KIBRIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KIBRIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2015 Salı

En iyi ve doğru çözüm ‘ilhak ve iltihak’!

Psikolojik harekâtçı-etki ajanı koro, medyada hep bir ağızdan, Kıbrıs’ta “ver-kurtul” derken, bizim buna suskun kalmamız elbette mümkün değildir. Çünkü, Kıbrıs konusu Türk milleti için milli davadır. Kıbrıs Türk milleti için vatan toprağıdır. Kıbrıslı soydaşlarımız, Türk milleti için öz kardeştir. Anavatan Türkiye, dünyadaki bütün Türkler için Anavatandır. 
 
Kıbrıs, Osmanlı’dan bugüne Türkiye Cumhuriyetinin vazgeçilemez ve devredilemez tarihi-siyasi-ekonomik ve stratejik hak ve çıkarlarının olduğu, Akdeniz’in batmayacak bir uçak gemisidir. KKTC, 1974 Barış Harekâtı’ndan sonra kurulmuştur. Kıbrıs Türkü, Türk askerinin ve Türk milletinin tam ve eksiksiz desteği ile o günden bu yana 40 yılı aşkın süredir bağımsız, korkusuz ve özgür biçimde barış içinde yaşamını yürütmektedir. 
 
Kıbrıs, milli kahramanlarımız Dr. Fazıl Küçüklerin, Rauf Denktaş’ların önderliğini yaptığı var olma, bağımsız ve milli olma mücadelesini Anavatan Türkiye ile omuz omuza vererek, bu uğurda can vererek, kan dökerek bugünlere gelmiştir. Enosis çığlıklarıyla adayı Elenleştirmeye çalışan Yunan-Rum ittifakının saldırı, katliam ve darbelerine karşı milli mücadele verilerek kurulmuştur KKTC. Türkiye, elinden gelen her maddi ve manevi katkı ve fedakârlığı bu vatan toprağına ve soydaşlarımıza hiçbir karşılık beklemeden seve seve, gönülden yapmıştır, yapmaya devam etmektedir, gelecekte de edecektir. Yunanistan ve Rumların AB üyeliğini fırsat bilerek, “çözüm” adı altında adayı “AB toprağı” yapma teşebbüsleri asla kabul edilemez. Türkiye’nin garantörlüğü sadece Kıbrıs Türklerinin varlığı ve bağımsızlığının garantörlüğü değil, Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin Akdeniz’deki güvenliği -varlığı ve çıkarlarının da garantörlüğüdür. 
 
“Çözüm” adı altında, yılan hikâyesine dönen, çözümsüzlük-müzakerelerinden hayırlı bir sonuç çıkmaz, çıkamaz. 
 
KKTC’de, ulusal benliğini yitirmiş, aşağılık duygusu içinde, AB ve Rum muhibi olmuş, AB pasaportu almak hevesiyle, bağımsız ve milli devletinden vazgeçmeye hazır, vatansız-bayraksız sözde solcuların, “yes be annemci” gayrı-milli tiplerin “çözüm” maskesiyle adayı AB toprağı yaparak, asimile olmayı kabul etmeleri, Türkiye’nin umurunda bile olmaz olmamalıdır. Kıbrıs’ta “sandıkla” değil, canla-kanla bağımsız ve milli bir Türk devleti kuruldu. Öyle ‘hamaset edebiyatı’ falan diyerek, kimse bu gerçeği küçümseyemez, yok sayamaz.
 
Bu işler öyle basit değil. Herkes aklını başına almalı. Türkiye’ye karşı AB ve Rum ağzıyla yakışıksız ve küstah söz ve tavırlarla kimse ucuz kahramanlığa kalkışmamalıdır. Kıbrıs bizim için canımız kadar sevdiğimiz “yavru vatan” toprağıdır, Kıbrıslı soydaşlarımız da kardeşimizdir. 
 
Her yıl 500 milyon dolardan 1 milyar dolara varan miktarda direkt ve dolaylı mali destekle, Kıbrıs Türkü ekonomik olarak yalnız bırakılmamıştır. Anavatandan Manavgat’tan içme suyu için denizin altından adaya su götürülmesi sağlanmıştır. Rumlar ve Yunanlılar gırtlağına kadar borca batıp, maaşlarını bile ödeyemezken, bugün Kıbrıs Türkünün yıllık milli gelirinin her şeye rağmen kişi başına 15.000 doların üzerinde tutulması başarılmıştır. KKTC, harika doğası, muhteşem otelleri ve uluslararası çapta eğitim veren Üniversiteleri ile bugün parlayan bir yıldız gibidir. 
 
Yeni keşfedilen, Kıbrıs kıta sahanlığı ve yakın çevresindeki zengin doğal gaz yataklarından, Kıbrıs Türkünün de, Türkiye’nin de hakkı ve payı mutlaka olacaktır. Bugün yapılması gereken şey, Emperyalizme teslim olmak, adayı AB toprağı yapmak, Türkiye’yi garantörlükten koparmak asla olamaz. 
 
KKTC’deki soydaşlarımızın azami şekilde ikna edilerek ve destekleri sağlanarak, Anavatan Türkiye’ye “ilhak” için derhal bir kampanya başlatılmalıdır. Eş zamanlı olarak, Türkiye de bu kampanyaya, Kıbrıs’ı “iltihak” kararı alarak katılmalıdır. Böylece sorun da, çözüm arayışları da son bulur. Dilleri, dinleri ve sınırları ayrı 2 farklı milleti zoraki birleştirme komedyası da son bulur. Türkiye, Atatürk zamanında bunu Hatay’ın ilhakı ve iltihakı ile “kansız” biçimde başarmıştı. Şimdi Kıbrıs’ta da, emperyalizmin dayatmasına ve tezgâhlarına karşı bana göre en iyi, en doğru ve kesin çözüm ilhak ve iltihaktır. Gerisi lafügüzaftır.

UFUK SÖYLEMEZ / AYDINLIK / 30.04.2015

KKTC’de ‘sol’ değil Rum ve AB muhipleri kazandı!

Kimliğini-tarihini-değerlerini yitirmiş, AB ve Rum muhibi olmuş, AB pasaportu alabilmek uğruna, bağımsız devletinden ve milli kimliğinden vazgeçmeye hazır, aşağılık kompleksi ile Anavatan’a karşı her türlü nankörlük ve küstahlığı yapmayı marifet sayan bir zihniyet kazandı KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde. Bu sonuçlara en çok Rumlar sevinmiş olmalı. Zaten M. Akıncı’nın taraftarları kutlamalarda Türk bayrağı yerine, AB bayrağını sallıyorlardı. Kıbrıs’ı AB toprağı yapıp, Türkiye’nin garantörlüğünden koparıp, Türk milleti için “yabancı ülke” statüsüne çevirmek istedikleri-Kıbrıs’ta, vatansız-bayraksız “sözde” solcular kazanmadı. 
 
Kim kazandı? Müflis Yunanistan ile maaşlarını bile ödeyemeyecek haldeki Rumlara, adayı “çözüm” adı altında “ciro” etmeye hevesli, emperyalizme “kul” olmaya gönüllü, bağımsız ve özgür bir milli devlet yerine, AB bayrağı altında girmeye can atan güruh kazandı. 
 
Bunlara “sol” denilmesi, bağımsız-anti-emperyalist ve ulusal duruşu savunan gerçek solculara ve devrimcilere bence büyük haksızlık etmek olur. 
 
AKP iktidarı, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı ve milli kahramanımız Rauf Denktaş’a bile, AB ve Rum’un desteğiyle “yes be annem” diyerek, her türlü yakışıksız ve etik dışı saldırıları yapan, bu “sözde” solcu- özde “Rum ve AB” muhiplerine karşı, Dr. Eroğlu’na hiçbir destek ve katkı vermeyerek KKTC’deki bu sonuca “sükût” yoluyla fiilen destek verdi maalesef. 
 
O nedenle, bunu bir “sol” kazandı, “sağ” kaybetti basitliğine ve kabalığına indirgemek için ya cahil ya da özel kasıtlı olmak gerekir bence. 
 
Milliciler, gayrı-milli-AB’ci-Rum’cu, vatansız ve bayraksız, ver-kurtulcu, yes be annemciler karşısında, yalnız bırakılmıştır. 
 
Tarihi, askeri, siyasi ve ekonomik olarak vazgeçilemez hak ve çıkarlarımızın bulunduğu Kıbrıs’ı, “demokrasicilik” maskesiyle, Türkiye’den kopartmaya kalkışmak, vahim ve büyük bir yanlış ve Türk milletine ihanet olacaktır. 
 
Seçilen Cumhurbaşkanı M. Akıncı, bugüne kadar yürüttüğü, Türkiye aleyhine- Rum yanlısı, çözüm adı altında KKTC’yi tasfiye edip, Kıbrıs’ı AB toprağı yapma yolundaki gayrı-milli siyasetini, belki Rauf Denktaş ve Türkiye sayesinde bugün oturabildiği o makamında bir kez daha sağduyulu ve soğukkanlı bir şekilde gözden geçirir de gerçekleri görür diye ummak istiyoruz. 
 
Ben bu “yes be annemci”, ver-kurtul zihniyetindekilerden ziyade, Türkiye’de milli davaya kurulan kumpasa “trene bakar” gibi bakan, Muhalefet partilerinin, Üniversitelerin, Anayasal kurumların, medyanın ve sözde sivil toplum örgütlerinin, çok daha günahkâr ve vurdumduymaz olduklarını düşünüyorum. 
 
Kıbrıs’ta dili-dini-sınırları ayrı olan ve 40 yıldan beri ayrı devletlerinde yaşayan Rum ile Türkü, AB bayrağı altına sokup, zoraki birleştirmeye çalışanlar, Türkiye’de 100 yıldır aynı bayrağın altında, kardeşçe yaşayan, aynı dine mensup, çok büyük bir çoğunluğu Türkçe konuşan ve anlaşan, etle-tırnak olmuş Türk ile Kürdü ayrıştırmaya çalışıyorlar. Ben bunu yapmaya çalışanlardan çok, kendi içimizdeki ihanete, vurdumduymazlığa, gayrı-milli duyarsızlığa isyan ediyorum açıkçası.

UFUK SÖYLEMEZ  / AYDINLIK / 28.04.2015

25 Mayıs 2014 Pazar

Kıbrıs'a çifte kıskaç

kibriskiskac
 
‘Barış’a 90 milyon avro tazminat!
AİHM, 1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle Türkiye’yi 90 milyon avro tazminata mahkum etti. Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından açılan davayla Türkiye ilk kez devletler arası bir davada mahkum edilmiş oldu.
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı konusunda, önemli bir aşamada olan müzakereleri de Türk tarafı aleyhine etkileyebilecek kararını dün açıkladı. AİHM, Türkiye’yi 90 milyon avro tazminat ödemeye mahkum etti. Karara göre, tazminatın 30 milyon avrosu harekat sonrası kaybolanların ailelerine, geri kalan 60 milyon avrosu ise Karpaz Yarımadası’nda kalan Rumlara verilecek. Kıbrıs müzakerelerinde “al-ver” sürecine geçildiği, mülkiyet konusunun masaya konulduğu bir dönemde AİHM’nin böyle bir karar vermesi, AKP’nin Kıbrıs politikasını da açmaza soktu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise AİHM kararının bağlayıcılığının olmadığını ileri sürdü.
 
AİHM, dün tartışmalı ve zamanlaması açısından çok sayıda soru işaretini de beraberinde getiren önemli bir karara imza attı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 1974’teki harekattan sonra bin 491 Rum vatandaşının kaybolduğu ve 211 Rum vatandaşının da yerlerinden edildiği gerekçesiyle 22 Kasım 1994’de yaptığı başvuruyla açılan davada, Türkiye’nin 90 milyon avro tutarında manevi tazminat ödemesine karar verdi. Mahkeme söz konusu tazminatın üç ay içinde Rum yönetimine ödenmesine hükmetti.
 
30 milyon avrosu ailelere
Karara göre, tazminatın 30 milyon avrosu harekat sonrası kaybolanların ailelerine, geri kalan 60 milyon avro’su ise KKTC’deki Karpaz Yarımadası’nda kalan Rumlara verilecek. AİHM’nin 1996’da görüşmeye başladığı davada, kararını 2001 yılında vermiş, Türkiye’nin harekatta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 11 farklı maddesini ihlal ettiğine hükmetmişti. Ancak AHİM, davanın tazminat kısmıyla ilgili ceza hükmünü ileri bir tarihe ertelemişti. Bunun üzerine Rum yönetimi, davanın maddi manevi tazminat kısmının görüşülmesi için 2011’de yeniden mahkemeye başvuruda bulunmuştu.
 
Kararla, Türkiye AİHM tarafından ilk kez devletlerarası bir davada tazminat ödemeye mahkum edilmiş oldu.
 
Mahkemenin karar kısmında şöyle denildi:
 
1. 1’e karşı 16 oyla, 10 Mayıs 2001’de verilen karardan bu yana davacı hükümetin Sözleşme’nin 41’inci maddesi uyarınca formüle edilen taleplerin yerine getirilmediğine,
 
2. 1’e karşı 16 oyla Sözleşme’nin 41’inci maddesinin kayıplar için de uygulanmasına,
 
3. 2’ye karşı 15 oyla 41’inci maddenin Karpaz Yarımadası’nda mahsur kalan Kıbrıslı Rumlar için de uygulanmasına,
 
4. 2’ye karşı 15 oyla,
 
a. davalı devletin, kayıp kişilerin ailelerinin manevi zararının karşılanması için şikayette bulunan hükümete üç ay içinde 30 milyon euro ödemesine,
b. son ödeme tarihinden itibaren bu miktara Avrupa merkez bankası’nın borç verme faizinin uygulanmasına,
c. bu miktarın kurbanların ailelerine davacı hükümet tarafından 18 ay içinde Bakanlar Kurulu gözetiminde dağıtılmasına,
 
5. 2’ye karşı 15 oyla,
 
a. davalı devletin, Karpaz Yarımadası’nda mahsur kalan Kıbrıslı Rumların uğradığı manevi zararın karşılanması için davacı devlete üç ay içinde 60 milyon euro tazminat ödemesine
b. son ödeme tarihinden itibaren bu miktara Avrupa Merkez Bankası borç verme faizinin uygulanmasına,
c. bu miktarın kurbanların ailelerine davacı hükümet tarafından 18 ay içinde Bakanlar Kurulu gözetiminde dağıtılmasına karar verilmiştir.”
 
AİHM, konuyla ilgili 2001 yılında verdiği kararda Türkiye’yi suçlu bulmuş fakat tazminat cezasıyla ilgili hüküm bildirmeye hazır olmadığını duyurmuştu.
 
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘adil tazmin’ ilkesini düzenleyen 41’inci maddesinde şöyle deniyor:
 
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
 
Bakan; Bizi bağlamaz
Öte yandan Dışişleri Bakanı Davutoğlu, kararın açıklanmasından önce yaptığı açıklamada, “Uluslararası hukuk bağlamında ne bağlayıcıdır ne de bizim açımızdan kıymet ifade eder” dedi. ‘Birleşmiş Miller (BM) Filistin Halkının Vazgeçilmez Haklarının Kullanılması Komitesi’nin Sheraton Otel’deki ‘Kudüs’ konulu toplantısının ardından düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Davutoğlu, “Bu dava, 10 yıl sonra tekrar gündeme getirildi. Kesinlikle uluslararası hukuk bağlamında ne bağlayıcıdır ne de bizim açımızdan kıymet ifade eder. Hukuk açısından sakıncalarının olmasının yanında zamanlaması yanlıştır. Çıkması durumunda tabii bu karar. Tam Kıbrıs’ta kapsamlı barış kapsamında müzakereler ivme kazanmışken Türkiye’nin öncülüğünde bir süreç başlamışken, kapsamlı müzakerelerin psikolojik açısından doğru olmamıştır. Bu karar alınacak olursa, bu Kıbrıs Barış Müzakereleri konusunda da şu ana kadar oluşan psikolojik atmosfere uyumlu değil” diye konuştu.
 
Rum Yönetimi daha önce 1974, 1975 ve 1977 yıllarında Ankara’ya karşı 3 devletlerarası dava daha açmış, ancak bu davalar rapor ve ara karar alınarak tazminata hükmedilmeden sonuçlanmıştı.
 
Aydınlık; 13.05.2014