gelmiş hiç fark etmez!


-7-

Avrupa’da Farklı Hesaplar

   Türkiye, 'Soğuk Savaş' döneminde Avrupa ile Sovyetler Birliği arasında bir tampon oluşturuyordu. Yeni dünya düzeni, Avrupa açısından da Türkiye'nin rolünün tanımlanmasını gerektirmiştir Bugün için de çoğunluğunu Müslüman ülkelerinin oluşturduğu, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya'daki ülkelerle Avrupa arasındaki köprü, Türkiye'dir. Türkiye, güvenlik stratejileri nedeniyle önemli görülse de Avrupa ülkelerinin önde gelenlerinin kendi ulusal stratejileri de vardır.

   Yeni dünya düzeni, Avrupa'da birleşmiş bir Almanya eksenini ortaya çıkardı. Almanya'nın ekonomik stratejisi, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin ucuz iş gücünü düşük katma değerli kitle üretimi için kullanmasına dayanıyor. Almanya'nın Doğu politikası; eski Sovyetler Birliği'nin askeri ve politik dikkatini Güney'de Müslümanlara, Türk gruplara ve devletlere; Doğu'da Pasifik ve Çin'e döndürmeye; bir başka deyişle Batı’ya döndürmemeye dayanıyor. Almanya'nın, İran gibi ülkelerle oluşturduğu göreceli yakınlık, Cemalettin Kaplan ve köktendincilere gösterdiği hoşgörünün ardında bu Doğu politikası yatıyor.

Militan Kürt politikası

   Almanya. petrol bölgesinde bir an önce sağlanacak istikrarın ABD ve İngiltere'nin işine geleceğini düşünüyor. Körfez krizi sırasında Japonya ve Almanya'nın, ABD'ye desteğinin çekinceli olmasının bir nedeni de Ortadoğu'daki petrol sahibi ülkeler üzerindeki ABD etkisinin artmasının, gelecekte Arap devletlerinin petrol fiyatlandırma politikasını kontrol etmesinden çekinmesi olarak açıklanmaktadır.(*) Bu nedenle Ortadoğu'da Anglosakson çözümün işine gelmemesi ve Kürt sorunundaki çözümde geri kalmamak isteği nedeniyle oldukça 'militan' bir Kürt politikası uyguluyor Almanya. Ayrıca, Doğu Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar bulunan Alman azınlıkların haklarını savunması gereği de önem taşıyor. Almanya tarihsel olarak Kafkaslar, Doğu Avrupa ve Sovyetler'i hep hinterlandı olarak gördü. Yeni dünya düzeniyle birlikte Doğu Almanya'yla birleşen Almanya, Doğu Avrupa ve Sovyet pazarlarında bir numaralı Batı ülkesi olma konumunu koruyor.

   194O'lı yılların Nazi Almanyası ile Türkiye arasındaki ilişkilerin önemli bir boyutu, Kafkaslar ve Orta Asya'ydı. Türk Turancıları, İnönü'yü Nazileri desteklemesi için kışkırtmışlardı. Plan, İnönü tarafından reddedildi. Yarım asır sonra Kafkaslar ve Orta Asya; Almanya ve Türkiye ilişkilerinde yeniden gündeme giriyordu. Alman Başbakanı Helmut Kohl, 1993 Mayıs ayında Ankara'yı ziyaret etti. Ankara, PKK'nin yasaklanmasını istiyor, ayrıca Orta Asya'da işbirliği yapılmasını öneriyordu. Doğu politikasında Türkiye'nin rakip değil, ortak olması isteniyordu. Olaylar, Almanya'nın Türkiye'yi henüz kendine partner seçmediğini göstermektedir.(**)

   Almanya'nın azınlıklar konusundaki hassas tutumuyla da beslenen saldırgan Kürt politikası iki ülke arasındaki ilişkileri oldukça gerginleştirmiştir. Türkiye, Alman hükümetinin Kürt ve köktendinci militanlara kendi topraklarında gösterdiği hoşgörülü tutumunu değiştirmesini istiyordu. Almanya ise Türkiye'yi insan hakları konusunda topa tutmaya devam ediyordu. Almanya'nın, Türkiye'ye gönderdiği askeri yardıma ilişkin çekinceli yaklaşımı sürerken Bonn hükümeti, Kuzey Irak'taki Kürt gruplara askeri yardıma devam ediyordu. Almanya'nın Kuzey Irak'ta bulunan PKK'ye askeri yardımda bulunduğu iddiaları da basında yer alıyordu.


Almanya, petrol bölgesinde bir an önce sağlanacak istikrarın ABD ve Ingiltere'nin işine geleceğini düşünüyor. Bu nedenle Ortadoğu'da Anglosakson çözümün işine gelmemesi ve Kürt sorununda geri kalmamak isteği nedeniyle oldukça 'militan' bir Kürt politikası uyguluyor.


Fransa: Laik Türkiye

   Tarihte din ve mezhep kavgalarının kanlı biçimler aldığı Fransa için laiklik bugün de önem taşıyor. Ancak bugün, İslamiyet laiklik ilişkisi Fransa için daha da önemli. Geleneksel olarak Kuzey Afrika ülkeleriyle yakın olan Fransa'da, milyonlarca Kuzey Afrika kökenli insan yaşıyor. Şimdiden yaklaşık 5 milyon kişiyle Müslüman kökenli insanın yaşadığı Fransa'da İslam, ikinci en büyük din durumunda. Kuzey Afrika'da köktendinci yükseliş sonucu gelen istikrarsızlık, Cezayir örneğinde görüldüğü gibi Fransa'yı hem içsel olarak gerginleştiriyor hem de milyonlarca insanın sınırlarına yığılması tehlikesini getiriyor. Bu nedenle geçen yıl Fransa, Kuzey Afrika ülkelerinin ekonomik durumlarının düzelmesi için yeni girişimler başlattı. Bu girişimlerde 'laik' Türkiye'nin yer alması Fransa için önemli. Hem ekonomisiyle hem de model olarak. Fransız basınında RP'ye yönelik eleştiri ve iddialarının yükselişinin arkasında bu neden var.

   Avrupa'nın Türkiye'yi Kürt sorunu konusunda sıkıştırmasına ilişkin olarak Ankara'da bazı kaygılar var. Avrupa başkentlerinin birindeki bir büyükelçimizin düşündükleri, bu kaygıları yansıtıyor:

   "Kürt meselesinin, insan haklarının ön plana çıkarıldığı bir dönemde, Avrupa yeni bir hüviyete kavuşuyor. Türkiye; şu anda köy basan, öğretmen öldüren teröristle çatışıyor. O zaman sen, beni niye sıkıştırıyorsun? Bunun tek bir izahı olabilir: Ben terörizmle, Kürt meselesiyle uğraşırken onlar Avrupa'yı büyütecekler, yeni bir yapıya kavuşturacaklar. Seni de Avrupa'nın dışında tutacaklar. Kürt meselesini halledersen, İslami fundamentalizmi öne çıkaracaklar: ‘Sende fundamentalizm var giremezsin.’ Yani her gün yeni bir tema karşımıza çıkarılıyor. Özetle ‘Senin çok meselen var, AB'ye onun için giremezsin' demeye getiriliyor.”

(*) Murat Yetkin, Ateş Hattında Aktif Politika, (İstanbul, Alan Yayınları). 1992s. 160
(**) Cumhuriyet. 18 Mayıs 1993.

BİTTİ



Prof. Dr. Cem Eroğul:
İnsan hakları, ulus devleti zayıflatmak için kullanılıyor

Prof. Cem Eroğul'un insan haklarıyla ilgili sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

- İnsan hakları konusunun yeni dünya düzeninde bazı ülkelerin amaçlarına ulaşmalarını sağlamalarının aracı olduğu gibi bir izlenim veriliyor. Sizce doğru mu?

   İnsan haklan masum bir konu değil. Aynı zamanda bir siyasal müdahale amacı da var. Gelişmiş ülkelerin içinde de çok önemli insan hakları ihlalleri var. Bunun ideolojik düzeyi de var. Toplumsal uygulamalara da yansıyor. Başta ABD siyahları olmak üzere ABD’nin de sorunları var. Bazı yerlere zenciler yerleşemiyor. Yasal hakkı var, ama uygulamaya bakarsanız ABD toplumunda büyük bir ayrımcılık vardır. Bütün gelişmiş Batıda olan bir olgu. Yabancılara karşı da var. Kendi ülkelerinde yurttaşlarına karşı da var. Onun için masum bir konu değil, ama işin masum yanı da var. Gelişmiş toplumlarda kamu vicdanı bir takım uygulamalara tepki duyuyor, oy almak isteyen siyasetçiler de ona uygun davranıyor. Bu boyutu da var.

   Nesnel olarak uluslararası sermayenin saldırısına karşı koyabilecek gücün ulusal devletler olabileceğinden söz etmiştim. Bakın geçmişte bağlantısızlar hareketinden çok korkulmuştu. Şimdi böyle bir durum asla tekrarlanmamalıdır. Dolayısıyla yıkılmış olan antiemperyalist hareketin tekrar canlanmaması gerekmektedir Bunun canlandırılabileceği toplumsal biçim, Ulusal devlettir. Ne yapılır? Ticari sermaye, mali sermaye serbestleşir. Öte yandan, insan hakları kullanılarak devletin en geleneksel yanını oluşturan kamu düzenini korumak işlevine bile karışılır. Dolayısıyla ulusal devlet, dört bir yandan kuşatılır ve etkisiz bırakılır.

- Son zamanlarda. Kemalizme sosyalist kesim de saldırıyor. Bazıları, Cem Boyner hareketine katılıyor. Kemalizm gerçekten öldü mü?

   Bence Kemalizmin antiemperyalist, ulus-devletçi ve ussallığı öne çıkarıcı özelliklerinin hâlâ toplumsal geçerliliği vardır. Canlıdır. Ama artık yeni toplumsal güçler tarafından omuzlanması lazımdır. Bu güçleri; işçi sınıfı, emekçiler ve bunda çıkarı olan diğer katmanlar olarak görüyorum. Fransa'da 1789 olmadan 1848 olmazdı.

  Kemalizm, Türkiye’nin 1789’udur Burjuva demokratik hareketine karşı çıkan, Sosyalist olamaz. Bu nedenle yeni dünya düzeni karşısında en büyük hedeftir Kemalizmin değerleri. İkinci cumhuriyetçiler gibilerinin en büyük aldatmacası, ordunun ve bürokrasinin Kemalizmi savunduğu iddiasıdır. Oysa bu bir yalandır. Devlet, Kemalizmi savunmuyor artık. Hele 12 Eylülcüler, Kemalizmi belli amaçlar için kullanarak onu iyice aşındırdılar. Kemalizmin ilerici değerlerini yaşatabilecek ve geliştirebilecek olan tek güç emekçiler cephesidir.


Yeni pazar: Yeni senaryo

   ABD Kongresi Türkiye'ye ikili anlaşmalar çerçevesinde vereceği askeri yardımın yüzde 10'unu insan hakları nedeniyle askıya almıştı. Avrupa Parlamentosu da birbiri ardına aldığı kararlarla Türkiye-Avrupa Karma Parlamento Komisyonu ile olan ilişkilerini dondurdu. Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nden çıkarılması -askeri darbe olmadığı bir dönemde ilk kez- gündeme geldi.

   Gümrük birliği görüşmeleri, insan haklan ve Kürt sorunu nedeniyle aralık ayında ertelendi. Avrupa Parlamentosu, aldığı bir kararla insan haklarında gelişmelerle gümrük birliği arasında ilşki kurdu. Gelişmeler, sadece DEP'lilerle ilgilı gelişmelere bağlamak yetersiz bir yaklaşımdır. DEP sorunu ortaya çıkmadan yaklaşık 15 ay önce, Aralık 1992'de eski ABD Dışişleri Bakan yardımcılarından Rozanne Rigdeway, Washington'da yaptığı bir konuşmada, Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin odak noktasının 'Kürt sorunu ve askeri yardımlar' olacağını açıklıyordu. Böylece, Clinton döneminde ilişkilerin 'gergin' geçeceği haber veriliyordu. Hem de Kürt sorunu ve askeri yardım konuları yan yana getirilerek.

   ABD'nin çözüm önerisi

   1993'ün son günlerinde Türkiye’yi ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Stephen Oxman, siyasi çözüm, kültürel özerklik, sivil çözüm gibi kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şöyle özetliyor:

   “Sivil siyasi çözüm veya bu çözümlere herhangi somut bir yol önermiyoruz. Bu, Türkiye'nin yapacağı bir şeydir. Ama Türkiye'nin toprak bütünlüğü, anayasası ve çok partili çoğulcu demokrasisi ile tutarlı; askeri olmayan sivil ve toplumsal çözümler izlenmesi gerektiğine inanıyoruz."

   Bu sözlerin altında ne yatıyor? ABD'nin bu formülasyonla, neleri yeterli görmediği ortaya çıkmaktadır.

   Diplomaside 'dile getirilmeyen', bazen söylenenden daha önemlidir. ABD'nin resmi formülasyonunda, geçen yıl, 'üniter devlet' kavramı yoktur. Onun yerine toprak bütünlüğünden söz ediliyor. Toprak bütünlüğü 'federasyon' için de geçerlidir. Siyasi çözümün vurgulanmasının da iki boyutunun olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan birincisi, hükümetin PKK'yle masaya oturması, ikincisi de PKK'nın dolaylı olarak TBMM'de bulunmasıdır. DEP konusu onun için önemlidir. Öcalan da Talabani'ye 1993 başında, hükumetle görüşmeyi istediklerini ve sorunun Türkiye’den ayrılmadan TBMM çatısı altında çözülebileceğini söylememiş miydi?

   Batılıların esas paniği, 1994 Nevruzu döneminde Talabani'nin ateşkes çabaları Ankara tarafından reddedildiği ve olayların kontrolünün güvenlik güçlerine geçtiği bir dönemde ortaya çıktı. DEP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından önce, ateşkese karşılık verilmesi, saldırılarda belli bir dengenin olması ("Size jetlerle saldırılmıyorsa havadan bombardıman yapılmasın") gerektiği gibı sözler, ‘yazılmamak şartıyla' gazetecilere fısıldanmaya başlamıştı. ABD'nin, askeri yardımı askıya alabileceği sözleri de DEP'lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından önce, yazılmamak şartıyla Batılılarca dile getiriliyordu.

  Türkiye'yi suçlayan kararlarda ortak bir nokta göze çarpıyordu. Kararlar, sanki bir anayasal cumhuriyette değil de bir diktatörlüğün olduğu rejimlerde uygulanabilir cinstendi. Türkiye'den DEP'lilerin derhal serbest bırakılması ve dokunulmazlıklarının iadesi isteniyordu.
DEP'lilere uygulanan maddelerin, suçlamaların bir kısmı ve maruz kaldıkları uygulamalar, Türkiye'nin kendi imzaladığı pek çok uluslararası anlaşmaya aykırı da olsa, yargılanmak amacıyla mahkemeye çıkan kişilerin 'derhal serbest bırakılmasını istemek’, üzüm yemekten çok bağcıyı dövmenin ön plana çıktığını gösteriyor. Üstelik böyle yapmakla, Türkiye'deki demokratikleşme sürecini zorlaştırdıklarının da farkında Batılılar.

Senaryolar da değişir

   Ülkeler, gelişmelere uygun olarak senaryoları her zaman yazarlar, yazdırırlar. Ancak senaryoların değişebileceğini vurgulamak gerekiyor. ABD'nin Türkiye'ye ilişkin senaryolarına katması gereken yeni bir unsur 1994'te ortaya çıktı. ABD Ticaret Bakanlığı, önemli bir çalışmayı geçen yıl tamamladı. ABD hükümetinin yaptığı çalışmada ‘dünyanın gelecekteki sekiz büyük pazarı' saptandı.

   Çin, Endonezya, Güney Kore, Hindistan, Türkiye, Güney Afrika, Arjantin ve Brezilya'nın yer aldığı bu ülkeler için ABD, daha farklı senaryolar geliştirebilir. Çünkü, ABD'nin uluslararası kapitalist sistemde gerilemesiyle birlikte, 'jeopolitik' yaklaşımların yerine 'jeoekonomik' yaklaşımların önem kazanacağı vurgulanmaktadır.


Dizinin Diğer Bölümleri İçin Bakınız:

1-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-1
(Atatürk’e Karşı Sinsi Plan)

2-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-2
(ABD'nin Tarikat Hesapları)

3-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-3
(Şeriatçılarla Uzlaşma Arayışı)
http://kaziminci.blogspot.com.tr/2017/06/yeni-dunya-duzeni-senaryolari-ve.html

4-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-4
(Dinsel ve Etnik Senaryolar)
http://kaziminci.blogspot.com.tr/2017/06/dunden-bugune-nasl-gelindi-yeni-dunya_30.html

5-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-5
(Musul Eksenli Kürt Tezleri)

6-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-6
(Senaryolar Gerçek Oluyor)

20 Temmuz 2017 Perşembe

Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-6

24 Şubat 1995 Cuma- Cumhuriyet Gazetesi / HALUK GERAY


-6-
Senaryolar Gerçek Oluyor

  Dizinin önceki bölümlerinde belirtildiği gibi, Irak'ta üniter devletin parçalanması ve federatif bir yapı oluşturulması ABD'nin işine gelmektedir. Eski CIA Ortadoğu uzmanı Fuller, Türki ye'nin Irakla yakınlaşmasını ve "Kürt konusundaki serbestlik yanlısı" politikaları devam ettirmemesini "en olumsuz senaryo" olarak nitelendiriyor ve bu durumda Türkiye'nin "yok olacağını", bu nedenle de "parçalanmanın" ABD tarafından bir iç savaşa tercih edilmesini öneriyordu. 1992'den sonraki gelişmeler, "olumsuz senaryoların" ilk bölümlerine uygundur.

  Saddam Hüseyin'in Kuveyti işgalinden sonra, Bağdat’ın saldırıları sonrasında Türkiye’ye kaçan Kuzey Iraklı Kürtlerin geri gitmeye ikna etmek gerekçesiyle Çekiç Güç olarak bilinen "Huzur Harekâtı" başlatıldı.

  İngiliz, Fransız, ABD ve Türk uçaklarından oluşan filo İncirlik Üssü'ne yerleşti. Çekiç Güç'ün yerleşmesinden sonra Kuzey Irak'ta 1992 yılında "yerel yönetim" seçimleri adı altında Kürt devleti oluşmaya başladı. Talabani bu seçimlerden önce 1991 Mart ayında ilk kez Türkiye'ye gelmiş ve Özal'la görüşmüştü. Kuzey Iraklı Kürtlere, "barışçıl bir seçim yaparsanız ‘de facto" (oldu bitti) yönetim yaratırsınız" mesajları ABD tarafından uçuruluyordu.(*)

  Talabani ve Kuzey Iraklı yetkililer, seçimlerin 1970'lerdeki özerklik anlaşması uyarınca ve Irak'ın toprak bütünlüğü çerçevesinde yapılacağını Türkiye’ye anlatarak, örtülü bir onay alıyorlardı. 1992 Mayısı'nda yapılan seçimlerden hemen sonra, Kuzey Iraklı Kürtlerin niyeti ortaya çıkıyordu. Kürtler, seçimlerden sonra oluşturdukları konseye "meclis", başkana "başbakan", güvenlik sorumlusuna da "savunma bakanı" ismini yakıştırıyorlardı.

  ABD'nin PKK konusuna yaklaşımlarındaki tavır değişikliği 1992 yılının ilk aylarında Bush yönetimi sırasında iyice ortaya çıkmaya başlamıştı. Resmi açıklamalarda, Türkiye'nin desteklendiği belirtilirken, yönetim içinde Türkiye'nin politikası konusundaki ikilik ortaya çıktı. ABD yönetiminde bir grup, PKK hareketinin terörist değil ayaklanmacı olduğunu savunmaya başlamıştı.

  Gelişmeler, Cumhuriyet gazetesinin 16 Ekim 1992 tarihli sayısında, Prof Dr. Erol Manisalı tarafından şöyle değerlendiriliyordu: "Kuzey Irak'ta adı federe de olsa Kürt devletinin kurulması, Körfez Krizinde planlanmış ve ABD, İngiltere ve Fransa tarafından desteklenerek onaylanmış bir gelişmedir. Almanya kendi oyun alanı olarak Doğu Avrupa ve Asya’ya ağırlık vermektedir. Bu arada Ortadoğu ve Kürt meselesinde tamamen devre dışı kalmamak için işi bir taraftan yakalamaya çalışmaktadır. Ama esas aktörler ABD, Fransa, İngiltere'dir. Bunlar, devlet kurulmasına sessiz kalarak Türkiye'yi gücendirmeden ayrı devlet kurulmasına izin vermişlerdir.”

  Türkiye, ABD ve diğer Batılı ülkelerin onayıyla, gelişmelerin bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına doğru ilerlediğini fark ederek harekete geçti. 16 Kasım 1992'de, Suriye, Türkiye ve İran, Irak toplantısı için bir araya geldiler. Yayımlanan bildiride, Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasına karşı çıkıldı. Irak'ın parçalanmasını Türkiye, İran ve Suriye'nin kabul etmeyeceği açıklandı.

Batıdan PKK'ye destek

  ABD'nin resmi tutumu, PKK'nın terörist bir örgüt olduğunun kabulüne ve bu örgüte karşı Türkiye'nin "meşru mücadelesini" desteklemeye dayanmaktadır. Washington bununla birlikte, terörizme karşı mücadele edilirken, insan haklarının ihlal edilmemesini de istiyordu. Bu resmi politika gerçekte ne kadar uygulanıyordu? Çekiç Güç'ün oluşmasından sonra, Amerikan helikopterlerinin PKK'ye yardım ettiği iddiaları ortaya atılmaya başladı. Bu iddialar nedeniyle, 1992 yılından itibaren her kalkan uçağa Türk subaylar da alınmaya başlandı.

  Talabani'nin, bir yandan Türkiye'yle işbirliği yapar gibi gözükürken bir yandan da PKK'ye uzattığı destek anlamlıdır. 1992 Kasım’ında Türk ordusunun Güneydoğu-Kuzey Irak'ta hava
desteğiyle yaptığı harekât da Talabani’nin "oyun bozanlığı” ile karşılaşmıştı. Talabani operasyon sırasında PKK ile anlaşma yaparak, "silah bırakmaları karşılığı" kamplarda konaklaya bilmelerine fırsat vermişti.

  Bu nedenle operasyon tam başarılı olamamıştı. Talabani'nin ABD ile kurduğu trafiğin PKK'ye ilişkin tutumunda etkili olduğuna inanılmaktadır. Eğer ABD, resmi tutumunda olduğu gibi PKK'yı terörist bir örgüt olarak kabul etseydi, Talabani-PKK ilişkisini kesebilecek kozlara hiç şüphesiz sahipti. Ancak ABD, böyle davranmamakta, Talabani'nin PKK ile dans etmesine yeşil ışık yakmaktaydı. ABD, eski CIA uzmanlarının yazdıkları senaryoları uyguluyordu.

  Türkiye'nin Kuzey Irak ve Kürt sorununa ilişkin olarak politikalarında 1993 sonbaharından sonra ortaya çıkmaya başlayan değişim önem taşımaktadır.

  Eskı CIA yöneticilerinden Graham Fuller'ın 1993 yılındaki raporunda belirttiği "en olumsuz senaryo" Türkiye'nin Irak'la yakınlaşmasını ve Türkiye'de Kürtlere yönelik liberal politikaların sona erdirilmesini içeriyordu.

  Aslında Türkiye'nin bu yola yönelmesinde birden fazla etken rol oynamıştır Ancak Batı dünyasının Kuzey Irak'a yönelik planlarının ortaya çıkması ve Türkiye'ye yönelik planlarda PKK'nın koz olarak kullanılması en önemlileridir.

 1993 yılı Mart ayına doğru Nevruz gerginliği tırmanmaya başlamıştı. Bir önceki yılın Nevruz kutlamaları sırasında yaşananlar unutulmamıştı.

 Batılı elçiliklerden Washington’dakilere kadar herkesin kanısı, 1993 Nevruzu'nun da kanlı geçeceğiydi. Eski ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz, 11 Mart 1993’ te Ankara’ya geldi. Görüşmelerde bulundu. Washington gayri resmi bir kanalla, “Nevruz'da kan görmek istemediğini" biIdiriyordu(**).

Ankara'da 'şahinler' Kazandı

  1993 başında Nevruz gerginliği tırmanırken Talabani'yse, Ankara'daki temsilcisi Serçil Kazaz aracılığıyla Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'ye PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ateşkes istediğini bildiriyordu.

  Abromowitz'in Ankara'da olduğu günlerde PKK'nin ateşkes istediği ortaya çıkıyordu! Aracı olarak da Talabani kanalı kullanılıyordu. Kazaz, Türkiye’deki liderlere verilen mesajı şöyle özetliyor:

  "PKK lideri. terorizmden vaz geçtiğini söylemiştir. Silahları bırakacaklar. Öcalan sorunun TBMM'de çözülmesini kabul ediyor. Şubat ayı ortasında Talabani Şam'a gidip Öcalan'la görüştü. ‘Silahları bırakacağız' dedi. 'Ayrı bir Kürt devleti talebinden vazgeçeceğiz' dedi. Kardeşliğe inandığını, sorunun ayrılma olmadan gerçekleşmesini istediğini söylüyor.” (***)

  Öcalan, bu haberlerin 14 Mart 1993'te gazetelere yansımasından hemen sonra Şam'da "kravatlı” bir basın toplantısı yapıyor, silahları bırakacaklarını ve Türkiye ile masaya oturmak istediklerini açıklıyordu. Batılı ülkeler, Dışişleri Bakanlığı'na "Türk hükümetinin terörist bir örgütle masaya oturmak konusundaki isteksizliğini anlayışla karşılıyoruz. Ancak, yapıcı bir yaklaşımla bu fırsatın değerlendirilmesini istiyoruz" mesajlarını gönderiyordu.


  PKK'nin ateşkes ilan etmesi ve Batılıların ‘fırsatın kullanılması’ yolundaki yaklaşımlarına karşılık Ankara'da iki farklı eğilim vardı. ‘Şahinler’, ateşkes ilan edilmesinin Batı'nın ve PKK'nın bir oyunu olduğunu iddia ediyorlar ve PKK'nin hem siyasi hem de askeri açıdan sıkıştığını vurgulayarak harekâtları kesmenin yanlış olacağını savunuyorlardı. Sonunda 'güvercinler'in dediği oldu. Büyük çaplı operasyonlar durduruldu. Nevruz gerginliği kan dökülmeden atlatıldı. Bu yumuşamanın ardından, hükümet "eylemlere karışanlara af” anlamına gelecek bir kararı tartışmaya başladı. Kararın kabul edildiği gün, Bingöl’de 33 askerin PKK tarafından öldürülmesi, ateşkesle başlayan süreci sona erdirdi. Kamuoyundaki iyimserlik bir anda yerini öfkeye bıraktı. 1993 yaz aylarından sonra Ankara'da üstünlük şahinlere geçiyordu. Çünkü 'güvercinler'in söyleyecek sözleri kalmamıştı. Batınında öyle... Ama gelecek yıla kadar...


Batı'nın PKK'ye karşı tavrındaki değişimin en belirgin gelişmesi 1993 Nevruz gerginliğinde yaşandı. Şam'da 'kravatlı' bir basın toplantısı düzenleyen Öcalan, silahları bırakacaklarını ye Türkiye ile masaya oturmak istediklerini açıklıyordu. Batılılar, Türkiye'ye "Türk hükümetinin terörist bir örgütle masaya oturmak istememesini anlayışla karşılıyoruz. Ancak, yapıcı bir yaklaşımla bu fırsatın değerlendirilmesini istiyoruz" mesajları gönderdiler.


  Türkiye'nin Irak'a karşı tutumundaki yumuşamanın da 1993 Ocak ayında ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ocak ayında yaşanan bir gerginlik, Türkiye'nin 'aktif politika’ yerine 'sağduyulu politika’yı seçtiğinin belirtisiydi. 18 Ocak İ993 sabahı, 10.30 ve 11.30’da İncirlik'ten kalkan Çekiç Güç uçakları, Bağdat'ın, 36. Paralelin kuzeyinde aktif hale gelen radarlarına ve füze rampalarına saldırdı.

  18 ocak günü uzun bir gün oldu. İncirlik'ten sürekli uçaklar kalkıyordu. Koalisyon ülkeleri, Irak'ın füze bataryalarını ve radar sistemlerini “yok etmek" için İncirlik Üssü'nün kullanıma açılmasını Ankara"dan sözlü olarak talep ettiler.

  Sabahki saldırı ise ‘meşru müdafaa' olarak değerlendiriliyordu. ABD Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı, İngiltere ve Fransa büyükelçileri akşamüstü Demirel’le görüştüler. Ankara, İncirlik'in daha geniş boyutlu bir saldın için "kapsamı dışında' kullanılmasını istemiyordu.

 İnönü, ortaya çıkan durumu değerlendirmek için Irak'ın Ankara Büyükelçisi Mijvel El-Tıkriti’yi çağırdı. Aynı gün saat 18.30'da yapılan görüşmede İnönü, Tıkrıti'den ‘füzelerin çekilmesini ve gerginliğin arttırılmamasını' istedi. Irak Büyükelçisi, merkeze yolladığı telgrafta "Koalisyonun büyük bir saldırı başlatmayı hedeflediğini, Ankara'nın füzelerin geri çekilmesini istediğini” Bağdat'a iletti. Füzeler çekildi. Türkiye ‘resmen’ İncirlik'in kullanımına izin vermeyi reddetmiş olmadı. Ama ABD ve Batılılar, resmen bir tepki vermemelerine karşın, Türkiye'nin bu isteksizliğini dikkatle not ettiler. (****)

(*) Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı. (İstanbul, Milliyet Yayınları). 1993, s. 221
(••) Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye. (İstanbul: Çınar Yayınları. 3. Basım). 1993. s. 223.
(***) Cumhuriyet, 14 Mart 1993.
ı****) Cumhuriyet, 19 Ocak 1993

Prof. Cem Eroğul, ABD'nin Kürt sorununa yaklaşımını değerlendirdi:

Kanayan yara ABD'nin çıkarına

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Eroğul, Irak'ta bir Kürt devleti, Türkiye’de ise Kürt sorununun "kanayan bir yara" olmasının ABD'nin çıkarına geldiğini belirtti. Eroğul, sorularımıza şu yanıtları verdi.

- ABD'nin senaryolarında bağımsız ya da federe bir Kürt devleti görülüyor. Sizce ABD ne yapmak istiyor?

EROĞUL: Kürtçülük de tıpkı şeriatçılık gibi iki tarafı keskin bir kılıçtır. Geleneksel olarak Türkiye'de 1980 öncesinde feodal nitelikte aşiretçi bir hareketti. Daha sonra PKK'yle beraber daha ulusalcı antiemperyalist bir hareket olarak ortaya çıktı. Bu hareket Kürt unsurunu barındıran devletleri dizginlemek için büyük bir olanak veriyor. Türk burjuvazisi ulusalcı davranmak eğilimine girdiği zaman emperyalizmin elinde bir kozdur Kürt hareketi. Ama tehlikeli bir kozdur. Türkiye'deki, Irak'taki Kürtler antiemperyalist bir devlet oluşturarak sahneye çıkarsa, ABD'nin başını ağrıtır. Şu anda ortaya çıkacak böyle bir devlet, başlangıçta Batı'ya bağımlı da olsa bağımsızlıkçılığı gizli güç olarak taşıyan unsurlara da sahiptir. Kürt kozu, ABD'nin bu haliyle işine yarar. Çözülmemiş, sürekli kanayan bir yara. Türkiye için de İran için de Irak için de söylüyorum. Sürekli kullanılabilecek bir piyon olarak işine yarar.

- Ama ABD, Irak'ta federasyonu savunuyor.

EROĞUL: Irak'ın bölünmesi tartışılabilir. Irak sınırları içinde Kürt devleti ABD'nin işine gelebilir Niye? Böyle bir devlet Sünni bir devlet olacaktır. Dolayısıyla Irak'ın geleneksel İran karşıtlığı dengesini sağlayacaktır. Irak'ın toprak bütünlüğünün son bulması, bu bakımdan önemli bir kayıp yaratmayacaktır. Petrol sahasında gelişebilecek bir Arap milliyetçiliğine karşı dengeleyici etmen olacaktır. Üçüncüsü, İran ve Türkiye'ye karşı bir sopa görevi görebilecek bir devletçik olacaktır. Dördüncüsü, böyle bir devletçik, önemli bir petrol yatağına sahip olacaktır. İşletmek ve çıkarmak için ABD sermayesine muhtaç olacaktır. ABD'nin uydu devleti olacaktır. Böyle, milliyetçi olmayan bir Kürt devleti işine gelir. Türkiye’de durumun böyle devam etmesi işine gelir. Irak'taysa Kürt devleti işine gelir. Çünkü bölgeyi denetlemek açısından çok elverişlidir.

-ABD, Türkiye'nin Irak'ın bir bölümünü alabileceğini tartışıyor. Aynı yaklaşım Kemalizme düşman iç siyasi hareketler tarafından da paylaşılıyor.

EROĞUL: Uluslararası sermaye, Sovyetler Birliği'nin yıkılması ile birlikte sınırlamalarından kurtulup adına küreselleşme denen süreci, hem iktisadi hem siyasi hem askeri boyutlarda gerçekleştirmeye başlamıştır. Türkiye'nin Misak-ı Milli sınırlarının dışına taşıp bölgesel bir işlev yüklenmesini istiyorlar, Kemalizm’e saldıranlar. Üstelik bunlar 'Turancılık’ görüntüsü altında, dünya emperyalizminin maşası olmaya oynuyorlar. Eski Garpçılıkla eski Türkçülüğün, Atatürkçülük düşmanlığı içinde birleşmesinden başka bir şey olarak görmüyorum bunları. Türkiye'nin sınırlan dışına taşmanın yeni dünya düzeni ile iç içe geçen bir yönü olduğunu düşünüyorum. Başta ABD emperyalizmi olmak üzere uluslararası sermayenin, dünyaya hâkim olması için kendisine rakip imparatorluklara değil. ama kendine bağımlı uydu güçlere gereksinimi var. İşte bizimkiler bu uydu güçlerden biri olmaya talipler. Bu olayı daha çok İttihat ve Terakki'nin de seve seve sürdürdüğü Abdülhamit'in Alman emperyalizmine yamanma siyasetine benzetebiliriz. Yani bir büyük emperyalizmin kanadı altına girip kendisi için bir parsa toplamak. Ama bunun bir bedeli var. Dolayısıyla sermaye ikircikli bir durumda. Bir yandan ağa babalarıyla işbirliği yapıp dünya yağmasında pay kapmak istiyor. Bir taraftan da acaba çok kötü duruma düşer miyim korkusu da var.


Dizinin Diğer Bölümleri İçin Bakınız:

1-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-1
(Atatürk’e Karşı Sinsi Plan)

2-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-2
(ABD'nin Tarikat Hesapları)

3-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-3
(Şeriatçılarla Uzlaşma Arayışı)

4-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-4
(Dinsel ve Etnik Senaryolar)

5-Dünden Bugüne Nasıl Gelindi ? Yeni Dünya Düzeni Senaryoları ve Türkiye-5
(Musul Eksenli Kürt Tezleri)