TÜRBAN YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜRBAN YAZILARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2010 Pazar

ÖZDEMİR İNCE: "Türban sadece türban değildir!"

HÜRRİYET-30 Ekim 2010
Türban sadece türban değildir!


TÜRBAN fesadı konusunda yazdığım yazılar kimilerini çıldırtıyor. Gazetelerindeki köşelerinde, televizyon ekranlarında beni hedef gösterip hakkımda “Vur emri” veriyorlar.

Benim bu konuda yetkim olmadığını ileri sürüyorlar: Arapça bilmiyormuşum, ilahiyat eğitimi almamışım. Bu durumda benim “Fransız dili ve edebiyatı” dışında hiçbir konuda yazı yazmamam gerekiyor. Oysa yazıyorum ve çok iyi yazdığımı biliyorlar. Kuran-ı Kerim'i Türkçe, Fransızca ve İngilizcelerinden okuyorum. Yabancı dil bilenlere, Kuran'ı bildikleri yabancı dilde okumalarını salık veririm. Çünkü bu çevirilerde hiçbir aşırı yorum yok. Oysa Türkçe çevirilerin çoğu sapmalarla, saptırmalarla dolu. Din konusunda dünya çapında bilgin Arap danışmanlarım var. Demek ki: Bu konuda yazanların yüzde 99'undan daha yetkiliyim.
* * *
Değerli okurlar, türbanla saçları örtme zorunluluğu konusunda Kuran metninde hiçbir dayanak yok. Bu durumu iyi kavramak için, Prof. Dr. Suat Yıldırım'ın “KUR'ÂN-I HAKÎM'in açıklamalı MEALİ” adlı çevirisinin 359. sayfasında yer alan NUR SÛRESİ'nin 31. ayetinin tamamını birlikte okuyalım: “Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korunmalarını söyle! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Ziynet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocukları dışında kimseye göstermesinler.”
* * *
24/31. ayette yer alan başörtüsü (hımar) Arap Yarımadası kavimlerinin binlerce yıldır çöl güneşine ve rüzgârların savurduğu kumlara karşı korunmak için başlarına taktıkları geleneksel örtü. Kuran, bu örtülerin uçlarının göğüsleri örtecek şekilde salınmasını söylüyor. Türkiye'de 21. yüzyılda güneşten sakınmak için başka çareler var ve zaten çöl kumlarından korunmanın da gereği yok. Çok uzun zamanlardan bu yana kadınların göğüslerini örten, saklayan giysiler ve başka şeyler var. Bütün Müslüman kadınlar pek güvenli olmayan örtünün dışında başka giysiler ve parçalarıyla göğüslerini örtüyorlar.

Peki, Nur (24) Sûresi, 31. ayet, kadınların mahrem yerlerinden habersiz çocuklar ve erkeklikten kesilmiş hizmetçiler de aralarında olmak üzere, kadınların kendilerini sakınmak zorunda olmadıklarını da yazıyor. “Kadınların mahrem yerleri” nereleri acaba? Demek ki günümüz kadınları 1400 yıl öncesinin kadınlarına göre çok daha korunaklı, çok daha iffetli!

Gerçek bu! Türbanın herhangi bir kutsallıkla hiçbir ilişkisi yok. Bunu yazarak kadınlara hakaret etmek mümkün değil. Söz konusu ayetin Türkçe çevirisi yukarıda yer alıyor. Aklı olan, gerçeği kolayca anlar. Ancak türban, İslamcı militanların gözünde sadece türban değil, Cumhuriyet'e karşı bir başkaldırı simgesi. Demokrasiyle, insan haklarıyla, herhangi bir bireysel özgürlükle hiçbir ilişkisi yok! Yazdıklarımın tamamı belgeli, kanıtlı. Kuran'a saygısızlık söz konusu bile değil. Tam tersi! Yazılarıma saygı duyulması gerekir!




26 Ekim 2010 Salı

TÜRBAN YAZILARI: EMRE KONGAR / Erkeklerin Zulmü, Kadınların Teslimiyeti: Şiddet ve Türban

Cumhuriyet 26.10.2010

AYDINLANMA



EMRE KONGAR


Erkeklerin Zulmü, Kadınların Teslimiyeti: Şiddet ve Türban

Şiddet, dayak ve “türban” toplumdaki erkek egemen şiddet kültüründen kaynaklanır:


Feodal yapıdaki erkek egemen şiddet kültüründen…


Kapitalist yapıdaki sömürüye dayalı şiddet kültüründen…


Diktatörlüklerdeki baskıcı şiddet kültüründen…


Tektanrılı dinlerin, mukaddes inançların erkek egemenliği ve diktatörler tarafından kullanılmasından…
***
Türkiye’deki şiddet çok kaynaklı, çok faktörlüdür:

Feodal yapı…


Aşiret ve aile bağları…


Çok hızlı ve bütün değerleri yozlaştıran kültürel değişme…


Denetimsiz kapitalist sömürü…


Hukuksuzluk, kuralsızlık…


Güvenlik ve adalet mekanizmalarına inançsızlık…


Bireyin yalnızlığı, umutsuzluğu ve çaresizliği…


Eğitimsizlik…


Siyasal liderler tarafından kin ve nefrete dönük söylemlerin kullanılması, kamplaşma…


Medya tarafından şiddetin haberlerde teşhiri, dizilerde özendirilmesi…


Aile içi şiddetin bir sosyalizasyon sürecine dönüştürülmüş, çocukların bu kültürle yetişiyor olması…


Kara paranın, örgütlü şiddetin (mafyanın) gücü ve etkinlikleri…


Devletin de şiddeti orantısız olarak kullanması…


Bölücü terörün yaygınlığı ve kurumlaşma eğilimi…


Ve kadının bir türlü kabul edilemeyen özgürlüğü…
***
Türkiye’deki siyasal ayrışmanın ölçütlerinden biri haline getirilen “türban” sorunu kadınlar üzerinden tezgâhlandı:


Önce bir “saçını gizleme” ilkesi dayatıldı…


Sonra adına “türban” denilen bir baş bağlama biçimi icat (ithal!) edildi…


“Türban”, dini, siyasal, toplumsal, kültürel bir fetiş haline getirildi…


Kadınlar kızlar, bu fetişe göre biçimlendirildi…


Sonra da “cepheye” sürüldü.


Tabii bu ayrışmanın, bu cepheleşmenin bedelini de kadınlar, kızlar ödedi, ödüyor.


Oysa işin temelinde erkek egemenliği, erkek baskısı, siyasal hesaplar ve bütün bunların sonucu kadınların erkekler tarafından örtülmesi, kapatılması ve sömürülmesi var.
***
‘Namus’ kavramı da kadınlar, kızlar üzerinden pazarlandı.


Her türlü yalancılığın, hırsızlığın, yolsuzluğun, soygunun kol gezdiği toplumda, “namus”, feodal değerler üzerinden “kadına” indirgendi…


“Kadını” (her anlamda) bir “mal” olarak gören anlayış yaygınlaştırıldı…


Kadın özgürlüğü, babanın, kocanın, ailenin, aşiretin, mahallenin, cemaatin “mal” kaybı olarak görüldü; sahte bir “namus” kavramı bunun karşıtlığı üzerine inşa edildi.


“Türban” bütün bunların simgesi olarak, üstelik siyasal bir rozet olarak dayatıldı.
***
Kadınlarımız, bireysel ya da ailevi malımız değildir ama manevi anlamda toplumsal servetimizdir:


Türkiye’nin çağdaşlaşmasında, refahın artmasında, demokrasinin gelişmesinde büyük rolleri vardır.
***
Karısını döven adamla, sevgilisini bıçaklayan genç, türban üzerinden iktidarını korumaya çalışan politikacı ve bu olayları toplumsal, siyasal yapıdan kopuk “tekil” vakalar, “türbanı” da “bireysel özgürlük” sayan kafa aynı hamurdan yoğrulmuştur.



TÜRBAN YAZILARI/ Türban Hikâyesi -II

Cumhuriyet 26.10.2010

Bir Dönemin Tanıklığı



Türban Hikayesi -II-

YÖK ve ülke yönetimlerinin yandaş ya da kaypak ya da kararsız tutumlar takındığı dönemlerde öğrencinin türban ısrarı yükselmiş, bir sonraki aşamanın yani kara çarşafın ilk denemeleri fakülte binaları dahilinde görülmüştür. Yönetimlerin açık ve kesin tavırlı olduğu dönemlerde öğrencide herhangi bir huzursuzluğa ve yeni denemelere açılma eğilimine rastlanmamıştır.

Prof. Dr. Erendiz Atasü Ankara Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

YÖK’ten yeni bir yazılı -o zamanın deyimiyle- tamim geldi. Türbanlıları derse almamamız, haklarında tutanak tutmamız buyruluyordu. Ancak bu yazılı iletişimin yanı başında ona koşut bir de sözlü iletişim zinciri söz konusu idi. Kulaktan kulağa oyununa benzeyen ve rektörlerden dekanlara, dekanlardan bölüm başkanlarına, onlardan öğretim üyelerine tenha odalarda ikili konuşmalar şeklinde sürdürülmesine özen gösterilen bu iletişim, tutanakların gevşek(!) tutulmasını ve uzaklaştırma cezalarının yaz tatillerine rastlatılmasının gerektiğini buyuruyordu. Beceriksizlik dolayısıyla mı, kasıtlı mı yaratıldığını yorumunuza bıraktığım bu kaos ortamında öğretim üyeleriyle öğrenci arasında sayısız sürtüşme çıktığını, saygının ilişkilerden tümüyle silindiğini belirtmeye gerek var mı?..

YÖK ve ülke yönetimlerinin yandaş ya da kaypak ya da kararsız tutumlar takındığı dönemlerde öğrencinin türban ısrarı yükselmiş, bir sonraki aşamanın yani kara çarşafın ilk denemeleri fakülte binaları dahilinde görülmüştür. Yönetimlerin açık ve kesin tavırlı olduğu dönemlerde öğrencide herhangi bir huzursuzluğa ve yeni denemelere açılma eğilimine rastlanmamıştır.

Fakültemizdeki eğitimin doğası gereği ve o yıllarda öğrenci sayısının az olması sayesinde, öğrenciyi sadece kitle olarak değil, birey olarak da değerlendirme imkânını bulabiliyorduk. Otuz yılı bulan öğreticilik hayatımda bizzat dinsel metinleri okuyarak, düşünerek, yani pek moda deyimle “bireysel seçimle” başını örtmüş tek öğrenciye rastlamadım.

Bizim zamanımızdaki esinle örtünenler bile kalmamıştı. Öğrenci ya bağnaz bir ortamda doğmuş, büyümüş, bu yeni tarz baş bağlamayı içselleştirmişti ki bu kızlarda egemen olan duygu korku idi, Tanrı’dan, cehennemden, aileden, çevreden, erkeklerden -evet- fakülte idaresinden korku! Bir kısmı kimi odaklardan düzenli ücret aldıklarını ve bu ücrete ihtiyaç duydukları için kapandıklarını itiraf ediyorlardı. Geriye kalanlar gözü kara, kelle koltukta militanlardı. İmam hatip liselerinden mezun olmuşlardı. İyi birer hatiptiler gerçekten! Demagoji konusunda hayli başarılı olduklarını hatırlarım. Bu gençlerin hepsi mezun olmuşlardır. Başörtüsü dolayısıyla fakülteyi bırakan kimseye kendi deneyimimde rastlamadım.

12 Eylül askeri darbesinin sivilleşme ve kurumlaşma dönemi olan Özal’lı yıllarda imam hatip liselerinde doğan ve Doğramacı YÖK’ü tarafından üniversitelerin başına dolanan türban sorununun, Müslümanlığın sadece bir yorumu olduğu o yıllarda kitlelere anlatılamadı. Bunu anlatacak olan din bilginleriydi. Anlatılamadı, çünkü bu işin icabına daha en başında bakılmıştı. Muammer Aksoy’un katledildiği yıl (1990), dine keskin eleştiriler getiren din adamı Turan Dursun da; içtenlikli gerçek bir mümin olan, ancak İslamiyetin inanç ve ibadetle ilgili hükümleriyle toplumsal hayata düzen veren hükümlerinin ayrı düşünülmesinden yana tavır koyan ilahiyat profesörü Bahriye Üçok da faili meçhullerde katledilmişlerdi!

Bu cinayetler, diğer din bilginlerinin kulağına küpe oldu ve ağızlarını mühürlediler. Öyle mühürlediler ki, örneğin bugün Arap âleminde kol gezen kimi yorumların, yani kimi Arap din bilginlerinin örtünmenin dinle değil gelenekle ilgili olduğu, ibadet dışında baş örtmenin dini bir buyruk olmadığı konusundaki görüşlerinin benzeri yorumları Türkiye Cumhuriyeti hudutları içersinde yetkili bir ağızdan hiç duyamadık. Ne dün ne bugün...

Hatta sosyal demokrat parti üyesi olan din bilginlerinin ağzından bile, ne dün ne de bugün. Hoş, unutulmuş gibi görünen faili meçhul kurbanları acı bir ders olarak belleklerdeyken, kimseden ortaya çıkıp da böyle bir yorumu dile getirmesini beklemeye hakkımız mı var...

Şimdilerde, üniversitede “türbana özgürlük” çözümüyle ortaya çıkan solcu arkadaşlar yukarıda anlattığım hazin hikâyenin aşamalarını bilmiyorlarsa öğrenmek, unutmuşlarsa anımsamak, ortada centilmen anlaşmasına varacak olan birbirinin dengi iki grubun bulunmadığını kavramak durumundadırlar. Şu basit sorular yanıtlanmaya muhtaçtır.

• Elbette her türbanlı kızımız militan değildir, çoğunluk herhalde öyle değildir. Ancak, kararlı ve etkin bir azınlık, sessiz ve edilgen çoğunluğa her zaman egemen olur. Türkiye’deki tüm köktendinci odaklar acaba tasfiye edilmiş midir? Edilmemişse, terörle ilişkili olan ya da olmayan köktendinci odakların, değişen türban uygulamasıyla değişecek stratejileri üzerine hiç kafa yorulmuş mudur?

• Üniversite öğreniminde serbesti kazanmış türbanı, “çalışma özgürlüğü” adıyla kamusal alana, üniversite ve adalet kürsülerine çıkmaktan, bunun mücadelesini vermekten kimin, nasıl alıkoyacağına dair tek bir makul cümle kurulabiliyor mu? Başta dokunulmazlıklar konusu olmak üzere verdiği hiçbir sözü tutmamış AKP’den alınacak söze mi güveniliyor, yoksa anayasaya madde konulmasına mı? Parlamento aritmetiğinin cilvelerine göre her an her maddesi yap boz tahtasına dönecek bir anayasaya?!..

Özgürlükçü sosyal demokratlar, iktidarı örneğin zorunlu din dersi uygulamasından vazgeçirebilecekler mi? Güçleri ve mücadele azimleri buna yetecek mi?

Ve en önemli soru:

• Sade ulusal hukuka değil, AİHM kararlarına, yani uluslararası hukuka ters düşmeyen bir uygulamanın sürmesi nasıl ve niçin yasakçı sayılabiliyor? Ve kadını günah nesnesi olarak aşağılayan, dışlayan, kısıtlayan ayırımcı bir tutumu Tanrı’nın buyruğu olduğu iddiasıyla hepten mutlaklaştırmak isteyen bir anlayışa verilen ödün, nasıl ve hangi hakla özgürlükçülük adını alabiliyor?

























TÜRBAN YAZILARI/ Türban Hikâyesi -I

Cumhuriyet 25.10.2010

Türban Hikâyesi -I


Prof. Dr. Erendiz ATASÜ / Ankara Üniversitesi Emekli Öğr. Üyesi


Bir Dönemin Tanıklığı

Yenilgi duygusu tehlikeli bir ruh halidir, adamı sersemletir. Doğramacı YÖK’ü ile militan grupların ortaklaşa düzenledikleri bu maskeli baloyu ciddiye alıp da kız öğrencilerin rektörlük bahçesinde kurdukları “özgürlük çadırına” çiçek gönderen sosyal demokratlarımız, solun yenilgi duygusuyla malul kısmının düştüğü acınası ama vahim düşünce sefaletini kanıtlıyordu.

Son günlerde, 163. madde ve Muammer Aksoy sözcükleri çın çın çınlıyor beynimde. Gençler bilmeyebilirler; Türk Ceza Kanunu’nun üç kritik maddesi vardı; 141, 142 ve 163 numaralarıyla anılan maddeler. İlk ikisi sınıf egemenliğine dayanan devlet düzeni kurmaya yönelik siyasi etkinliklere (burada sınıftan kasıt işçi sınıfıdır, zaten burjuvazinin egemenliğinde olduğumuza göre!); 163 ise dinci tutuculuğun, bağnazlığın siyasal erk peşinde koşan türüne, yani yasada “irtica’’ sözcüğüyle tanımlanan etkinliklere ağır yaptırımlar getiriyordu.

12 Mart askeri darbesinin sivilleştiği Özal döneminde, Türkiye’ye dayatılan küresel kapitalizmin (namı diğer neoliberalizm) rahat işleyebilmesi, göreli bir özgürlük alanına ihtiyaç gösteriyordu ve anılan maddelerin kaldırılması gündeme geldi. Türk solunun her kesimi 141 ve 142’den çok çekmişti ve elbette solun tümü bu maddelerin kaldırılmasından yanaydı.

Solun birçok kesimi özgürlükçülüğün bir gereği olarak 163. maddenin kaldırılmasını da desteklemekteydi, hukuk bilgini Prof. Dr. Muammer Aksoy gibi birkaç kişi dışında. Muammer Aksoy, 141 ve 142 ile 163. maddelerin bambaşka tarihsel ve toplumsal ilişkilerin sonucu oldukları; aralarında herhangi bir denklik varsaymanın büyük yanılgılara yol açacağı görüşündeydi.

Muammer Aksoy’un katledilmesi

Atatürkçü Düşünce Derneklerinin kurucusu Muammer Aksoy, düşüncelerinin bedelini 1990 yılında faili meçhul bir cinayette katledilerek ödedi. O yıllarda, kurduğu derneğin şubelerinin bombalanması, eskilerin deyimiyle umuru adiyeden yani gündelik işlerden olmuştu. Dönemin kökten dinci terörün henüz dünyada yükselmeye başlamasından önceye rastladığının altını çizelim.

Üç madde de kaldırıldı; ülkemiz solu belli bir özgürlük kazanmıştı, ancak Sosyalist blokun yerle bir olduğu, komünist ideolojinin uzun bir süre için dünyadan silindiği bir dönemde bu özgürlük solun elinde karşılıksız çek gibi duruyordu; üstelik Terörle Mücadele Yasası adı altında, birçok yaptırım geri dönmüştü! Tarikatların iktisadi ve siyasi örgütlenmeler olarak güçlenmeleri, 163. maddenin kaldırılmasından sonraya rastlar. Ülkemiz solu dinci siyasaların karşısında korunmasız kalmıştı! Birtakım eski solcunun selameti tarikat şeyhlerinin cüppelerinin altında aramalarına şaşmalı mı!

O tarihlerde, 163’ün kaldırılmasını destekleyen solcularımızın gerek din gerek özgürlük konularında ne kadar sezgisiz ve donanımsız olduklarını düşünmüştüm, hâlâ da öyle düşünüyorum. Özgürlük ince bir kristale benzer, çelikten mamul değildir; dine gelince, insanın doğa ve hayat karşısındaki kırılganlığının üstünde kurumsallaşan din -hangi din olursa olsun- hiçbir ideolojiyle kıyaslanamaz, denk tutulamaz, o fevkalade kendine özgüdür.

Belleği güçlü olan arkadaşlar bana katılacaklardır, üniversitelerde türban sorunu o yıllarda başlar. Benim öğrencilik yıllarımda ve asistanlık dönemimde, kimi arkadaşlarımızın kendi ifadeleriyle bir esin sonucu başlarını örterek derslere geldikleri olmuştu. Bu tekil olaylar hiçbir tepki çekmediği gibi bir idari krize de yol açmadı. Zaten küçük memurlar arasında başlarını geleneksel biçimde bağlayanlar da yok değildi.

Yanıltıcı bir varsayım

Arkadaşlarımızın bir kısmı örtünmeyi sürdürdü, bir kısmı bu kez tersine bir esinle başlarını yeniden açtı. 1950’lerin, 1960’ların, 1970’lerin Türkiyesi’nde, taşra kentlerinde, köylerde ve kasabalarda, büyük kentlerin kıyı semtlerinde, yani geleneksel kesimlerdeki çoğu kadın günlük yaşamda başını bağlar, ama önemli olaylarda -örneğin bir düğüne giderken- başını açardı. Yükseköğrenim görmüş kızların başörtüsünü temelli çıkartmasını kimse yadırgamazdı. Yani başını açmak bir modernleşme hareketiydi. Halka mal olmuş bir söz vardır: Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür, diye. 12 Eylül darbesinin sivilleştiği Özal döneminin ideolojik ortamında, kimi sosyal bilimcilerin iddia ettiği üzere, kadının ancak başını örterek modern hayata katılabildiği savı gülünç ama vahim derecede yanıltıcı bir varsayımdı.

Belleği güçlü arkadaşlar gene bana katılacaklardır. (Bk. Emre Kongar, Cumhuriyet, 7 Ekim 2010) 1980’lerde türban sorunu Türkiye üniversitelerine YÖK’ün kurucusu ve o zamanki başkanı İhsan Doğramacı’nın elleriyle taşınmıştır. YÖK’ten üniversitelere gelen yazılı bildirimde, laik kıyafetlerin dışında giyinmiş öğrencilerin derslere alınmayacağı kesin bir şekilde buyurulurken hemen alttaki cümlede “… ama başını modern türban” tarzında örten öğrencinin kabul edileceğine dair bir ifade yer alıyordu. İlk kez duyduğumuz bu modern türban deyimi ne ola idi! O tarihlerde, yönetim kurullarında görevli arkadaşların ansiklopediler karıştırarak ne kastedildiğini anlayabilmek için akla ziyan saatler harcadıklarını anımsarım! Sonunda modern türbanın ne olduğunu görerek anladık. Tarikatların uygun gördüğü renkteki, gene tarikatların buyurduğu düğümleme şekliyle bağlanmış eşarplarıyla saçlarını ve boyunlarını sımsıkı örtmüş bir kız öğrenciler ordusu karşımızdaydı. Besbelli, İslamın bin yıldır yerleşik olduğu bu topraklarda, Müslümanlığın hiçbirimizin -sade büyük şehirlerden değil, çeşitli taşra yörelerinden, köylerden, kasabalardan köken almış- biz öğretim üyelerinin aşina olmadığı yeni bir yorumu ülkemize egemen olmaya başlamıştı.

Yenilgi duygusu tehlikeli bir ruh halidir, adamı sersemletir. Doğramacı YÖK’ü ile militan grupların ortaklaşa düzenledikleri bu maskeli baloyu ciddiye alıp da kız öğrencilerin rektörlük bahçesinde kurdukları “özgürlük çadırına’’ çiçek gönderen sosyal demokratlarımız, solun yenilgi duygusuyla malul kısmının düştüğü acınası ama vahim düşünce sefaletini kanıtlıyordu.

























20 Ekim 2010 Çarşamba

Cumhuriyet 20.10.2010- MİNE G. KIRIKKANAT / Türbanlı Mantık

RÖVEŞATA



MİNE G. KIRIKKANAT


Türbanlı Mantık

Tesettür, kadın vücudunu tepeden tırnağa “günah”a tahrik öğesi saydığı için ayıplı ilan eden zihniyetin bir sansür aracıdır.

Bazı din bilginleri Kuran’da yazmadığını iddia etseler de, şeriatı devlet rejimi olarak benimseyen ya da zorla kabullenen tüm İslam ülkelerinde tesettürün geçerli olduğu bir gerçek ve tesettürden de çarşaf ya da burka gibi, kadın vücudunu tümüyle gizleyen giysilerin anlaşıldığı açıktır.

Türban, bu sansürün salt kadın başı, kadın saçını kapsayan bölümü. Yıllardır, türbana ya da tesettüre özgürlük istenemeyeceğini, çünkü herhangi anlamda bir sansür, yani yasaktan özgürlük diye söz etmenin cehaletini ve garabetini anlatmaya çalışırım...

Ama Türkiye’ye ifade özgürlüğü diye basına sansürü getiren ve zaten salt basını değil, sokaktaki yurttaşı bile korkutarak susturup, susmayan muhalif gazetecileri de “darbeci” diye içeri tıkan zihniyetten, ancak yasaklı kadınlığı da özgür kadınlık diye savunması beklenirdi! Nitekim öyle oldu.

***
Bugün düşünüyorum da, “tesettüre özgürlük” değil de “türbana özgürlük”ten söz etmekte haklılar... Çünkü türban, tüm Müslüman ülkeler arasında sadece Türkiye ve Avrupa’daki Mağrip kökenli göçmenler özelinde, kadın başına indirgenmiş bir sansür biçimi: Bazı türbanlılar, vücutlarını gizlemekten çok ortaya çıkarmaya yarayan giysilerle sararken, galiba saçlarının göğüs ve kalçalarından daha tahrik edici olduğunu sanıyor, ya da sanır “gibi” yapıyorlar.

Başka bir deyişle, kesinkes şeriata -henüz- teslim olmayan Türkiye’de doğan ve Avrupa’ya kapağı atarak baskıdan kurtulan Mağripli kadınlar, İslami tesettürü vücuttan başa çekip saçlarıyla sınırlayarak “ilerlemiş” sayılabilirler. Kuşkusuz bu yüzdendir ki farkında olsunlar olmasınlar, türbana indirgenmiş bir tesettürü “özgürlük”, vücudu değil başı kapsayan bir sansürü “ilericilik” diye övebiliyor ve sansürleme hakkını elde etmeyi, “devrim” niteleyebiliyorlar. Çünkü sansürlü kadın hakları, tesettür kadın başına gerileyince ilerlemiş oluyor!

Sizin anlayacağınız, türban ya da başörtüsünün siyasal ve toplumsal kabulü, aslında çarşafa karşı yapılmış bir devrim, burkaya karşı kazanılmış bir zafer. Zaten türbanlıların tekmil tesettüre ilişkin olumsuz ifadeleri de bunu gösteriyor.

Ne var ki tepeden tırnağa kadınlık sansürünü kafaya indirgemek, aklı özgürleştirmeye yetmiyor ve o örtü, başın dışı kadar içini de kuşatıyor.

Bir mantık sorusu soruyorsunuz. Diyorsunuz ki: Özgürlük istiyorsun, hakkındır. Ama kadın kadına özgürlük olmaz. Özgürlük, kadın erkek eşitliğinden geçer. Niçin kafandaki kadın erkek eşitsizliğini sorgulamıyorsun? Niçin erkek saçı mübah da senin ki günah? Niçin erkeğin saçı başı, eli kolu, budu bacağı seni tahrik etmiyor da, senin saçın, bileğin onu tahrik ediyor?

***
Başta Başbakan, erkekler kadınlardan önce yanıtlıyor, kadın erkek eşit değil, farklı yaratılmışız, diyorlar...

Peki, diyorsunuz... Sayalım ki kadın tahrik olmaz oldurur, diye sen kapanıyorsun. Öyleyse kara çarşaflara sarınsan, yüzünü gözünü bile sakınsan bile neden Tanrı’ya erkekle eşit mesafeden bile yakaramıyorsun? Neden camide erkeklerle birlikte namaz kılamıyorsun? Haydi diyelim ki namaz sırasında secdeye varırken, ayrı saflarda da olsan, göz ucuyla bakanı, görünmeyen kalçalarının hareketi bile tahrik eder, abazanı... Ama neden en azgınların bile tahrik olmayacağı yerde, cenazede bile saf tutamıyorsun erkeklerle?

Neden sorgulamıyorsun, hiç olmazsa “imanda eşitliği” bile?

Muhatabınız türbanlı, “Dinimin gereği” deyip çıkıyor ve sorgulama zaten yok, tartışma da bitiyor. Yani özgürlük bitiyor. Çünkü özgürlük, her şeyden önce dayatılanı sorgulamak cesaretidir. Tüm talepler, eşitliğe, özgürlüğe ilişkin “Neden benim de hakkım olmasın” sorusuyla başlar. Kadın, erkekle eşitsizliği cinsel anlamda kabul ettikten öteye başka alanda eşitlik aramak olanaksız, hele tinsel anlamda eşitlik iddiası abesle iştigaldir!

Ama demokrasi diye faşizmi seçenlerde, zaten mantık da aranmaz.























14 Ekim 2010 Perşembe

TÜRBAN YAZILARI (Prof.Dr.AYSEL EKŞİ)

Cumhuriyet 14.10.2010

Bunun Adı Kapanmadır...


Kapanma, sadece başa konulan bir örtü olmanın çok ötesinde anlam ve işlev yüklüdür. Kapanma İslami yaşam tarzının diğer yükümlülüklerini de beraberinde getirir. Şimdiden erkek doktorların kadın hastaları muayene etmemesiyle ilgili pek çok örnek duymuyor muyuz?

Prof. Dr. Aysel EKŞİ İstanbul Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

Son otuz yıldır gündemden düşmeyen “üniversiteli kızların türbanı” konusu, son günlerde tekrar alevlendi. Bu konu üniversite çevrelerinde nasıl başladı? Biz İstanbul’da üniversitelerde bu konuyla nasıl karşılaştık, ben biraz bu konuda hafızalarımızı tazelemek istiyorum.

Önce omuzlarını da örten büyük başörtüler takmış çok sayıda kadının, sokaklarda dolaşması dikkat çekmeye başladı. Gruplar halinde birlikte gidip geliyor, sohbet toplantılarına katıldıkları söyleniyordu. Başörtüsü toplumumuzda alıştığımız bir örtüdür, ama birbirinin kopyası büyüklükteki bu örtüler farklıydı.

Bir süre sonra, bilimsel toplantılarımız sırasında, salonda dinleyiciler arasında oturan bir ya da daha fazla genç kızın ayağa fırlayıp bağırmalarına tanık olmaya başladık. Kızlar ülkemizde özgürlük olmadığını söylüyor, üniversiteye başörtüsü ile girme özgürlüğünün tanınmasını talep ediyordu. Salondaki dinleyiciler ne olduğunu anlamıyor; toplantıyı izlemek için orada bulunan televizyon kameramanları koşuşturuyor ve kızın görüntüsü ve sözleri ertesi gün basında yer alıyordu. Başka üniversiteleri bilemem, ama benim öğretim üyesi olduğum İstanbul Üniversitesi’nde örtünme istekleri böyle yer almaya başladı.

Dikkat çekme yöntemi

Bu çok başarılı bir dikkat çekme yöntemi idi. Bunu televizyonlarda ve yazılı basında çeşitli tartışmaların yapılması izledi. Tartışmalarda “genç kızların giyim özgürlüğü’’, “inanç özgürlüğü’’ gibi kavramlar vurgulanıyordu. Toplum bu kavramları sevdi ve hemen benimsedi.

Çok zaman geçmedi, İstanbul Tıp Fakültesi’nin bulunduğu Çapa semtinde, Fatih ve Aksaray’da sokaklarda siyah çarşaf, siyah peçe, siyah eldiven, siyah çanta ve siyah ayakkabılı genç kızlar gruplar halinde dolaşmaya başladı. Söylendiğine göre, bir kızın çarşaf giymesi karşılığında ona bin dolar veriliyordu. On kızın çarşafa girmesini sağlayan bir kız on bin dolar alıyordu. Bunları doğrulama ya da yalanlama olanağımız yoktu.

Bu ilk sokak alıştırmalarından sonra üniversitelerde her sınıfta beş altı kız öğrenci, derslere, omuzlarını da örten büyük baş örtüsü ile girmeye başladı. Baş örtüsü ile başlayan değişim, topuklara kadar uzun etek, uzun kollu elbise ve bol ceket giyimi, yani tüm bedenin örtünmesi ile devam etti. Çok sayıda basılan dinsel içerikli kitap, gazete ve dergilerde “Kadınların vücut hatlarının belli olmayacak bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiştir’’sözleri tekrarlanıyordu.

Benim öğrencilerle ilişkim genellikle iyidir, onlarla pek çok konuda konuşurdum, problemleri için sık sık bana gelirlerdi. Böyle bir günde son zamanlarda kapanan iki kız öğrenciye samimiyetle neden kapandıklarını sorduğum zaman “Hocam size saygımız çok. Ama biz sizinle açık konuşamayız. Bizi izlerler. Özür dileriz’’ demişlerdi.

Ekonomik sıkıntılar

Sınıf arkadaşları, kapanan arkadaşlarının bazı menfaatler sağladığından çok emindi. Somut örnekler gösterirlerdi: “Bu arkadaşımızın ekonomik sıkıntısı olduğunu bilirdik. Annesi dışarda bir işte çalışırdı. Arkadaşımız kapandığı zaman annesi işten ayrıldı, daha farklı bir semtte, daha iyi bir eve taşındılar. Bizim iyi arkadaşımızdı, ama kapandığından beri bizden uzaklaştı’’ gibi. Kapanan kız öğrencilerin artık sınıfta erkek arkadaşlarının yanına oturmadığını, erkeklerle konuşmadığını söylerlerdi. Kapananlar ya en arka sıralarda tek başına oturur ya da tüm kapananlar bir arada olurdu...

Şimdi hastanelerde çalışan genç doktorlara sorulduğu zaman, “Bu kapanan arkadaşlarımızın o zaman ekonomik olarak desteklendiklerini biliyoruz, yaşam biçimlerinin değişmesi ile çok açık şekilde belliydi’’ derler. Tıp fakültelerinde öğrenci sayısı daha az olduğu ve dersler hemen tamamen bütün gün kesintisiz devam ettiği için, öğrenciler birbirinin yaşantısını genellikle bilirler.

Kapanan öğrencilerin hepsine çeşitli imkânlar sunulur muydu? Hâlâ sunulur mu? Bunu bilmemiz mümkün değil. Kuşkusuz inançları gereği kapananlar vardır. Benim sözlerim örtünmenin üniversitelere ilk girdiği yıllarla ilgili... Kapanan kızlar dış görünümleri itibarıyla belliydi, ama erkek öğrencileri dıştan çok kolay ayırt edemezdiniz. Tıp fakültesinin özellikle beşinci sınıf dersleri çok daha küçük gruplarla yapılır, ders verirken ben öğrencilerin yüzüne bakarım, bunun onların daha dikkatle dinlemelerine yaradığını düşünürüm. Ama bazı erkek öğrencilerin ders anlatırken benim yüzüme bakmadığını, ders boyunca önüne baktığını fark ediyordum. Altmış yaşını çoktan geçmiş bir kadın öğretim üyesinin yüzüne bakmaktan kaçınan bir gençliğin yetişmesi çok acı veriyordu bana.

Tıp fakültesinde peçeli öğrenci

Sonra siyah çarşaf ve siyah peçeli kızlar İstanbul Tıp Fakültesi’nde derse girme denemelerine başladı. Siyah çarşaflı ve siyah peçesini ağzının altına kadar indirmiş siyah çarşaflı üçüncü sınıf tıp öğrencisi benim dersime de girdi. Ben sakin bir sesle, öğrenciden, fakülte dekanından, derse girebilmesine izin veren bir yazı getirmesini istedim. Öğrenci küstahça “Ben buraya sizin dersinizi dinlemeye geldim. Beni buradan çıkaramazsınız’’ dedi. Ben sözümü tekrarladım, o sözünü tekrarladı. Bunun üzerine sınıf karıştı. Kız öğrenciler Türkiye’nin çok tehlikeli bir gidişte olduğunu ve çarşafa bir kere izin verirsek hep artarak devam edeceğini savundular. Erkek öğrencilerin bir kısmı hemen çarşaflı kız öğrenciye arka çıktılar. “Hocam size ne zararı var , onun inancı öyleyse bırakın derse girsin’’ dediler. Zaten hep öyle olurdu. Kapanma konusunda hemen kız öğrencileri desteklerlerdi. Diğer öğrencilerin dersini engellememek için “Dersten sonra dekana beraber gidelim’’ dedim. Çarşaflı öğrenci “Peki’ dedi. Dersten sonra beraber dekana gittik, zabıt tutulması ve ikimizin de imzalamamız istendi, ama o “Ben avukatıma sormadan bu kâğıdı imzalamam’’ dedi. Ve imzalamadı.

Özetle, kapanma gerçekten sadece kızların giyim özgürlüğü gereği mi idi? İlahiyat Fakültesi Felsefe Öğretim Üyesi Doçent Dr. Bahriye Üçok bir televizyon programında Kuran’da başörtüsünün farz olduğuna dair bir ayetin bulunmadığını ileri sürdüğü; “Dini temeller bakımından başörtüsü, kesinlikle dinin bir emri ya da farz ibadeti değildir” dediği için öldürülmedi mi? Evine gönderilen paketi açarken içine yerleştirilen bomba patlamış ve Bahriye Üçok orada ölmüştü. Ölümünden 15 gün önce beraberdik. “Beni devamlı tehdit ediyorlar. Bunlar beni öldürecekler’’ demişti. Kapanmanın kızların salt “kişisel özgürlükleri” için olduğunu savunabilir misiniz?

Bu yazıda şuna işaret etmek istiyorum. Kapanma, sadece başa konulan bir örtü olmanın çok ötesinde anlam ve işlev yüklüdür. Kapanma İslami yaşam tarzının diğer yükümlülüklerini de beraberinde getirir. Şimdiden erkek doktorların kadın hastaları muayene etmemesiyle ilgili pek çok örnek duymuyor muyuz?

Şimdi siz kapanma etrafında çıkan problemin, bazı kızların “kişisel özgürlükleri” için olduğuna inanıyor musunuz?

































13 Ekim 2010 Çarşamba

TÜRBAN YAZILARI (NECATİ DOĞRU)

 TÜRBANA NEDEN KARŞIYIM? - Necati Doğru - Sözcü

Ben "gerçekten özgürlükten yana olduğum için" kadınların ve genç kızların türban giymesine karşıyım. Şimdi "türbanın üniversiteye girmesini, daha sonra da liselere, orta okullara, ilk okullara ve yuvalara bile sıçramasını arzulayan" başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere Meclis Başkanı, 22 Bakan, birçok muhafazakar görüşlü yazar, pek çok eski solcu şimdi dönmüş litoral olmuş kalem sahibi, bana dönecekler ve "ne yaman bir çelişki içindesin" diyeceklerdir. Hiç özgürlükten yana olan bir insan; inancının gereği kabul ettiği kıyafetle üniversiteye gidip eğitim almak isteyenlere karşı çıkar mı? Evet çıkar. Çıkmalıdır.



Türban kadının özgür iradesini elinden alıp ona şu dayatmayı yapıyor: Sen bir genç kızsan, başını özel bir şekilde bağlarsan ancak dışan çıkabilirsin, erkekler arasına karışabilirsin, erkeğin gittiği okula gidebilir. Onun girdiği işe girebilirsin. Türban, özgürlük vermiyor. Türban, tersine, esir alıyor. İnanç vesayeti koyuyor. Türbana "Allah'ın emri" dediğiniz zaman bu en büyük baskıdır. Hiçbir kadın, genç kız "ben de erkekler gibi başı açık gezeceğim. . . Bu neden Allah'ın emri olsun. . . İnsana akıl veren Allah, saçını şöyle örteceksin, böyle örteceksin diye niçin emir koysun. . ." diye düşünemez. Düşüncesi zincire vurulur. Vesayet özgürlüğü yok eder. Kadını, erkek karşısında "eşit doğmadın, eşit olamazsın" düzeyine indirmektir. Ha kadının eline kelepçe! Ha kafasına türban!


Özgürlükten yanaysak. Türbana razı olamayız. Türbana evet dersek: kadını esir ederek yaşama yolunu seçen bencil erkek hegemonyasına dalkavukluk etmiş oluruz. Özgürlükten yanayım. Bunun için türbana karşıyım. Benim bir kızım bir oğlum var. Kızımı, oğlumla eşit görürüm. Kızımı, erkekten eksik saymam.

TÜRBAN YAZILARI (DOĞU PERİNÇEK)

Doğu PERİNÇEK

3 Ekim 2010
(Aydınlık Dergisi, sayı: 1207, s:4-5)



CARİYE OLMA ÖZGÜRLÜĞÜ



TÜRBAN ESARETİN ÖRTÜSÜ

“Türban özgürlüğü” diye bir özgürlük olabilir mi?

Eğer ağanın marabası olmak özgürlük ise, türban da özgürlüktür.

Şeyhin ayağına yüz sürmeye özgürlük diyorsanız, türbana da özgürlük demeye devam edin.

Cariyelik özgürlükse, türban da özgürlüktür. Türban, insanın kul, kadının cariye olduğu topluma denk düşen bir örtü; işin gerçeği budur.

Özgürlükler, demokratik devrimlerle geldi. Özgürlük, Ortaçağ ilişkilerinden kurtulmaktır. Kadın açısından özgürlük, eşitliğe kavuşmak, toplumun çalışan, üreten, yaratan, onurlu üyesi olmaktır. Yoksa padişahlığa, ağalığa, şeyhliğe, erkek tahakkümüne dönme özgürlüğü yoktur.

Demokratik, özgür bir toplum kurmak isteyen bir parti veya insan, türban ve özgürlük kavramlarını yan yana getiremez. Bu, esaret özgürlüğünü savunmaktan başka bir şey değildir.

Bireysel özgürlükleri tarihsel içeriğinden koparır ve Ortaçağ kafasıyla yeniden tanımlamaya kalkarsanız, yeniden kul olursunuz; cariye olursunuz.

KUR’AN HUKUKUN KAYNAĞI OLAMAZ

Kur’an da türban emri yok; doğru. Ama Kur’an da türban emri olsa, bu emir uygulanacak mı?

Kur’an’da “hırsızın elini kesin” emri var, uygulanıyor mu; uygulanabilir mi?

Kur’an’da “kadına mirastan yarım pay verin” emri var, uygulanıyor mu; artık uygulanabilir mi?

Kur’an’da “Dört kadın almak” caiz, hangi onurlu kadın, bu hükmü benimseyebilir?

Kur’an’da kölelik var; cariyelik var; hangi babayiğit uygulayabilir?

Kur’an’da “İslamdan vazgeçeni öldürün” emri var, nerede bulabilirsiniz o cellatı?

GÜNÜMÜZ TOPLUMUNU KUR’ANLA YÖNETEMEZSİNİZ

Demokratik bir toplumu, Tevrat’ın On Emriyle; İncil’den ayetlerle, Kuran’la yönetemezsiniz. O nedenle türban konusunda Kur’an’a gönderme yaparak yürütülen tartışmalar, tarih bilgimizi genişletir ama hukukun kaynağı olamaz.

Devletin temel düzenlerini din esaslarına göre belirlemeye kalkmak, bütün demokratik ülkelerde Anayasaya aykırıdır. Dahası en katı yobaz bile, günümüz toplumunu Nisa suresine, Ahzab suresine veya Bakara suresine veya başka bir sure ve ayete dayanarak düzenleyemez. Bu, deveyle ticaret yapmaya benzer ve artık mümkün değildir. İslam, birçok İslam âliminin de belirttiği gibi, tarihseldir. Tarihin dışında hiçbir şey yoktur.

Hz. Muhammed, dünya tarihinin en büyük devrimcilerindendir. İslamın düzenlemeleri, 7. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar dünya ölçeğinde bir devrimin hukuku idi. İslam, yeryüzü uygarlığının merkezi ve önderi oldu, ama o çağ arkada kaldı; bugün 21. yüzyılda yaşıyoruz. 21. yüzyılın toplumunu, 7-15. yüzyılın hukukuyla yönetemezsiniz. Yönetirim diyenler açıp kutsal kitapların her cümlesini yeniden okusunlar ve günümüz toplumunun denek taşına vursunlar. Bugünün ekonomisini, siyasetini, kültürünü, bilim hayatını, Tevrat, İncil veya Kur’an’la yönetebilecek bir sihirbaz yoktur. Bunu Fethullah Hoca da yapamaz; Mahmut Ustaosmanoğlu da yapamaz. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül de yapamaz. Halkı aldatmaktadırlar.

CİNSELLİĞE VURGU YAPAN KÖLECİ KÜLTÜR

Türban, kadının cinselliğine vurgu yapan bir kültürün simgesidir; kadını insan yerine koymayan, onu yalnız cinsel bir nesne olarak gören bir anlayışın aletidir. Eski köleci Yunan ve Roma kültürü böyle idi; bütün Ortaçağ karanlığında bu yaşandı; asilzadeler kadını cinsel köle yaptılar; kadını kafesin arkasına kapattılar.

Bugün çürüyen emperyalist-kapitalist kültür de, kadını yeniden cinsel bir nesne durumuna düşürdü. Bu açıdan kadının göbeğini açarak dolaşması ile türban aslında aynı kültürün işaretleridir. Biri örterken, diğeri açmaktadır. Ama ikisinde de vurgu aynıdır, “Bu gördüğünüz veya göremediğiniz cinsel nesnedir” bildirisi vardır. Türban, kadını hor gören, kadının kişiliğini kabul etmeyen bir kültürün simgesidir.

Türban giyen kadınları elbette incitmiyoruz; onlar bizim insanlarımızdır. Ama onlara değer veriyorsak, gerçekleri söylemek zorundayız. O kardeşlerimizi ve eşlerini üzmeden, saygı göstererek cesaretle ve yılmadan bu doğruları anlatmak, bir insanlık borcudur; bir uygarlık görevidir: Türban, çalışan, başı dik, kişilikli, çağdaş Türk kadınına yakışmıyor; çağımızda hiçbir toplumun kadınına yakışmıyor. Yasakları, baskıyı savunuyor değiliz; ama bu gerçeği kadınlarımıza, erkeklerimize, gençlerimize anlatmaktan vazgeçemeyiz. Vazgeçenlere yazıklar olsun diyoruz.

Soruyoruz: Toplum nasıl özgürleşecek, insan onuru nasıl gelişecek?

TÜRBAN SOSYETE ÖRTÜSÜDÜR

Türbanla tarlada çapa yapamazsınız, yapan yok.

Türbanla zeytin çırpamazsınız, çırpan yok.

Türbanla mutfakta yemek pişiremezsiniz.

Türbanla fabrikada, laboratuarda çalışamazsınız; hemşirelik ebelik yapamazsınız.

Türban, çalışan, iş yapan kadının örtüsü değildir.

Türban, sağlığa aykırıdır. Doktorlar söylüyor: Yara yapıyor, pişik yapıyor; sıkıntı veriyor; kadına eziyettir.

Türban, sosyete örtüsüdür.

Çalışan kadının örtüsü, baş örtüsüdür; yemenidir, eşarptır, şapkadır vb.

PARMAKLARDA 50 MİLYARLIK PIRLANTALAR

Dikkat edilsin, türbanın asıl sahipleri, parmaklarında 50 milyarlık pırlanta yüzükle dolaşanlardır.

Hz Muhammed’in bir çulu, bir de kırık testisi vardı. Sofradan yarı aç kalkmayı öğütlüyordu. Altına, zenginliğe tamah etmedi; Mekke’nin yoksullarını, zulme uğrayanları örgütledi.

Bir de, şu türban bayrağını açan AKP erkânına ve hanımlarına bakınız: Göğüslerinde Amerikan bayrağı, gözlerini para ve altın hırsı bürümüş; sarayların eşyalarına bile göz koydular; parmaklarında 50 milyarlık pırlantalarla dolaşıyorlar; çocuklarına gemicikler alarak kendilerine benzetiyorlar; kıyıyorlar onlara da. Türban yobazlığının tepesindeki BOP Eşbaşkanı’nın yasadışı servetinin 20 milyar doları bulduğu saptanıyor.

Bu saltanat ve para düşkünleri, fakiri fukarayı türbanla, tarikatla, yobazlıkla kendilerine kul yapmaktadırlar. Hakikat budur!

Türban, milletin hakimiyetine karşı, emperyalizmin, mafya ve tarikat trilyonerlerinin saltanatının örtüsüdür.

RAHİBE ÖRTÜSÜ

Tarihimize bakalım, ne köyde, ne kasabada, ne de sarayda türban yoktur. Yemeni vardır, başörtüsü vardır, ferace vardır, çarşaf vardır, eşarp vardır, peçe dahi vardır, ama türban yoktur. Nenelerimizin, annelerimizin resimlerine bakalım, kitapları karıştıralım, türbanı Türk tarihinde bulamazsınız. Ama Sumer ve Asur mabetlerinde, Katolik rahibelerinin başlarında bulabilirsiniz. Türban, bir rahibe örtüsüdür. Bu tarihsel bir gerçektir. Kim niçin bu gerçeğe kızmakta veya söylemekten korkmaktadır?

KADINA TÜRBAN ASKERE ÇUVAL

Tayip Erdoğan, en sonunda bir İspanya gezisinde, “Velev ki siyaset simgesi” diyerek, türbanın siyasetin aleti olduğunuitiraf etmişti.

Hangi siyasetin?

Türban, Yeşil Kuşak siyasetinin ve bugün Büyük Ortadoğu Projesi’nin örtüsüdür.

Türbanı bayrak yapan kara siyaset, Irak ve Afganistan’da milyondan fazla Müslümanı katletti; Müslüman kadınlara tecavüz etti; Ortadoğu uygarlığını yağmaladı; Müslümanların yaşadığı ülkeleri böldü, bölüyor. Türban, bu zulmü örtüyor.

Türban, 1970’lerden sonra Türk toplumuna dışardan dayatıldı. Hepimiz yaşadık bunu. Kadınlarımızın başına türban geçirenler; askerimizin başına da çuval geçirdiler.

SÖZDE LAİKLERE BİR ÇİFT SÖZ

Büyük sermaye sahipleri, laikliği özünden kopardı. Laiklik, dünyanın her yerinde kralların padişahların saltanatına karşı, halk hakimiyetinin ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Laiklik, halkın krallara ve beylere karşı iktidar savaşının siyaseti idi. Türkiye’de de saltanata karşı mücadelenin bayrağı oldu. Ancak Kemalist Devrim’in kireçlenmesinden sonra burjuvazi, laikliği yoz hayatın, meyhaneciliğin vb maskesi olarak kullandı. Şimdi bundan da vazgeçtiler; “türban özgürlüğünü” savunuyorlar. Bir kısım laikçilerimiz ise, devrimci demokrasiden ödün vere vere, en sonunda toplumun bütün meselelerini Kur’an’a dayanarak tartışır noktaya geldiler. Tarikatların şeyhlerin minderinde çağdaşlık mücadelesi veriyorlar.

Demokratik devrimlerin kendi halkçı devrimci ideolojisi var. Bu, Türkiye’ye Gençtürk Devrimciliğiyle ve devamında Kemalist Devrim’le geldi. Çağdaş topulumu kurma mücadelesi, Ortaçağ kaynaklarına yaslanarak verilemez. Emperyalizme ve gericiliğe karşı 7-15. yüzyılın ideolojisiyle mücadele edeceklerini sananlar, günümüzdeki hazin manzaranın sorumlusudurlar ve yarınlara ışık tutamazlar.

Günümüzün demokratik çağdaş toplumu, dünyanın hiçbir yerinde dinsel kaynaklara gönderme yaparak kurulmamıştır. Geleceğin toplumu da, kutuplardan ekvatora kadar dinsel kaynaklara göre kurulmayacaktır.

Atatürk gibi devrimci olalım, yoksa bu süreç türbanda durmaz, kadınlarımızı cariye yaparlar.

TÜRBAN YAZILARI (ÖZDEMİR İNCE)

ÖZDEMİR İNCE-Türban fesadı:Hürriyet-12.10.2010


TÜRBAN bir fesadın (komplo, conspiration) simgesidir. İsteyen ne yaparsa yapsın, CHP ne derse desin, bu saptamamdan bir milim geri adım atmam. İmam hatiplerle birlikte Türkiye'yi bölen paylardan biridir. Üç bilinenli denklemin bir bilineni!

Türbancılar, kendilerine yakıştığı için taktıklarını söyleseler ağzımı açıp konuşmam. Bireysel tercihtir. Siyasal tercihin simgesi olarak sunsalar, o zaman tartışma başka boyut kazanır. Aslına bakarsanız, yakışma gerekçesini ileri sürseler de inandırıcı olmaz. Tek tip başlığın, kefen benzeri tek tip beden sargısının yakışması mı olur? Zevkler elbette tartışılmaz(!).

ENAYİ YERİNE KOYUYORLAR

Ama işe dini inançlarını, Kuran'ı, inanç özgürlüğünü, insan haklarını karıştırıyorlar. Ve AKP iktidarı ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nı arkalarına alıp insanı enayi yerine koyuyorlar. Türbanın Kuran'a dayalı hiçbir dayanağı bulunmadığı tarafımdan onlarca kez kanıtlanmıştır. Önümüzdeki günlerde kanıtlamaya devam edeceğim.

Kuran başlarını örtsünler demiyor; cinsel organlarını (farj, furuj) saklasınlar, göğüslerini (yakalarını, memelerini) örtsünler, diyor. Başlarını, saçlarını örtsünler demiyor. Harama bakacak gözler, boyalı dudaklar, pembeleştirilmiş yanaklar açıkta, ama saçlar kapalı. Saçlar mı cinsel, yüzler mi cinsel? İnsan aklına hakaret edilmesin lütfen.

Kuran'a göre göğüslerini ne ile örtecek dikkatsız mümine (inanan)? Hımar (çoğulu: Humur) ile örtecek. Hımarın İslam'la herhangi bir ilişkisi var mı? Yok! İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası.

Buyursunlar, imamlar, hacılar, hocalar, imam hatipliler, ilahiyatçılar yazdıklarımın tersini kanıtlasınlar. Benim için işin dini yönü demir kapı ile kapanmış ve mühürlenmiştir.

SÜNNİ OLMAYANLARA BASKIDIR

Buyursun siyaset bilimciler, tartışalım: Türban simgesi insan hakları, özgürlükler bağlamında tartışılabilir mi? Tartışılamaz! Bakın neden? Türban, kamusal alanda bir dinsel simge olarak Sünni İslam anlayışının, Müslüman olmayan azınlıklar ve Sünni olmayan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracıdır. İnsan haklarına aykırı bir durum. Laik bir toplumda, kamusal alanın din ve inanç özgürlüğü bağlamında nötr olması gerekir. Oysa türban, bu nötr alana yapılan saldırıdır (tecavüz, ihlal, violation). Ve laiklik saldıranı değil saldırılanı korur. Laiklik, zaten bireyi ve toplumları dinlerin saldırısına karşı korumak için ortaya çıkmıştır.

Gelelim modern mahremcilerin abrakadabrasına: Onların sosyolojik saptamalarına göre, mutaassıp, muhafazakâr ailelerin kızları türban sayesinde evden dışarı çıkıp kamusal alanda boy gösterebiliyor ve üniversiteye gidebiliyormuş. Yoksa evden dışarı adım atamazlarmış! Şecaat arz ediyorlar: Hani türban kızların özgür tercihleri idi? Çoğu Cumhuriyet karşıtı ailelerin 18 yaşından büyük vatandaşlara yaptıkları baskının özgürlük ve insan hakları ile neresi örtüşmekte, tepeden tırnağa ihlal değil mi? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AİHM kararlarına gönderme bile yapmadım. Buyurun sofraya!

Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban, kahverengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir. Daha önce de arz etmiş idim!

(Yarın devam edeceğim!)