26 Kasım 2021 Cuma

Bir "Pandemi"nin Ekonomi Politiği


KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN  KEHANET: 

SİSTEMİK ÇÖKÜŞ VE PANDEMİ SİMÜLASYONU

Virüsün ortaya çıkmasından bir buçuk yıl sonra, bazıları, genellikle vicdansız olan yönetici seçkinlerin, neredeyse yalnızca üretken olmayanları (80'li yaşların üzerinde) hedef alan bir patojen karşısında küresel kâr etme makinesini neden dondurmaya karar verdiğini merak etmeye başlamış olabilir. Tüm bu insani gayretkeşlik niçin? Bundan kimin çıkarı var? “Küresel Kapitalizm”in mükemmel maceralarına aşina olmayanlar, sistemin şefkatinden dolayı kapanmayı seçtiğini düşünerek kendilerini avutabilirler. Baştan açık olalım: petrolün, silahların ve aşıların büyük yırtıcıları insanlık karşısında kayıtsız kalamazdı.

Parayı takip et

Kovid öncesi zamanlarda, dünya ekonomisi başka bir devasa çöküşün eşiğindeydi. İşte baskının nasıl arttığına dair kısa bir tarihçe:

Haziran 2019: İsviçre merkezli “Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS)” (tüm merkez bankalarının Merkez Bankası), “Yıllık Ekonomi Raporu”nda uluslararası alarm zillerinin çaldığını tespit ediyordu. Belge, “kredi standartlarının kötüleştiği ve teminatlı kredi senetlerinin (CLO’lar) arttığı kaldıraçlı kredi piyasasında aşırı ısınmanın (2008’deki eşik-altı mortgage krizini büyüten ‘teminatlı borç senetleri’ndeki aşırı artışı hatırlatan) altını çiziyordu. Basitçe ifade edildiği gibi, finansal endüstrinin göbeği bir kez daha  ıvır zıvırla doluydu.

9 Ağustos 2019:  BIS, “reel ekonomiyi finansal koşullarda daha fazla bozulmaya karşı yalıtmak” için “geleneksel olmayan para politikası önlemleri” çağrısında bulunan bir çalışma belgesi yayınladı. Belge, bir kriz sırasında merkez bankası, “ekonomiye doğrudan kredi” sunarak “firmalara kredi sağlamada ticari bankaların yerini alabileceğini” belirtiyordu.

15 Ağustos 2019:  Dünyanın en güçlü yatırım fonu olan (yaklaşık 7 trilyon dolarlık hisse senedi ve tahvil fonlarını yöneten) Blackrock Inc., Bir Sonraki Krizle Başa Çıkmak” başlıklı bir görüş yayınladı. Esasen, makale ABD Merkez Bankası'na “dramatik bir gerilemeyi” önlemek için doğrudan finansal sisteme likidite enjekte etmesi talimatını veriyor. Yine mesaj açıktır: “Para politikası tükendiğinde ve maliye politikası tek başına yeterli olmadığında benzersiz bir yanıt gerekir. Bu yanıt muhtemelen 'doğrudan gitmeyi' içerecektir”: Hiperenflasyondan kaçınırken, “merkez bankası parasının doğrudan kamu ve özel sektör savurganlarının eline geçmesinin yollarını bulmak.” Örnekler, 1920'lerdeki Weimar Cumhuriyeti'nin yanı sıra daha yakın zamanda Arjantin ve Zimbabve'yi içeriyor.

22-24 Ağustos 2019: G7 merkez bankacıları, BlackRock'un raporunu ve yaklaşmakta olan çöküşü önlemek için acil önlemleri tartışmak üzere Wyoming, Jackson Hole'da bir araya geldi. St Louis Federal Rezerv Başkanı James Bullard'ın öngörülü sözleriyle: "Gelecek yıl her şeyin normal olacağını düşünmeyi bırakmalıyız."

15-16 Eylül 2019: Gerileme, repo oranlarındaki (%2'den %10,5'e) ani bir artışla resmen başladı. 'Repo', yatırım fonlarının teminat varlıklarına (normalde Hazine menkul kıymetleri) karşı borç verdiği bir anlaşma olan 'geri alım sözleşmesi'nin kısaltmasıdır. Değişim sırasında, finansal operatörler (bankalar), varlıkları genellikle geceleri, daha yüksek bir fiyattan geri almayı taahhüt eder. Kısacası, repolar kısa vadeli teminatlı kredilerdir. Çoğu piyasada, özellikle de türev galaksisinde, ticaret yapanlar için ana finansman kaynağıdır. Repo piyasasındaki likidite eksikliği, tüm büyük finans sektörleri üzerinde yıkıcı bir domino etkisi yaratabilir.

17 Eylül 2019: FED, Wall Street'e haftada yüz milyarlarca dolar pompalar ve BlackRock'un "doğrudan gidiş" planını etkin bir şekilde uygulayarak acil para programını başlatır. (Beklendiği gibi, FED  Mart 2020'de, 'COVID-19 krizine' yanıt olarak kurtarma paketini yönetmek üzere BlackRock'tan yardım alacaktır)

19 Eylül 2019: Donald Trump, ‘Başkanlık Emri 13887’ ile, daha çevik ve geliştirilebilir aşı üretim teknolojilerinin kulanımını teşvik etmek ve influenza virüslerinin çoğuna ya da tümüne karşı koruma sağlayacak aşıların gelişimini hızlandırmak amacıyla ‘5 yıllık ulusal plan” ortaya koymayı hedefleyen bir ‘Ulusal İnfluenza Aşı Görev Gücü’nün kuruluşunu imzalar. Bu, “mevsimsel gripten farklı olarak […] dünya çapında hızla yayılma, daha fazla sayıda insanı enfekte etme ve önceden bağışıklığı bulunmayan topluluklarda yüksek oranda hastalık ve ölüme neden olma potansiyeline sahip olan bir “grip pandemisine” karşı koymak içindir. 



Avrupa'da da hazırlıklar devam ederken, birilerinin tahmin ettiği gibi pandeminin eli kulağındaydı!




18 Ekim 2019: New York'ta, Johns Hopkins Biyogüvenlik Merkezi ve Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından koordine edilen, stratejik bir tatbikat olan Event 201 sırasında küresel bir zoonotik pandemi simüle edildi.




21- 24 Ocak 2020: "Dünya Ekonomik Forumu"nun yıllık toplantısı, hem ekonominin hem de aşıların tartışıldığı İsviçre'nin Davos kentinde gerçekleşti.


23 Ocak 2020: Çin, Wuhan ve Hubei eyaletinin diğer şehirlerini karantina altına aldı.

11 Mart 2020: DSÖ Başkanı, Covid-19'u bir salgın olarak ilan etti. Gerisi tarih...

Noktaları birleştirmek yeterince basit bir egzersizdir. Böyle yaparsak, kısa özeti aşağıdaki gibi okunan ana hatları belli bir açıklama çerçevesinin ortaya çıktığını görebiliriz. Karantinalar ve ekonomik işlemlerin küresel olarak askıya alınmasıyla şunlar amaçlandı:

1) FED'e, hiperenflasyonu ötelerken hastalıklı finans piyasalarını yeni basılmış parayla doldurma olanağı vermek,

2) Kapitalist birikimin yeni bir feodal rejiminin payandaları olarak, toplu aşılama programlarını ve sağlık pasaportlarını uygulamaya koymak.

Göreceğimiz gibi, iki amaç tek bir amaçta birleşiyor.

2019'da dünya ekonomisi, 2008’de kredi daralmasına neden olan aynı hastalıktan muzdaripti. Sürdürülemez bir borç dağının altında boğuluyordu. Birçok kamu şirketi, kendi borçlarının faiz ödemelerini karşılayacak kadar kâr sağlayamıyor ve sadece yeni krediler alarak ayakta kalabiliyordu. "Zombi şirketleri" (yıldan yıla düşük kârlılık, düşen ciro, daralan marjlar, sınırlı nakit akışı ve yüksek kaldıraçlı bilanço ile) her yerde yükseliyordu. Eylül 2019'daki repo piyasası çöküşü bu kırılgan ekonomik bağlam içine yerleştirilmelidir.

Hava yanıcı maddelerle doyduğunda, herhangi bir kıvılcım patlamaya neden olabilir. Ve finansın büyülü dünyasında, belirli bir sektörde bir kelebeğin kanat çırpışı tüm iskambilden evlerin yıkılmasını sağlayabilir. Ucuz kredilerle desteklenen finans piyasalarında, faiz oranlarındaki herhangi bir artış bankalar, hedge fonları, emeklilik fonları ve tüm devlet tahvili piyasası için potansiyel olarak felakettir, çünkü borçlanma maliyeti artar ve likidite kesilir. Eylül 2019'daki 'repo felaketi' ile olan buydu: Faiz oranları birkaç saat içinde %10,5'e yükseldi, ticaret ile uğraşanların repodan borçlanarak para sürdüğü vadeli işlemler, opsiyonlar, para birimleri ve diğer  piyasaları etkileyen panik patlak verdi. Bu paniği yatıştırmanın tek yolu, sisteme gerektiği kadar likidite akıtmaktı (tıpkı helikopterlerin bir orman yangını üzerine binlerce galon su dökmesi gibi). Eylül 2019 ile Mart 2020 arasında, FED bankacılık sistemine, ABD GSYİH'sının %40'ından fazlasına eşdeğer 9 trilyon dolardan fazla para enjekte etti.  

Bu nedenle hakim olan görüş tersine çevrilmelidir: menkul kıymetler borsası (Mart 2020'de) sokağa çıkma yasağının uygulamaya konması gerektiği için çökmedi; tersine, finansal piyasalar çöktüğü için karantinalar uygulanmak zorunda kalındı. Kilitlenmelerle birlikte ticari işlemler askıya alınarak, kredi talebi azaltıldı ve kötü etkilenmenin önüne geçildi. Başka bir deyişle, olağanüstü para politikası yoluyla finansal mimarinin yeniden yapılandırılması, ekonominin motorunun durdurulmasına bağlıydı. Finans sektörüne pompalanan muazzam likidite hacmi sahadaki işlemlere ulaşmış olsaydı, yıkımsal sonuçları olacak bir  parasal tsunami serbest kalacaktı.

Ekonomist Ellen Brown'ın iddia ettiği gibi, bu "başka bir kurtarma"ydı, ancak bu kez "bir virüs örtüsü” altında… Benzer şekilde, John Titus ve Catherine Austin Fitts, Covid-19 "sihirli değneği"nin FED'in BlackRock'un "doğrudan gitme" planını tam anlamıyla uygulamasına izin verdiğini kaydetti. FED benzeri görülmemiş bir devlet tahvili alımı gerçekleştirirken, işletmelere son derece küçük bir ölçekte devlet destekli 'KOVİD kredileri' de verdi. Kısacası, yalnızca tetiklenmiş bir ekonomik koma, FED'in finans sektörünün içinde acımasızca çalışan saatli bombayı etkisiz hale getirmesini sağlayabilirdi. Burada tartışıldığı gibi,  ABD Merkez Bankası, kitlesel histeri ile kamufle ederek, “Finansal İstikrar Gözetim Konseyi”nden (2008 çöküşünden sonra finansal riski izlemek için oluşturulan federal kurum) sıyrılmanın yanı sıra, hiperenflasyondan da kaçınarak bankalar arası kredi piyasasındaki delikleri tıkamıştır. Bununla birlikte, “doğrudan gidiş” planı aynı zamanda umutsuz bir önlem olarak  çerçeveye oturtulmalıdır; çünkü, para basmaya ve finansal varlıkların yapay enflasyonuna giderek daha fazla rehin olan küresel ekonominin can çekişmesini yalnızca uzatabilir.

İçinde bulunduğumuz kötü durumun merkezinde, üstesinden gelinemez yapısal bir açmaz yatmaktadır. Borç destekli finansallaşma, günümüz kapitalizminin tek uçuş hattı, tarihsel sınırına ulaşmış bir yeniden üretim modeli için kaçınılmaz ileriye kaçış yoludur. Sermaye, emeğe dayalı ekonomi giderek kârsız hale geldiği için finansal piyasalara yöneliyor. Bu noktaya nasıl geldik?

Şöyle yanıtlayabiliriz:

1. Ekonominin artı-değer üretme misyonu, hem işgücünü kendi çıkarı için kullanmak hem de onu üretimden defetme güdüsüdür. Marx'ın kapitalizmin "hareketli çelişkisi" dediği şey budur. Bu çelişki üretim tarzımızın özünü oluştururken, bugün ekonomi politiği kalıcı bir yıkım tarzına dönüştürerek geri tepmektedir.

2. Bu servet değişikliğinin nedeni, emek-sermaye diyalektiğinin nesnel başarısızlığıdır: 1980'lerden bu yana teknolojik otomasyonda benzeri görülmemiş hızlanma, daha fazla emek gücünün üretime (yeniden) katılmasından ziyade, dışına çıkarılmasına neden olmaktadır. Ücretlerin gerilemesi, kaçınılmaz sonuçlar olarak borç ve yoksullaşma ile birlikte,  dünya nüfusunun büyüyen bir bölümünün satın alma gücünün düşmesi anlamına gelmektedir.

3. Daha az artı-değer üretildiğinden sermaye, reel ekonomiden ziyade borç kaldıraçlı finans sektörüne ya da eğitim, araştırma ve kamu hizmetleri gibi sosyal olarak yapıcı sektörlere yatırım yaparak gecikmesiz getiri peşinde koşmaktadır.

Gerçek sonuç, sürmekte olan paradigma kaymasının, artık kitlesel ücretli emek ve buna eşlik eden tüketimci ütopya yoluyla kendisini yeniden üretemeyen kapitalizmin hayatta kalma distopyası için gerekli koşul olduğudur. Pandemi gündemi, sonuç olarak sistemik bir patlama tarafından belirlendi: Yaygın otomasyonun kullanılmaz hale getirdiği bir üretim tarzındaki karlılık düşüşü. Doğasında olan bu sebeple , kapitalizm kamu borcuna, düşük ücretlere, servet ve gücün merkezileşmesine, kalıcı bir olağanüstü hal durumuna ve finansal akrobasilere giderek artan bir şekilde bağımlı hale gelmektedir.

"Parayı takip edersek", aldatıcı bir şekilde virüs’e atfedilen ekonomik ablukanın, gözardı edilebilir sonuçları bir yana, sadece sosyal mühendislik açısından değil, aynı zamanda finansal yağma açısından da başarı sağladığını göreceğiz. Bunlardan dördünü hızlıca vurgulayacağım.

1) Beklendiği gibi, FED'in hiç yoktan  devamlı olarak milyarlarca dolar basmak suretiyle finans sektörünü yeniden düzenlemesine izin verildi;

2) Büyük grupların ticaret akışlarını tekelleştirmesine izin verilerek, küçük ve orta ölçekli şirketlerin yok oluşu hızlandırıldı;

3) İşçi ücretleri daha da bastırıldı ve 'akıllı çalışma' (özellikle onu uygulayanlar için akıllıca olan) yoluyla önemli sermaye birikimine olanak sağlandı;

4) E-ticaretin büyümesine, Big Tech'in patlamasına ve şu anda her hafta milyonlarca yeni yüz maskesi ve eldiven üreten (çoğu, 'Yeşil Yeni Mutabakat'çıların keyfine okyanuslara boylayan) fazlasıyla hor görülmüş plastik endüstrisinin de dahil olduğu farma-dolarların çoğalmasına olanak sağlandı. Forbes’e göre, “2020 yılı, Pandemi kaynaklı karantinaların, siyasi çalkantıların ve özellikle gezegenin en zengin insanları için inanılmaz servet kazanımlarının olduğu bir yıl oldu. Forbes, büyük borsaların yükselişiyle birlikte, dünyadaki 2.200'den fazla milyarderin 2020'de, toplam olaak 1,9 trilyon dolar daha zenginleştiğini tahmin ediyor.

Tüm bunlar, o kadar öldürücü ki, resmi verilere göre enfekte olanların %99,8'inin (buraya ve buraya bakınız) hayatta kaldığı ve bunların çoğunun herhangi bir semptom göstermediği bir patojen sayesinde…

Açıklama (IŞIK):

[Örneğin;

Dünyanın en zengin kişisi konumunda olan, TESLA ve SpaceX’in sahibi Elon Musk’ın serveti Ekim 2019 yılında 19.9 milyar dolar iken, Ekim 2021’de 190.5 milyar dolara çıkmıştır (3 Kasım 2021 itibariyle 316.4 milyar dolar!). 2 yılda yaklaşık 100 milyar dolarlık bir artış!

Forbes’in listesinde ikinci sırada yer alan AMAZON’un sahibi Jeff Bezos’un Ekim 2019 yılında 114 milyar dolar olan serveti, Ekim 2021’de 190.5 milyar dolara çıkmıştır (3 Kasım 2021 itibariyle 196.5 milyar dolar!).

Beşinci sırada yer alan yazılım devi ORACLE’ın kurucusu Larry Ellison’un Ekim 2019 yılında 65 milyar dolar olan serveti, Ekim 2021’de 117.3 milyar dolara çıkmıştır (3 Kasım 2021 itibariyle 131.7 milyar dolar!).

Listenin 6. ve 7. Sıralarını paylaşan GOOGLE’ın kurucuları Larry Page ve Sergey Brin’in Ekim 2019 yılındaki toplam servetleri 109 milyar dolar iken, Ekim 2021’de 241.5 milyar dolara çıkmıştır (3 Kasım 2021 itibariyle toplam 245.5 milyar dolar!).

8.sırada yer alan FACEBOOK’un kurucusu Mark Zuckerberg’in Ekim 2019 yılındaki toplam servetleri 69.9 milyar dolar iken, Ekim 2021’de 134.5 milyar dolara çıkmıştır (3 Kasım 2021 itibariyle toplam 118.7 milyar dolar!).]

Kovid polisiyesi’nin ekonomik motifi, daha geniş bir toplumsal dönüşüm bağlamına yerleştirilmelidir. Resmi anlatının yüzeyini kazırsak, neo-feodal bir senaryo şekillenmeye başlar. Giderek üretkenlikten uzaklaşan tüketici kitleleri sıkı bir düzene sokuluyor ve bir kenara atılıyor, sırf bu nedenle Bay Global artık onlarla ne yapacağını bilemiyor. Yarı zamanlı çalışanlar ve dışarıda tutulanlarla birlikte yoksullaşan orta sınıflar, çalışmaya ve tüketime, katılımcı demokrasiye, sosyal haklarına ve hak ettikleri tatillerini kullanmaya teşvik edilmek yerine,  artık, karantinalar, sokağa çıkma yasakları, kitlesel aşılama, propaganda ve toplumun militarizasyonu sopasıyla yönetilmesi gereken bir sorun haline gelmiş durumda.

Bu nedenle, karantinaların amacının tedavi edici ve insani olduğuna inanmak kuruntudan başka bir şey değildir. Sermaye, şimdiye kadar ne zaman “insan”ı önemsedi ki? Umursamazlık ve mizantropi, tek gerçek tutkusu “kâr” ve onunla birlikte gelen “güç” olan kapitalizmin kendine özgü hasletleridir. Bugün kapitalist güç, dünyanın en büyük üç yatırım fonunun isimleriyle özetlenebilir:

BlackRock, Vanguard ve State Street Global Advisor.

Devasa bir finansal varlıklar galaksinin merkezinde oturan bu devler, küresel GSYİH'nın yarısına yakın büyük miktardaki bir değeri yönetmektedirler ve borsada işlem gören şirketlerin yaklaşık %90'ında ana hissedardırlar. Bunların çekim alanında, işlevleri finans seçkinler topluluğu içindeki görüş birliğini koordine etmek olan  Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ekonomik Forumu, Üçlü Komisyon ve Uluslararası Ödemeler Bankası gibi ulusötesi kurumlar yer alır. Tüm  anahtar stratejik kararların - ekonomik, politik ve askeri - bu seçkinler tarafından en azından büyük ölçüde etkilendiğini güvenle varsayabiliriz. Yoksa Virüsün onları gafil avladığına mı inanmak istiyoruz? Daha doğrusu, CDC ve Avrupa Komisyonu'nun itirafıyla hiçbir zaman ne izole edilmiş ne de saflaştırılmış olan SARS-CoV-2, büyük bir ihtiyaç anında harekete geçirilmiş özel bir psikolojik savaş silahının adıdır.






Neden 'kamu sağlığı'ndan değil de özel ürünleri dünya çapında mümkün olan en karlı oranlarda pazarlamaktan sorumlu bir mega ilaç karteline (WHO) güvenelim? Halk sağlığı sorunları, kötü çalışma koşullarından, yetersiz beslenmeden, hava, su ve gıda kirliliğinden ve hepsinden önemlisi, aşırı yoksulluktan kaynaklanmaktadır; yine de, bu 'patojenlerin' hiçbiri DSÖ'nün insani kaygılar listesinde yer almıyor. İlaç endüstrisinin yırtıcıları, ulusal ve uluslarüstü tıbbi kurumlar ve müstehzi siyasi uygulayıcılar arasındaki muazzam çıkar çatışmaları artık herkesçe bilinen bir sır. COVID-19'un bir pandemi olarak nitelendirildiği gün, “Dünya Ekonomik Formu”nun DSÖ ile birlikte, dünyanın en güçlü 1.000'den fazla özel şirketi tarafından yönetilen bir “hayatı koruma” koalisyonu olan “Kovid Eylem Platformu”nu başlatmasına şaşırmamalı.


Sağlık acil durum orkestrasını yöneten zümre için önemli olan tek şey kar makinesini beslemektir ve her hareket, oportünizm tarafından harekete geçirilen  siyasi ve medya cephesinin desteğiyle bu hedefle planlanmaktadır. Askeri endüstrinin savaşlara ihtiyacı varsa, ilaç endüstrisinin de hastalıklara ihtiyacı vardır. Big Pharma'nın lobi faaliyetlerinde, Big Oil'in (BP, Chevron, Eni, ExxonMobil, Royal Dutch Shell, Total, ConocoPhillips- IŞIK) yaklaşık üç katı ve Big Tech'in (ABD’deki bilgi teknolojileri sektörünün en büyük beş şirketi: Amazon, Apple, Google, Facebook, Microsoft- IŞIK) iki katı kadar nispetinde harcama yapması, "halk sağlığı”nın dünya ekonomisinin açık ara en karlı sektörü olmasının rastlantı olmadığını göstermektedir.

Leading lobbying industries in the United States in 2020, by total lobbying spending (in million U.S. dollars)


Aşılara ve deneysel gen karışımlarına yönelik potansiyel olarak sonsuz talep, ilaç kartellerine, özellikle kamu parası ile sübvanse edilen (yani, kafalarımıza  düşecek daha fazla borçla) kitlesel aşılama programları tarafından garanti edildiğinde, neredeyse sınırsız kar akışı beklentisi sunmaktadır.

Neden tüm Kovid tedavileri yasaklandı veya sabote edildi? FDA'nın açık yürekle kabul ettiği gibi, acil aşıların kullanımı ancak “uygun, onaylanmış ve mevcut alternatifler yoksa” mümkündür.



Açıkça gizlenmiş bir “gerçek” vakası…Mevcut “aşı inancı”, ABD’ne tüm dünyada parasal egemenliğini kullanmayı sürdürme olanağı sağlayarak, pandemilerle beslenen” ve “petro-dolar”ın ihtişamıyla aynı seviyeye gelmek için uğraş veren  “farma-dolar”ın yükselişiyle yakından ilişkilidir. Neden tüm insanlık (çocuklar dahil!), enfekte olanların %99'dan fazlası, büyük çoğunluğu iyileşirken, giderek daha endişe verici hale gelen, yine de, sistematik olarak önemsiz gösterilen olumsuz etkilere sahip “deneysel aşıları" enjekte etsin? Yanıt açık: çünkü, insanlık kobay faresi yönteminde 'son kuşak' istismar malzemesi olurken, aşılar üçüncü bin yılın altın buzağıdır.

Bu bağlam göz önüne alındığında, acil durum pandomiminin sahnelenmesi, duyulmamış bir kamuoyu manipülasyonu yoluyla başarıya ulaşır. Salgınla ilgili her “kamusal tartışma”, finans seçkinleri tarafından parasal kaynak sağlanan teknik-bilimsel komitelerdeki “dini inanç” tarafından utanmadan özelleştirildi veya daha doğrusu tekelleştirildi. Her "özgür tartışma", sosyo-ekonomik bağlamdan dikkatlice arındırılmış sözde bilimsel protokollere bağlı kalınarak meşrulaştırıldı: insan, "bilimin parayı takip ettiğini" bilmiyormuş gibi davranarak bilimi takip eder". Karl Popper'ın "gerçek bilim"in ancak liberal kapitalizmin himayesi altında "açık toplum" dediği şeyde mümkün olduğuna dair ünlü ifadesi, şimdi George Soros'un Açık Toplum Vakfı'nda ete kemiğe bürünen küreselci ideolojide gerçeğe dönüşüyor. “Gerçek bilim” ile “açık ve kapsayıcı toplum”un birleşimi, Kovid doktrinine meydan okumayı neredeyse imkansız hale getiriyor.

O halde, KOVİD-19 için bundan sonraki gündemi kafamızda canlandırabiliriz. Korku ve boyun eğici davranışı teşvik edecek şekilde sunulan bir salgın riski üzerine kurgulanmış bir anlatı hazırlanır. Büyük olasılıkla bir tanısal yeniden sınıflandırma vakası. Bunun için, epidemiyolojik olarak muğlak bir grip virusuna ihtiyaç vardır; bu virus üzerine,  yaşlılarda ve bağışıklık sistemleri baskılanmış olanlarda solunum ve damar hastalıklarının etkisinin yüksek olduğu (belki de hava kirliliğinin de kötüleştirici etkisiyle) coğrafi bölgelerle ilişkilendirilebilir agresif bir yayılma masalı kurgulanır. "İleri" ülkelerdeki yoğun bakım ünitelerinin Kovid'in gelişinden önceki yıllarda zaten çöktüğü ve kimsenin oradan çıkmayı hayal etmediği ölüm oranlarına sahip olduğunu düşünürsek, zaten fazla bir şey yapmaya gerek yoktur. Yani halk sağlığı sistemleri çoktan yıkılmış ve pandemi senaryosuna hazır hale getirilmişti.

Ama bu kez cinnet içinde uygulanan bir yöntem var: yüksek sepsis riski nedeniyle  hastanelerin ve bakım evlerinin tıkanmasına, çok kötü protokollerin uygulanmasına ve tıbbi bakımın askıya alınmasına neden olan ve paniği tetikleyen bir olağanüstü hal ilan edilir. Ve işte, katil virüs, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşüyor! Finansal gücün ana merkezlerinde (özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa) şiddetle devam eden propaganda, politik ve varoluşsal rasyonalitenin tek olası biçimi olarak hemen kabul gören “istisna hali”ni (Carl Schmitt) sürdürmek için esastır. Ağır medya bombardımanına maruz kalan tüm topluluklar, zorlamanın özgeciliğe dönüştüğü “yurttaşlık sorumluluğu” biçimlerine grotesk bir hevesle bağlanarak öz disiplin yoluyla boyun eğiyor.

"Bulaşma eğrisinden" "Kovid ölümlerine" kadar tüm pandemi senaryosu, rekor sürede üretilen bir çalışma ile, SARS-CoV-2'nin tespiti için onay verilen PCR testine dayanmaktadır. Şimdiye kadar birçok kişinin haberdar olduğu gibi, PCR testlerinin tanısal açıdan güvenilir olmadığı bizzat bu testin mucidi Nobel ödüllü Kary Mullis (ne yazık ki, 7 Ağustos 2019’da vefat etti) tarafından daha önce duyurulmuştu; son zamanlarda da  bu görüş, diğerlerinin yanı sıra, 22 uluslararası tanınmış uzman tarafından birçok kez dillendirildi ve testin, belirgin hataları nedeniyle uygulanmasının durdurulması talep edildi. Açıkça görülüyor ki, talep kulak ardı edildi.

Açıklama (IŞIK): Corman-Drosten”in RT-PCR testinin Wuhan'daki Kovid suşunu tespit ettiğine yönelik makaleleri, 21 Ocakta "Eurosurveillance" dergisine sunulur, 22'sinde kabul edilir ve 23'ünde, 2 gün gibi rekor bir sürede, online olarak yayımlanır!

17 Ocak'ta Drosten, test protokolünü DSÖ'ne gönderir ve ani bir kararla DSÖ, 21 Ocak 2020’de, tüm ulusların Prof.Drosten tarafından geliştirilen "güvenli" test prosedürünü kullanmasını tavsiye eder. Makale henüz, hakemli bir dergide yayınlanmamıştır ve Çinlilerin, yeni bir virüsün genetik bir zincirini temsil edebilecek “birçok” kısa gen dizisinin izolasyonu hakkındaki raporları ilk kez 24 Ocak 2020’de açıklanmıştır. 












PCR testi, pandeminin arkasındaki itici güçtür. Kötü şöhretli 'döngü eşikleri' üzerinden çalışır: Tıpkı “guru” Anthony Fauci'nin bile, sürüntülerin 35 döngünün üzerinde çalışıldığında değersiz olduğunu söyleyerek pervasızca kabul ettiği gibi, ne kadar çok yüksek döngü ile çalışırsanız, o kadar çok yanlış pozitiflik (enfeksiyonlar, Covid ölümleri) üretirsiniz. Bugüne dek, neden pandemi sürecinde tüm dünyadaki laboratuvarlarda rutin olarak 35 döngü ya da üzerinde çoğaltma işlemi uygulandı? New York Times bile – şüphesiz tehlikeli bir Kovid inkarı yuvası değil – geçen yaz bu kilit soruyu gündeme getirdi.

Testin hassasiyeti sayesinde, sağlık yönetimine, her günkü terörün temel araçları olan Kovid vakalarının ve ölümlerinin "numerolojik ucube"si üzerinde tam kontrol sağlama olanağı verilerek, pandemi bir musluk gibi açılıp kapatılabilir.

Tüm bu korku tellallığı, bazı tedbirlerin gevşetilmesine rağmen, bugün de devam ediyor. Nedenini anlamak için ekonomik motife dönmeliyiz. Daha önce belirtildiği gibi, merkez bankaları tarafından birkaç mouse tıklamasıyla trilyonlarca yeni basılmış nakit finansal sistemlere enjekte edildi ve büyük bir kısmı orada kalmayı sürdürdü. Para basma çılgınlığının amacı, vahim likidite boşluklarını kapatmaktı. Bu 'sihirli ağaç parasının' çoğu, hala harcama ve yatırım için kullanılması amaçlanmayan gölge bankacılık sistemi, menkul kıymetler borsaları ve çeşitli sanal para birimleri içinde donmuş durumda. İşlevleri yalnızca finansal spekülasyon için ucuz krediler sağlamaktır. Bu, şu anda sıradan insanlar arasındaki ekonomik döngülerden (gerçek sermaye-IŞIK) tamamen bağımsız olan bir yörünge çevresinde genişlemeye devam eden, Marx'ın "hayali sermaye" dediği şeydir.

Sonuç olarak, daha sonra  aşırı ısınmaya neden olabileceği  ve hiperenflasyonu tetikleyebileceği için,  tüm bu nakitin reel ekonomiyi doldurmasına izin verilemez. İşte, virüsün işe yarar olmaya devam ettiği yer burasıdır. Başlangıçta nasıl “gerçek ekonomiyi yalıtmaya” hizmet ettiyse, şimdi de aşı dogmasına ve kitleleri disipline sokmanın renkli yöntemlerine boyun eğme ile karakterize deneme amaçlı yeniden açılmayı yönetmektedir; belki bu yöntemlere yakında, iklimle ilgili sokağa çıkma kısıtlamaları da dahil olacaktır.


Bize, 'özgürlüğümüzü' sadece aşıların geri verebileceğinin söylendiğini hatırlıyor musunuz? Tahmin edilebileceği gibi, şimdi özgürlüğe giden yolun "varyantlarla", yani virüs yinelemeleriyle dolu olduğunu keşfediyoruz. Amaçları 'vaka sayısını' artırmak ve dolayısıyla merkez bankalarının borç ve finansman açıklarının parasallaşmasını hedefleyen sanal para üretimini gerekçelendiren  olağanüstü halleri uzatmak. Seçkinler, normal faiz oranlarına dönmek yerine, bulaşıcı hastalık hayaletini besleyerek sağlık acil durumunu normalleştirmeyi tercih ediyor.  Geniş anlamda kabul gören “tapering” (merkez bankalarının, yaptıkları geniş ölçekli varlık alımlarının hızını kademeli olarak azaltmaları-IŞIK), bu nedenle tıpkı “Pandexit” (pandemiden çıkış-IŞIK) gibi, bekleyebilir.

Örneğin AB'de, Avrupa Merkez Bankası (ECB)'nın PEPP (pandemic emergency purchase programme) olarak bilinen 1,85 trilyon Euro'luk Pandemi Acil Varlık Alım Programı” mevcut durumda Mart 2022'ye kadar devam edecek. Ancak, bu tarihin ötesine uzatılması gerekebileceği ima ediliyor. Bir yandan da, Delta varyantı, yaz sezonunu altüst eden yeni kısıtlamalar (karantinayı da kapsayan) ile seyahat ve turizm endüstrisini kasıp kavuruyor. Yine, kendini gerçekleştiren bir kehanete yakalanmış gibiyiz (özellikle, Nobel ödüllü Luc Montagnier ve diğer pek çok kişinin ima ettiği gibi, eğer varyantlar, agresif kitlesel aşılama kampanyalarının sonucuysa). Durum ne olursa olsun, temel nokta yaşlı kapitalizmin halâ virüs'e ihtiyaç duyuyor olmasıdır; tek hayatta kalma şansı, liberalizmden oligarşik otoritarizm’e bir paradigma kayması oluşturmasına bağlıdır.

Suçları mükemmel olmaktan uzak olsa da, bu küresel darbenin düzenleyicilerinin, yine de, belli bir sadist dehaya sahip oldukları kabul edilmelidir. El çabuklukları, belki de beklentilerin ötesinde başarılı oldu. Bununla birlikte, totalitarizm’i amaçlayan herhangi bir güç başarısız olmaya mahkûmdur ve bu, aynı zamanda, Kovid dininin başrahipleri ve onların, “acil sağlık psikolojik harekatı”nı piyasaya sürmek için seferber ettiği kurumsal kuklalar için de geçerlidir. Buna rağmen, “güç”, mutlak kudrete sahip olduğu konusunda kendisini kandırma eğilimindedir. Kontrol odasında oturanlar, hakimiyetlerinin ne ölçüde kuşkulu olduğunu kavrayamamaktadır. Göremedikleri, kısmen kör kalmaya devam ettikleri şey, otoritelerinin "daha yüksek bir misyona", yani kapitalist matrisin anonim kendi kendini yeniden üretmesine bağlı olmasıdır. Günümüzün gücü, tek amacı Homo sapiens'in zamanından önce yok olmasına yol açma potansiyeli taşıyan umursamaz yolculuğuna devam etmek olan kar- makinasına bağlıdır. Dünyayı Kovid'e itaat konusunda tezgaha getiren seçkinlerin görünmezliği, virüs'ün kendisi kadar marifetli olan kapitalist otomatın insan biçimindeki tezahürleridir. Ve dönemimizin yeniliği, "tecrit edilmiş toplum"un, distopik hedefinden bağımsız olarak kapitalist makinenin yeniden üretilebilirliğini en iyi garanti eden model olmasıdır.

Fabio Vighi- 16 Ağustos 2021

İnglitere Cardiff Universitesi'nde Eleştirel Teori Profesörü

Makalenin Orijinali İçin:

http://thephilosophicalsalon.com/a-self-fulfilling-prophecy-systemic-collapse-and-pandemic-simulation/


5 Temmuz 2021 Pazartesi


 5 + 3: Kafkasya'da Türk Süper Devleti, NATO Vesayeti Altında Orta Asya

Kırgızistan dışişleri bakanı Ruslan Kazakbayev  2 Temmuz'da Azerbaycan'ın başkentindeydi ve burada hem NATO'nun “Barış için Ortaklık” askeri programının, hem de yakında genişleyecek* olan “Türk Keneşi”nin üyesi olan iki ülke arasında stratejik bir ortaklık önerisinde bulundu.

IŞIK:(*Strategic partnership: Putin, Aliyev discuss shedding  blood to liberate occupied territories / The presidents reaffirmed their mutual intention to continue boosting the Russian-Azerbaijani strategic partnership while discussing the current issues on the bilateral agenda”

https://antibellum679354512.wordpress.com/2021/06/23/strategic-partnership-putin-aliyev-discuss-shedding-blood-to-liberate-occupied-territories/)


Nisan ayında Kırgızistan, Tacikistan ile ölümcül bir sınır çatışmasına karışmış ve o sırada Türk Keneşi bir araya gelerek, “Türk Keneşi, Türk Konseyi'nin kurucu üyesi olan kardeş Kırgızistan ile yakın temasını sürdürmeye devam edecek  duyurusunda bulunmuştu.

Günümüz pan-Türkizm/pan-Turancılığın vücut bulmuş hali olan Türk Keneşi, şu anda Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'dan oluşmaktadır ve Afganistan, Macaristan , Türkmenistan ve Ukrayna gibi çeşitli ülkelerle bağlantılar kurmuştur . Bu bir Türk girişimidir veya daha doğrusu, 15 Haziran Şuşa Deklarasyonu'ndan bu yana Türk-Azeri “tek millet, iki devlet” pan-Türk oluşumudur.

Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar, geçtiğimiz günlerde Kırgızistan ve Tacikistan'ı ziyaret etti.

Kırgız Dışişleri Bakanı’nın 2 Temmuz'daki Bakü ziyaretinde, Türkiye Anadolu Ajansı’na göre AKAR, 30 yıl önce Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana birçok gözlemcinin beklediği bir ittifak önerisinde bulundu: Karadeniz'den Çin sınırına kadar, Türklerin ve aslında NATO hakimiyetinde bir bloğun konsolidasyonu (her ikisi de resmi bir ortak olmayacak olsa da). Onun sözleriyle:  “Orta Asya ve Güney Kafkasya ülkeleri arasında 5+3 formatında [Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan + Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan] bir işbirliği platformu kurulmasını öneriyoruz. Orta Asya ve Güney Kafkas ülkeleri arasındaki diyaloğu daha aktif hale getirmeyi öneriyoruz.”


Bu 8 ülkenin tamamı eski Sovyet Cumhuriyetleridir. 8’i de NATO'nun “Barış için Ortaklık” üyesidir. 4 ülke (Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) aynı zamanda, Robert Louis Stevenson'ın  “İntihar Kulübü”  başlıklı hikayesine giderek daha çok benzemekte olan, Rusya’nın liderliğindeki can çekişen “Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü”nün üyeleridir. 

 

Böyle bir organizasyonun doğrudan etkileri, Rusya'nın eski Sovyet alanında tecriti (Belarus ekarte edildiğinde), Türk hakimiyetinde petrol, doğal gaz, demiryolu ve maden ulaşım koridorları, Hazar Denizi Havzası'nın Batı’ya açılması ve bu bölgedeki İran ve Rus etkisinin azalması olacaktır. Bu girişim, eski Türk Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun 2012 tarihli  “Stratejik Vizyon: Amerika ve Küresel Gücün Krizi “ adlı kitabına göre, onun neo-Osmanlı jeopolitik planı Zbigniew Brzezinski tarafından ima edilmiş ve yürekten desteklenmiş (Sayfa 136)*.

Ancak bu hedeflerin arkasında, Türkiye ve Azerbaycan'ın Şuşa Deklarasyonu'nun habercisi olduğu, Türkiye'nin hakimiyetinde ve NATO tarafından desteklenen bir askeri-güvenlik bloğu var.

Yeni Bükreş Dokuz formatı (Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Romanya ve Slovakya), Rusya'yı Avrupa'dan uzaklaştırmak amacını taşıyan asırlık “Intermariam Projesi”nin gerçekleştirilmesinde dikey çizgi ise, önerilen 5+3 bloğu da  Batı'nın kıskaç hareketinde yatay çizgi olacaktır.

"5 + 3: Turkic Superstate in Caucasus, Central Asia Under NATO Tutelage"

July 3, 2021 Rick Rozoff

https://antibellum679354512.wordpress.com/2021/07/03/5-3-turkic-superstate-in-caucasus-central-asia-under-nato-tutelage/

Çeviri: IŞIK



1 Ekim 2019 Salı

Çin, Rusya ve İran: Yeni Jeopolitik Düzenin Dayanakları




Konuya derinlemesine bakan yakın zamandaki bir makalesinde; analist Alistair Crooke, ABD’nin kurumsal olarak, İran’la sağlam bir anlaşma yapma gücüne sahip olmadığını öne sürüyor. Ulusal güvenlik danışmanı John Bolton’ın yakın zamanda görevden alınmasından önce yazılan makalede, Crooke on yıllarca süren yaptırımların, imkansız olmasa bile çözülmesi güç bir düğüm haline geldiğini savunuyor.

Bolton’ın görevden uzaklaştırılması, şüphesiz, ABD-İran ilişkilerinin düzeltilmesi potansiyeline sahip bir etken; ancak, iki ülke arasındaki ilişkinin doğasının belirlenmesinde, uzun süreli etkisi olacak diğer unsurlar da mevcut. Bu unsurlar, geçmişle ve yazarın görüşüne göre, daha da önemlisi gelecekle ilişki gösteriyor.

Bolton 1948 yılında doğdu. Dolayısıyla, İngiliz ve Amerikan CIA 1953 yılında İran lideri Mussadık’a karşı darbe düzenlediğinde henüz küçük bir çocuktu. Musaddık’ın yerine getirilen Şah, 1979 yılında  İslam Devrimi ile yıkılıncaya kadar, ülkeyi despotik bir terörizm ile yönetti. Amerikalılar, özellikle bu darbe nedeniyle İranlılar’ı hiçbir zaman affetmediler ve o tarihten beri bu ülkeye karşı her türden bir savaş sürdürdüler.

İçinde İran’ın nükleer güce sahip olma isteğine dair yanlış kanıtlar barındırıyor olsa da, 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi (ABD, Almanya, İngiltere, Çin, Rusya, Fransa- IŞIK) artı AB ve İran arasında imzalanan JCPOA Anlaşması (Ortak Kapsamlı Eylem Planı Anlaşması ya da İran Nükleer Anlaşması- IŞIK) ile, uzun süredir iltihaplı bir yara haline gelen bu konuda bir çözüme ulaşılmıştı. Amerika’nın anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi, İran’ın ABD dış politikası hakkındaki şüpheci yaklaşımını, basit olarak çok çabuk doğrulamış oldu.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunu’nun, İran’ın anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirdiğine dair olumlu raporlarına rağmen, ABD Mayıs 2018’de tek taraflı olarak anlaşmadan çekildi. Bu çekilmenin İsrail baskısından kaynaklanıp kaynaklanmadığı, Trump’ın kendine özgü dış politika girişimi olup olmadığı, diğer etkenler ya da  bu etkenlerin oluşturduğu bir kombinasyon olup olmamasının konuyla bir ilgisi yok. İranlılar ve gerçeği söylemek gerekirse diğer birçok ülke için, Rusya Devlet Başkan’ı Putin’in, Amerikalıların “anlaşma yeteneğine sahip olmadığı” gözleminin doğruluğu, basitçe söylemek gerekirse teyid edilmiştir. ABD’nin anlaşmadan çekilmesinin, bir dizi önemli sonuçları olmuştur.

ABD’nin “anlaşma yeteneğine sahip olmadığı”nı hükmeden sadece İran değil. Bizzat bir ABD darbe girişiminden kurtulan Türk lider Recep Erdoğan, ülkesini ABD ekseninden uzakta yeniden konumlandırmak için istikrarlı biçimde bir dizi girişimde bulundu. Bu girişimler içinde, İran’la ticaret anlaşmaları yapmasını ve belki de en önemlisi, dünya güç dengesine ABD’den uzakta yeniden yön vermeye çalışan Rus ve Çin inisyatifine giderek artan derecede katılımını sayabiliriz.

Son aylarda, Erdoğan ülkesinin “Şanghay İşbirliği Örgütü”ne bağlılığını artırdı, İran’la ticari bağlarını güçlendirdi ve Rus S400 füze savunma sistemini teslim aldı. Tüm bu hamleler, Rusya’yla yapılmış çeşitli anlaşmalara devam edilmemesi ve İran’ın daha fazla izole edilmesi yönündeki güçlü ABD beyanlarına rağmen başarılı olmaktadır.

Sözü edilen “Şanghay İşbirliği Örgütü”, Rusya’nın Avrupa’ya petrol boru hatları döşemesi ile katılımcı ülkelere ABD tarafından aktif olarak karşı çıkılması ve şantaj yapılması örneğinde olduğu gibi, Amerikan isteklerine açıkça uymayan ticaret ve diğer düzenlemeleri formüle etmek üzere Çin’den Avrupa’ya, coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış ülkeler tarafından oluşturulmuş çeşitli inisyatiflerden sadece birisidir.

Rusya’nın petrol projelerinin başlıca yararlanıcısı ve Amerika faktörünü kabul etmeyen Almanya’nın yanı sıra, artan sayıda Avrupa ülkesi, son aylarda, bağımsızlıkları ile ilgili kendilerinden daha emin olarak önemli  önlemler almıştır.

Bunun bir tezahürü de, “Bir Kuşak, Bir Yol” inisyatifine katılmak amacıyla Çin’le anlaşma imzalayan 152 ülkenin var olmasıdır. İlk kez daha 2013 yılında ortaya konan bir Çin girişiminin bu düzeyde bir kabul görmesi şaşırtıcı. İmzacı ülkeler, şu an dünyayı kuşatıyor.

Belli istisnalar, ABD’yi, Japonya’yı (gerçi, olasılıkla çok uzun süreli olmayacak) ve ABD’nin sadık destekçisi Avustralya’yı kapsıyor. ABD arzularına bağlılığın nasıl ulusal çıkarın yerini alabildiğini göstermesi açısından, Avustralya eşsiz bir örnek. Çin, bu ülkelerin en büyük ticaret ortağıdır (bir sonraki en büyük ticaret ortağı Japonya’nın oranının yaklaşık 3 katı). Çin aynı zamanda, Avustralya’nın en büyük dış turizm kaynağı (ekonomik olarak, ülke ekonomisinin çok büyük bir bölümü), en büyük yabancı öğrenci kaynağı ve üçüncü en büyük dış yatırım kaynağıdır.

Avustralya’nın, ulusal çıkarına rağmen, en önemli ekonomik partneri (ÇİN) karşısında sergilediği kararsız ve çelişkili tavır, gittikçe güçten düşmekte olan militarist bir egemen devlete sadakatın açık bir örneğini teşkil etmektedir.

ABD’nin, İran halkı için kuşkusuz acı verici olduğu halde, İran’la ve de onun müttefikleriyle olan ilişkilerinde uyguladığı zorbalık ve hukuğa aykırılık, İran’ın giderek daha önemli bir rol oynadığı bir dizi gelişmeyi durduramadı.

Çin ve İran 2016 yılında kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladı. Ağustos 2019’da, İran dışişleri bakanı Muhammed Zarif’in Pekin’i ziyareti sırasında iki ülkenin imzalamış olduğu “genişletilmiş stratejik ortaklık anlaşması”, Çin’in şu an ABD’nin  açık bir şekilde yasadışı olan İran karşıtı önlemlerine nasıl dikkatini vermiş olduğunun bir ölçütüdür.

Zarif ve Çin'den Wang Li tarafından imzalanan anlaşmanın ayrıntılarının çoğu gizli kalır. Bununla birlikte, hemen hemen tamamıyla batı medyasının anlatısından kaçırılan ayrıntıların yeteri kadarı, değişen ilişkilerinin esaslı bir resmini sergilemek amacıyla açığa vurulmuştur.

Örneğin, Çin, İran’ın gelişmekte olan petrol, gaz ve petrokimya sektörüne 280 milyar dolar yatırım yapacak. İlave bir 120 milyar dolarlık yatırım, özellikle ulaşım sektörü olmak üzere, İran’ın altyapısını geliştirmesine yardım etmek amacıyla yapılacak. Çeşitli projeler için yapılacak ödemeler, Çin’in dış ticaret fazlasından elde edilen yabancı paralar ve Çin Renminbi’si ile yapılacak. Yani, şimdiye kadar uluslararası ticarette ezici bir öneme sahip para birimi olan ABD doları artık tek başına kullanılmayacak.

ABD, uzun zamandır, doları öncelikli bir finansal ticaret aracı olarak kullanmaya son verdi ve bunun yerine onu, ABD dış politika emellerine boyun eğmeyen ülkelere karşı ülke savaşı kapsamında bir silah olarak kullandı. Bu uluslararası finansal zorbalığın sonuçları, şimdilerde, uluslarası ticarette yapılacak ödemenin araçları olarak, ABD dolarının yerine farklı mekanizmaların hızla artan kullanımı şeklinde yansımaya başladı.


İran; Pakistan, Afganistan ve daha önce eski Sovyetler Birliği’nin, şimdilerde de “Şanghay İşbirliği Örgütü”nün önemli bir parçasını oluşturan diğer destekçi ülkelere kolayca giriş sağlamasıyla önemli bir şehir olan MEŞHED ile TAHRAN arasında 900 km’lik bir demiryolu bağlantısına elektrik vermek üzere devasa anlaşmalara da imza attı. Şu an dünya nüfusunun % 40’dan fazlasını temsil eden ulusları bünyesinde toplamış ve dünyadaki en önemli gelişmelerden biri olsa da, batı medyasında söz konusu örgütle ilgili ayrıntılar yok denecek kadar az.

TAHRAN-MEŞHED atılımı, sadece ulaşım bağlantıları sağlaması açısından değil, petrol ve doğal gazın, organizasyonun destekçi ülkeleri üzerinden doğuda Çin’e, Batı’da da Türkiye aracılığıyla Avrupa’ya taşınmasına da aracılık edeceği için önemli olan bir dizi projeden birisi.

Rusya, kısmen eski Sovyetler Birliği ile olan tarihsel bağları üzerinden destekçi ülkeleri teşvik etmesi açısından ve de Çin’le olan stratejik ortaklığı nedeniyle bu gelişmelerde önemli bir partner.

Batı’nın bu gelişmelere olan ilgisizliğinin derecesi, Rusya’nın Vladivostok Şehri’nde yakın zamanda yapılan Doğu Avrupa Ekonomik Forumu toplantısı’nın batı medyasında çok az yer alması şeklinde yansıdı.

Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin katılımı, onun Rusya ve Çin Başkanları Putin ve Xi ile yaptığı sıcak görüşmeler de batı medyasında yeterince yer almadı. Batı medyası izleyicilerinden çok büyük bir kısmı, bu formun 65 ülkeden 8500’den fazla katılımcıya ev sahipliği yaptığından habersizdi.

Buradaki ana nokta, bu gelişmelerin, ABD’nin işbirliği ve desteğiyle nedeniyle değil, ABD’ye rağmen gerçekleşiyor olmasıdır. İran’dan ve bölgenin diğer yerlerinden gelecek yeni haberler açıklığa kavuştukça bu amaçlar sürecek ve hız kazanacak.

BRI (Bir Kuşak Bir Yol İnisiyatifi) üye sayısının hızla artmasının da gösterdiği gibi, dünyadaki ülkelerin büyük bir çoğunluğu, ABD’den de ve onun, gittikçe sayıları azalan ancak kendi çıkarları için sürekli savaş peşinde koşan müttefiklerinden de usandı. Doğu’da (İran üzerinden) Çin’den Batı’da Rusya ve onun Avrupa’lı komşularına kadar çok uluslu işbirliği, daha iyi bir seçeneğin mevcut olduğunu gösteriyor.

Avustralya gibi, dünyanın değişmekte olduğunu anlamaya inatçı bir direnç gösteren uluslara, bu gerçeği kabul etmedikçe, istenilmeyen ve köhne bir geçmişin kalıntıları olarak geride kalma kararı kalıyor.

James ONeill*

18 Eylül 2019 / New Eastern Outlook / ÇEVİRİ: IŞIK


*James O’Neill, Avustralya’lı Jeopolitikal Analist

5 Eylül 2019 Perşembe

Türkiye Kendisini Ne NATO Ne de KGAÖ ile Aynı Hizaya Sokmayacaktır


Türkiye Kendisini Ne NATO Ne de KGAÖ ile Aynı Hizaya Sokmayacaktır


*KGAÖ: Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü  (7 Ekim 2002 tarihinde altı Bağımsız Devletler Topluluğu ülkesi tarafından kurulan hükûmetlerarası askerî ittifak- Kurucu Ülkeler: Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan)

Modern Türkiye’nin kurucusu laik Mustafa Kemal Ataatürk’ün portresi altında, Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nın kalkınmasını sürdürmeye çabalıyor

Türkiye değişiyor ve Stratfor’un kurucusu George Friedman’ın öngörülerinin yanlış olduğu görülüyor. Eğer, eski Osmanlı İmparatorluğu tekrar ortaya çıkacaksa, bu ABD’e bağlı bir devlet olmayacaktır.


Türkiye’yi Batı standartlarının bakış açısından yargılamak ve onun “yeni sultanı” ile dalga geçmek yerine, “Avrupa’nın hasta adamı”nın, onun tarihi ve coğrafi özgünlüğünü inkar etmeden, nasıl  moderniteden kaynaklanan kültürel boşluğu doldurmaya ve I.Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini telaffi etmeye çabaladığını anlamaya ihtiyacımız var. Gerçekten de, Atatürk’ün ima ettiği plan, bir yüz yıl sonra henüz bir sonuca ulaşmadı ve sorunlar devam ediyor.

AKP ile, bu partinin doktrinini Avrupa Hıristiyan-Demokratlarınki’ne benzeterek, Türkiye’nin kucaklayıcı bir İslami demokrasi haline geleceğine inandık. Ülke, gittikçe Müslüman dünyasının sözcüsü durumuna gelerek, Osmanlı’nın görkemiyle yeniden bağ kurdu. ABD’nin desteğiyle, birinci sınıf bir ekonomi haline gelmeye yöneldi. Modernizasyonunu ve batılılaşmasını sürdürerek, en önemli müşterisi Libya’ya, daha sonra ekonomik ortağı Suriye’ye  sırtını döndü ve Batı ile ilişkilerini giderek güçlendirdi.

Ancak, 15 Temmuz 2016’da hazırlıksız bir darbeye dönüşen, yeni seçilmiş Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Marmaris’teki süikast girişiminin berbat bir şekilde başarısızlığa uğraması işleri tersine çevirdi. Üç yıl boyunca, AKP bu çılgın gidişatı hazmetmeye çalıştı. Politikasıyla yüzleşmeye başladı. Mevzisini netleştirmek üzere, darbenin 3.yılında sahne aldı.

İlk olarak, anlaşıldığı sanılanın aksine, modern Türkiye ne Batı’yla ne de Doğu’yla birliktedir. Kendisini, iki dünya arasında, yarı-asyalı, yarı-avrupalı, at sırtında bir ülke gibi tanımlar ve ne Atlantik Birliği’ne üyeliği, ne de “Arap Baharı”nın Batılı savaşlarına katılımı bunu değiştirmez.

Rus hava savunma sistemi S-400’lerin satın alınması bu düşüncenin bir örneğidir. Ankara, hem NATO’ya üyeliğini hem de ittifakın rakibinden silah alabilme kapasitesini bir arada savunuyor. Hatta haklı olarak, hiçbir hukuk metninin bu seçimini yapmasına engel teşkil etmediğini ve hiç kimsenin bu nedenle  onu cezalandırmasına izin vermediğini açıkça belirtiyor.

Türkler, her zamankinden daha fazla, Asya’yı ve Avrupa’nın bir kısmını fetheden “steplerin kurdunun çucukları”. Suriye’de barış için sürdürülen Astana görüşmelerini (Rusya-İran-Türkiye) bu bağlamda anlamalıyız. Ya da, Karakas’taki Bağlantısızlar Konferansı’nda Türk delegasyonunun antiemparyalist açıklamalarını da…

İkincisi, Türkiye ekonomik bağımsızlığını, Kıbrıs münhasır deniz bölgesi’nin araştırılması ve “Türk Akımı” gibi enerji projelerine dayandırıyor. Açıkçası, zayıf olan nokta bu. Türkiye’den geçen Rusya-Avrupa boru hattının bazı kısımları halihazırda faaliyette, ancak, Avrupa Komisyonu ABD’nin baskısı altında bunu her zaman için engelleyebilir; bu alanda yapılan yatırımların önemi, Kuzey Akım2 için yapılandan daha büyük olmayacaktır. Son olarak, Uluslararası Hukuk’a göre Türkiye, Kıbrıs’ın münhasır deniz bölgesi üzerinde hiçbir hakka sahip değil ve kuzey Kıbrıs’daki kukla Türk Cumhuriyeti’ni desteklemesi geçersiz ve hükümsüzdür.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Avrupa Birliği ile olan göç anlaşmasının askıya alındığını ilan etmesi bu bağlamdadır (2 milyar euro’luk yıllık ödemeden hemen sonra).

Üçüncüsü, Türkiye Anglo-Sakson finans modelinden ayrılıyor. Yaşam seviyesi, Batı’nın Libya’ya karşı savaşından beri ve daha çok yine Batı’nın Suriye’ye karşı savaşı süresince giderek çöküş yaşamıştır. Ankara, bu nedenle, aniden Merkez Bankası’nın  kontrolünü ele geçirmeye ve faiz oranlarını % 24’den % 19,75’e düşürmeye karar verdi. Hiç kimse, bu kararın ekonomik sonuçlarının ne olacağını bilmiyor.

Dördüncüsü, 2002-2016’ı kapsayan dönemin tersine, azınlıklar için Türk olmak halen mümkün iken, yurtdışı ittifakları bilinen bireyler için artık bu mümkün değil. Darbeden beri, ABD ile, özellikle Fethullah Gülen’in (Pensilvanya’da sığınmacı) müritleri ile itaat bağlantılarını sürdürdüğünden şüphe duyulan herkes, devasa bir tasfiye hareketi ile ordudan ve devletten uzaklaştırıldı. Yüzbinlerce vatandaş hapsedildi. Savaş, Kürt azınlığa karşı değil, Washington’la ittifak yapan Kürtlere karşı sürdürüldü.

Sahip olduğumuz algının aksine, Recep Tayyip Erdoğan kişisel mitomanisi nedeniyle bir diktatatör olmak zorunda kalmıyor, ülkesinin rotasını değiştirmek için şiddete başvuruyor.


Eski Milli Görüş (Müslüman olmayanlara karşı kurulan aşırı sağcı bir örgüt) yöneticisi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2017’de bir kilisenin inşaatına izin vererek bir istisnaya imza attı. 3 Ağustos 2019’da kilisenin temelini attı.

Beşincisi, Türkiye kendisini, azınlıklara saygılı Müslüman bir Devlet olarak tanımlamaktadır. Mesela, Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’daki bir Süryani kilisesinin ilk taşını yerleştirdi. Bu tercih, Müslüman Kardeşler Birliği’ni körü körüne desteklemesi ve onun hilafet projesiyle bağdaşmıyor. “Müslüman dayanışması”, anlamını yitirmiş bir yanılsamadır ve (İran örneğinde olduğu gibi) Türkiye’nin hangi İslam’dan söz edeceğine karar vermelidir. Zaten, Türkiye Çin Sincan Müslümanlarını güçlü bir şekilde desteklemeyerek, önceki tavrından ayrılmıştır.

Türk ordusu, halen Kıbrıs’ı işgal etmiş durumdadır, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da bir savaş yürütmektedir ve Katar’da, Kuveyt’de, Sudan’da, Kızıldeniz’de yani tam olarak Suudi Arabistan’ın çevresinde konuşlanmaktadır. Ve tabii ki, bu çok yönlü etkinlik İsrail ile birlikte Atlantik İttifakı’nın karşı çıkmasına rağmen sürdürülebilir değildir.

Bütün bunlar, aslında,  ABD'nin istemediği yeni bir görünüm arz ediyor. Eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, şimdiden eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bağlandılar. Genel seçimlerde eski ortağı Erdoğan’a rakip olmaktan vazgeçen Abdullah Gül, AKP'nin Belediye seçimlerinde — özellikle İstanbul'da- yenilgisinin diktatörlüğün kurulmasına engel olma olasılığını ortaya çıkardığını düşünüyor. Birlikte, CIA yardımıyla AKP içinde bir muhalefet düzenlemeye çalışıyorlar. Langley için, 2016 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yapılan suikast girişimiyle varılamayan hedefin, seçim yoluyla gerçekleştirilmesi söz konusu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “bunlara kırgınlık olmayacak da kime olacak?” diye açıklama yaptı.

Thierry Meyssan
Çeviri: IŞIK




Voltaire Network | Şam (Suriye) | 6 Ağustos 2019