25 Nisan 2015 Cumartesi

RENNAN PEKÜNLÜ YAZDI: "YARADILIŞA BİLİMSEL SEÇENEK"

Yüzyılın sonuna gelindiğinde, devrimlerin yarattığı değişiklikler, insanların ilerlemeye ve toplumsal refaha olan inançlarını pekiştirdi. Hem ABD’nin kurucu babaları hem de Fransız devriminin başını çekenler, devrimi toplumların ilerleme yolundaki kaçınılmaz aşamalar olarak tanımladılar.
 
16. ve 17. yüzyıllardaki bilimsel devrim, hiyerarşik ve sonlu evren yerine sonsuz evreni; otorite ve usa vurma yerine de gözlemsel yöntemi amaçladı. Ancak bunlar çok az gerçekleşti. 17. yüzyılın bilim insanları İyonyalıların yaptığını yapamadılar; hiç yoktan yaratılma modeli yerine doğal bir evren modeli oluşturamadılar. Cusalı Nicholas ve Giordano Bruno gibi filozoflar uzay ve zamanda sınırsız, başlangıçsız ve sonsuza değin varolacak olan bir evren görüşünü yücelttiler; ancak hiçbiri bu görüşleri destekleyecek somut veriler toplayamadı.
Çoğu bilim insanı için evrenin başlangıcı, din ile bilimin buluştuğu nokta olarak durmaktaydı. Örneğin, Isaac Newton, Güneş dizgesinin oluşumu ve korunması için Tanrı’ya gereksinim olduğunu savundu.
KANT EVRENİN BAŞLANGICINA GÖZÜNÜ DİKTİ 
İngiliz devrimi ve Restorasyon döneminden sonra İngiliz toplumu tutucu bir evreye girmiştir. Değişim, evrim kavramları zamanla güncelliğini yitirdi. Evren de tıpkı yazılı biçime dökülmemiş olan İngiliz anayasası gibi bir dizi olayların oluşturduğu ve artık tamamlanmış olan bir ürün olarak algılanmaya başlandı. Bunun sonucu olarak da değişimler, evrimsel aşamalar ve devrimlerin bundan böyle yinelenmeyeceğine inanıldı.
18. yüzyılın ortalarına doğru Avrupa ve Amerika’da değişim rüzgarları yeniden esmeye başladı. Evrenin başlangıcına ilişkin tartışma canlandı. 1755 yılında filozof Kant, evrenin kaynağına ilişkin doğal bir açıklama getirdi; bu açıklama Anaxogoras’ın yüzyıllar önce oluşturduğu düşüncelerle büyük benzerlik taşıyordu. Döneminin gökbilim araştırmalarıyla yakından ilgilenen Kant, gözlemlerin, yıldızların uzayda eşdağılım göstermediğine, belli biçimlerde gruplaşarak Samanyolu diskini oluşturduklarına işaret ettiğini savundu.
EVRENİN KURAMI VE TOPLUMSAL DEVRİMLER
Kant, “ Evrenin Kuramı”nı oluşturduktan sonraki yıllarda Avrupa ve Amerika ortalığı silip süpüren devrimlerle çalkalandı. Bu devrimler, eski hiyerarşik toplumların tarih sahnesinden tamamen silinip yerlerine demokrasilerin geçmesi sürecini tamamlıyordu. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, devrimlerin yarattığı değişiklikler, insanların ilerlemeye ve toplumsal refaha olan inançlarını pekiştirdi. Hem ABD‘nin kurucu babaları hem de Fransız devriminin başını çekenler, devrimi toplumların ilerleme yolundaki kaçınılmaz aşamalar olarak tanımladılar. Demokrasilerin kurumları giderek kusursuz biçimlerine yaklaşırken insanların refah düzeyi de sınırsız olarak artıyordu. Jefferson, zorbalıkların hortlamaması ve ilerlemenin kesikliliğe uğramaması için dönemsel devrimlere gereksinim olduğunu savundu. Jefferson’a göre Amerikan Anayasası sınırsız revizyona açık olması nedeniyle bitmiş bir ürün olmadığını göstermekteydi.
BİLİM ARTTIKÇA İNSANIN GÜCÜ DE ARTACAK
İngiltere’de kimyacı Joseph Priestley, insanlığın gelişimine ilişkin genel kuramı özetledi. 1771 yılında  şöyle yazıyordu : “Bilimsel bilginin giderek artmasıyla insanın gücü artacak, maddi varlığı ve yasalarıyla doğa, insanın hizmetine girecek, yaşam koşulları iyileşecek ve insan ömrü belki de uzayacak, her geçen gün insanların mutluluğu artacak”.
İnsan toplumlarının durağan olmadığına, büyük çaba ve savaşımlarla sürekli evrim geçirdiğine, daima daha üst düzeyde örgütlendiğine ve yaşam düzeyinin giderek arttığına ilişkin devrimci kavram, bilim alanından hızla yandaş buldu. 18. yüzyıl sonlarına doğru İngiltere endüstri devriminde buhar makinelerini geniş ölçüde kullanmaya başladı. Kömür ile çalışan bu makineler jeoloji biliminin hızla gelişmesini sağladı. Kendisi amatör bir bilim insanı olan James Hutton, Yer ‘in kendisinin sürekli evrim geçirdiğine ilişkin bir kuram geliştirdi.
AYDINLIK / 09.01.2015

TÜRK- ERMENİ İLİŞKİLERİNDEKİ TARİHSEL GERÇEKLER 3

GÖÇ ETTİRİLEN ERMENİLER İÇİN ALINAN TEDBİRLER

Osmanlı Devleti İçişleri Bakanlığı göçe tabi Ermenilerin haklarının korunması ve emniyetle yerlerine ulaşmalarını temin etmek üzere çeşitli tedbirler almıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Osmanlı Hükümeti zorunlu göç uygulamasına başlamadan önce bütün vilayetlere yazılar yazarak, bölgelerinden geçecek kafilelerin bütün ihtiyaçlarının karşılanması için gereken tedbirlerin alınması ve yiyecek stoklanması talimatını vermiştir1. İhtiyaçların tespit ve temini için İskȃn-ı Aşair ve Muhacirin Müdürü Şükrü Bey bizzat görevlendirilmiş ve sevkiyat sırasında kafilelerin ihtiyaçlarının karşılanması için sancak ve vilayetlere ödenek tahsis edilmiştir2. Nakledilecek Ermenilerin mal ve can güvenliğinden mahalli idareler, iskânlarına kadar iaşelerinden ve mesleklerinin icrası için gerekli ödeneğin tahsisinden ise hükümet sorumlu tutulmuştur.

 Göç ettirilecek Ermenilerin geride bıraktıkları mal ve araziler kaydedilerek koruma altına alınmıştır. Taşınabilir mallardan bozulabilecekler oluşturulan heyetler tarafından müzayede ile satılmış ve bedelleri sahibi adına emaneten mal sandıklarına aktarılmıştır. Satılan malların cinsi, miktarı, değeri, kime satıldığı gibi bilgiler özel defterlere kaydedilerek heyet tarafından onaylandıktan sonra tutanak tutularak tutanağın aslı hükümete, resmi kopyası ise Geride Bırakılan Mallar Komisyonu’na verilmiştir. Geri dönen Ermenilere emval-ı menkul ve gayr-ı menkullerinin %98’i iade edilmiştir3.

İçişleri Bakanlığı göçe tabi tutulan Ermenilerin emniyetle yerlerine ulaşmalarını temin etmek üzere de tedbirler almıştır. Göçe tabi olan Ermenilerin naklinde esas taşıma vasıtası olarak tren ve nehir yolu kullanılmıştır. Batı Anadolu’dan iskân mahalline gönderilenlerin hemen hepsi trenlerle nakledilmiştir. Cizre yolu ile sevk edilenler de trenle ve “şahtur” denilen nehir kayıklarıyla taşınmıştır. Tren ve nehir nakliyatının bulunmadığı yerlerde kafileler hayvan ve arabalarla belli merkezlere toplanmış ve buradan trenlere bindirilmiştir.

Zor şartlara ve imkânsızlıklara rağmen hükümetin, göçe tabi tutulan Ermenileri bir intizam içerisinde yeni yerleşme alanlarına sevk ettiği yabancı misyon görevlileri tarafından da doğrulanmaktadır. Amerika’nın Mersin Konsolosu Edward I. Natan, 30 Ağustos 1915’te Büyükelçi Henry Morgenthau’a gönderdiği raporda: “Tarsus’tan Adana’ya kadar bütün hat güzergâhının Ermenilerle dolu olduğunu ve Adana’dan itibaren bilet alarak trenle seyahat ettiklerini, kalabalık yüzünden sefalet ve çektikleri zahmete rağmen hükümetin bu işi son derece intizamlı bir şekilde idare etmekte olduğunu, şiddete ve intizamsızlığa yer vermediğini, göçmenlere yeteri kadar bilet sağladığını, muhtaç olanlara yardımda bulunduğunu” 4 belirtmiştir.

Edward I. Natan’ın, 11 Eylül 2015 tarihli raporu ise şu şekildedir:

“478 sayılı gönderimden beri (30 Ağustos 1915 tarihli rapor) yüz binlerce Ermeni daha buraya ulaştı ve Halep’ e sevk ediliyorlar. Şam’daki kampta hastalar için bir hastane oluşturulmuş ve ziyaretim sırasında 50 hasta tedavi görüyordu. Aldığım bilgilere göre kampta ölen yok ve hükümet bütün sürgünlere yiyecek dağıtıyor“ 5.

Ermenilere yeni gittikleri yerlerde tapulu ev, tarıma elverişli arazi, mesleklerinin icrası için alet, sermaye ve tohumluk verilmiştir. Ayrıca zorunlu göçe tabi tutulan Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçları ertelenmiş ya da tamamen silinmiş ve suçlu ve zanlılar hakkındaki takibat da ertelenmiştir6.
 


OSMANLI DEVLETİNDEKİ ERMENİ SAYISI VE GÖÇ ETTİRİLEN ERMENİLERİN MİKTARI
O dönemde Osmanlı coğrafyasının tamamında ve göç uygulaması yapılan Anadolu topraklarında yaşayan Ermenilerin sayıları7 ile göç ettirilen, göçten muaf tutulan ve göç yerine varan Ermenilerin sayıları8 aşağıda gösterilmiştir:
 
 
 

Halep’teki Amerikan konsolosu Jackson 3 Şubat tarihli sürgün edilenler listesinde 486.000 Ermeni’nin bulunduğunu, 8 Şubat 1916 tarihli raporunda ise göç bölgesinde 500.000 civarında sürgün Ermeni bulunduğunu rapor etmiştir9 . Söz konusu rapor Ermenilerin büyük bölümünün göç yerlerine ulaştığını göstermektedir.
Göçler sırasında Ermenilere yapılan saldırılar ya da kötü muamele nedeniyle çok sayıda kişi Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemelerinde yargılanmış, yargılananlardan 1397 kişi idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmış10 ve yargılamalar bizzat Talat Paşa tarafından takip edilmiştir. Ancak cezalandırılanlar arasında gerçekten suçlu bulunanlar olduğu gibi İstanbul’un İngilizler tarafından işgalinden sonra Ermeni kilisesinin telkinleriyle cezaya çarptırılan birçok masum insanın da bulunduğu gerçeği dikkatten uzak tutulmamalıdır.
 
Kaynaklar:
1.    Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914-1918), Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayı 90, Ankara, 2001, s.62-63
2.    Age, s.66-67; Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi, No:55-A/17, 53/305
3.    Bülent Bakar, Ermeni Tehciri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2009, s.200-212
4.    Halaçoğlu, age, s.58; Dahiliye Nezareti Emniyet Umum Müdürlüğü 2.Şube, No:20/13
5.    US Archives NARA, 867.4016/193, Copy No:484
6.    Dahiliye  Nezareti Şifre Kalemi, No:54-A/226; Halaçoğlu, age, s.67-68
7.    Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul, 1987, s.136- 143
8.    Halaçoğlu, age, s.72-77; Dahiliye Nezareti Emniyet Umum Müdürlüğü 2.Şube Arşivi, No:68/71, 68/80-83-84, 68/101, 57/110
9.    Hikmet Özdemir, Kemal Çiçek, Ömer Turan, Ramazan Çalık, Yusuf Halaçoğlu; Ermeniler: Sürgün ve Göç, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004, s.75; US Archives NARA, 867.48/271: Ek 310.
10. Süslü, age, s.147; Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Hazine-i Evrak, Karton 178, Dosya 23

TALAT PAŞA KOMİTESİ

24 Nisan 2015 Cuma

TÜRK- ERMENİ İLİŞKİLERİNDEKİ TARİHSEL GERÇEKLER 2


ERMENİ İSYANLARI

1.Dünya Harbi döneminde Osmanlı Devleti 8 ayrı cephede savaşırken Ermenilerin çıkardığı isyanlar devleti zayıf düşürmüştür. Osmanlı orduları bir yandan bu cephelerde savaşırken, diğer yandan cephe gerisine de asayiş için kuvvet ayırmak zorunda kalmıştır.

 
Bu dönemde Osmanlı Devleti’nde silahaltında olan Ermeniler silahlarıyla birlikte ordudan firar ederek Rus ordusuna katılmışlar, bir bölümü de silahlı çeteler kurmuş ve Türk köylerinde katliama başlamıştır. 1. Dünya Harbi başlamadan hemen önce Ermeni Komiteleri tarafından yayımlanan talimatlar1 aşağıdadır:
 
 
Osmanlı Ermenileri 1890’lardan itibaren Anadolu’nun her köşesinde çok sayıda isyan çıkarmışlardır. Ermenilerin 1. Dünya Savaşı sırasında isyan çıkardıkları bölgeler aşağıda görülmektedir:


 
ERMENİLERİN ZORUNLU GÖÇ ÖNCESİ TÜRK KATLİAMLARI
Ermeniler isyan çıkardıkları bölgelerde çeteler oluşturarak erkekleri askerde olan kadınları, yaşlıları ve çocukları ağır işkencelerle katletmişlerdir. Katliamın gerçekleştiği bölgelerde Türklere ait çok sayıda toplu mezar bulunmuştur. Ermeniler katliamın yanı sıra Osmanlı Ordusu’na zarar verecek pek çok girişimde bulunmuşlardır. Silahaltında olanlar silahları ile birlikte Osmanlı Ordusu’ndan firar ederek düşman ordularının saflarına katılmış, düşman orduları lehine casusluk yapmışlar ve Ermeni fırıncılar yaptıkları ekmeklerle Osmanlı askerlerini zehirlemişlerdir2.
 
 
Kars’ın Subatan İlçesinde Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler
 
Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Kavakbaşı köyünde 20 bin civarında Türk’ün bulunduğu toplu mezar
Osmanlı Devleti, tüm ikazlara rağmen Ermenilerin masum sivil halkı katletmeye devam etmesi üzerine 24 Nisan 1915’te Ermeni Komite Merkezlerinin kapatılarak evrakına el konulması ve komite liderlerinin tutuklanması kararını almış, bu kapsamda İstanbul’da 235 Ermeni komite lideri tutuklanmıştır. Tutuklananlarla birlikte 19 Mavzer, 74 Martini, 111 Winchester, 96 Manliher, 78 Gıra, 358 Filovir, 3591 tabanca ve 45221 adet mühimmat ele geçirilmiştir.
ZORUNLU GÖÇ KARARININ ALINMASI VE GÖÇTEN MUAF TUTULANLAR
Ermeni komite liderlerinin tutuklanması kararından sonra da Ermenilerin ihanet ve katliamlarını sürdürmeleri üzerine Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915’te Ermenilerden isyan edenlerin ve çete kurarak sivil halkı katledenlerin bulundukları bölgelerden çıkarılarak Osmanlı Devleti toprakları içinde yer alan ancak savaş bölgesinden uzakta olan Şam ve Musul gibi vilayetlere nakledilmelerini kararlaştırmıştır.
Bununla beraber Anadolu’daki Ermenilerin tamamı göçe tabi tutulmamış, tutulanların ise daha sonra yerlerine dönmelerine izin verilmiştir. Bizzat Ermeni patriği bu konuda “İstanbul Ermenileriyle Kütahya sancağı ve Aydın vilayetindeki Ermeniler göç ettirilmemişti. Halen İzmit sancağı ile Bursa, Kastamonu, Ankara ve Konya’da bulunan Ermeniler buralardan göç ettirilmiş olup da geri dönmüş bulunanlardır. Kayseri sancağı ile Sivas, Harput, Diyarbakır ve özellikle Kilikya ve İstanbul’da göçten dönmüş, ama köylerine gidemeyen çok Ermeni vardır. Erzurum ve Bitlis Ermenilerinin bütün bakiyesi Kilikya’dadır”3 şeklinde açıklamada bulunmuştur.
Yukarıda belirtilen illere ilave olarak Rus işgali altında bulunduğu için Kars ve Van gibi doğu vilayetlerindeki isyancı Ermeniler de göç dışında kalmış, ancak gerek işgal süresince gerekse Rus ordusu çekildikten sonra Kars ve Van Ermenileri Anadolu’daki en büyük katliamı bu iki ilde yapmıştır.
Hükümet emirleriyle memleketin müdafaasını ve asayişin teminini ihlal etmeyenler, casusluk yapmayanlar, Katolik ve Protestan olanlar, mebuslar, asker, subay, askeri doktor olanlar, amele taburlarında çalışanlar, demiryollarında çalışan memurlar, ameleler, müstahdemler ve aileleri ile Müslüman ailelerin yanında çalışıp da sadakatlerinden şüphe edilmeyenler, Müslüman olanlar ve benzer durumlarda olanlar göçe tabi tutulmamıştır4.
Kaynaklar:
1.    Genelkurmay ATASE Arşivi, No: ½, Kls: 528, Dos: 2061, Fih: 21-18, No: 4/3671; Aram Turabian, Les Volontaires Armeniens Sous Les Drapaux Francais, Marseilles, 1917, s.6
2.    Ermeni Komitelerinin Amaçları ve İhtilal Hareketleri, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2003, s.164
3.    Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Yayını, Ankara, 1990, s.149-150; British Foreign Office Papers, Public Record Office, Nu:371/6556/E.2730/800/44
4.    Süslü, age, s.149-150; Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914-1918), Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayı 90, Ankara, 2001, s.62-63
 
TALAT PAŞA KOMİTESİ

23 Nisan 2015 Perşembe

TÜRK- ERMENİ İLİŞKİLERİNDEKİ TARİHSEL GERÇEKLER 1

ERMENİLERİN SELÇUKLU VE OSMANLI DÖNEMİNDEKİ YAŞAMLARI


Türklerin Ermenilerle irtibatı 1026 yılında Çağrı Bey’in Anadolu topraklarına girişiyle başlamıştır. Selçuklular Bizans’ı yenerek Anadolu’ya hakim olduğunda Ermeniler Bizanslılara bağımlı prenslikler halinde varlıklarını sürdürmekteydi. Türkler bu topraklara egemen olunca Ermeniler Selçuklulara bağımlı hale gelmiştir.

Ortaçağ Ermeni tarih yazarlarının Bizans İmparatorluğu ve Haçlılar için yergi dolu ifadeler kullandıkları fakat Türk hükümdarlarından hep övgüyle söz ettikleri görülmektedir. Ermeni tarihçi Urfalı Mateos, Melikşah’tan bahsederken: “Sultanın yüreği, Hristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. O, geçtiği memleketlerin halkına bir baba gözü ile bakıyordu. Böylelikle hiç muharebe yapmadan birçok eyalet ve şehirlere hakim oldu”1 sözlerini kullanmaktadır.

Osmanlı Devleti kurulduktan sonra Ermeniler Osmanlı Devleti’ne bağlanmışlar, Ermeni dini reisliği önce Kütahya’ya, 1324’te Bursa’ya, İstanbul’un fethinden sonra ise İstanbul’a nakledilmiş ve Ermeni Patrikhanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde Ermeniler devletin sadık bir tebaası olmuşlardır. Gerileme döneminde ise emperyalist devletlerin de kışkırtması ile Osmanlı Devleti’nden koparacakları topraklar üzerinde bağımsız bir Ermenistan kurma hayaline kapılmışlardır.

Osmanlı Devleti, Ermenileri her dönemde kendi iç işlerinde ve dinlerinde serbest bırakmış, onlara kendi okullarında eğitim yapmaları, kendi aralarındaki davaları kendilerinin çözmesi, askerlikten muaf olmaları gibi haklar tanımış ve bu kapsamda 1863 yılında Ermeni Milleti Nizamnamesi’ni kabul etmiştir.
 

Osmanlı Devletinde Ermenilerden 22 bakan, 33 milletvekilli, 29 paşa, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 üst düzey memur işbaşına gelmiştir2. Bu kapsamda 1. Meclis’te 10, 2. Meclis’te 11 Ermeni milletvekili görev almıştır3.



1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi öncesinde Ermeniler Osmanlı Devleti’nden önce özerklik, uzun vadede ise bağımsızlık kazanmak için harekete geçmiştir. Bu durum İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi Henry Elliot’un aşağıda yer alan raporunda 4 açıkça görülmektedir:


 
Kaynaklar:
1-    Urfalı Mateos, “Vekayiname (952- 1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1131- 1162)”, Çev.: Hrant D. Andreasyan, Ankara, 1987.
2-    Salih Yılmaz, “Ermenistan Cumhuriyeti’nde Okutulan 10.Sınıf Tarih Ders Kitabında Türkler Aleyhine İfadeler ve Sözde Ermeni Soykırımı”, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı 177, Aralık 2008
3-    Aide- Memoire Sur Les Droits Des Minorities En Turquie, Presentees Aux Representants Des Membres De La Societe Des Nations, Association Nationale Ottomane Pour La Societe Des Nations, Constantinople, 1922
4-    Livre Bleu du Gouvernement Britannique Concernant le Traitement des Armeniens Dans L’empire Ottoman 1915- 1916 (Mavi Kitap)
(TALAT PAŞA KOMİTESİ)
 

18 Nisan 2015 Cumartesi

Gazoz kapağı solcuları: Halkların Dönekleri Partisi



HİKMET ÇİÇEK- 18.04.2015/AYDINLIK

“AKP’yi geriletmek” için “HDP’ye destek” çağrılarından geçilmiyor. İmzalar toplanıyor.
 
Çağrıcılar arasında Bingöl Erdumlu, Gün Zileli, Haluk Yurtsever, Masis Kürkçügil, Aydın Engin, Celal Başlangıç, Engin Cinmen, Haşim Kutlu, Oya Baydar, Ragıp Duran, Sennur Sezer, Celalettin Can, Feyyaz Kurşuncu gibi isimler de var. Kampanyayı Taraf, Radikal 2 gibi medya organları çekiyor. Bu isimler bir zamanlar “sosyalist” idiler. 

Bazıları 12 Mart, bazıları da 12 Eylül günlerinde saflarını değiştirdiler. Bazıları Ergenekon, Balyoz, Odatv ve benzeri kumpaslar kurulurken çark ettiler. Döndüler.
 
Prof. Dr. Kemal Üçüncü, bu ‘aktivist’ aydınların HDP’ye baraj atlatma kampanyasını, “Beyaz Türklerin yeni fantezisi” olarak niteliyor.
 
“Dönmek, beynin ve vicdanın satılmasıdır” der Hasan Yalçın ve ekler: “Tamamen ve toptan, bir evin içindeki eşyalarla birlikte satılması gibi.”
 
Kişilikleri nasıl kırıldı da bırakın solcu olmayı, etnik temelde örgütlenmiş, ayrılıkçı bir partiden medet umar hale geldiler? İnsan merak ediyor, bu kişilerin ruhları neyin karşılığı teslim alındı? 
 
Türkiye’nin devrimci tarihine ait ne varsa Jöntürkler, İttihatçılar, Talat Paşa, Atatürk... hepsine saldırıyorlar. Avrupa Parlamentosu gibi konuşuyor, “Soykırım yaptınız” diyorlar. Tanzimat aydınlarını katbekat geçmişler. Sanki görevleri Batı’nın, emperyalizmin kirini, pasını yıkamak ve yağlamak. Batı işbirlikçiliğinden medet uman bir partiye destek olmak. 
 
Bu eski “Marksist-Leninist ve hatta Maocular”, hep “eşitlik, özgürlük ve demokrasi”den söz ediyorlar. Fakat Ergenekon, Balyoz, Odatv vs. denildi mi kalleşçe ve sinsice “Asın bunları” diyenler de bunlardı. Zekeriya Özlerin yanında yer almaktan, tetikçilik yapmaktan hiç utanmadılar. İçlerinde özel yetkili mahkemelerin tanığı olanlar, “Ergenekon’dan zarar gördük” diye davalara müdahil olanlar bile çıktı. “Askeri vesayetten kurtarıyor” diye F tipi örgüte yanaştılar. 
 
GAZOZ KAPAĞI SOLCULARI
 
Ama hâlâ “solcu” olduklarını iddia ediyorlar. “Dünya yuvarlak. Doğudan da gitsen, batıdan da gitsen varacağın yer Amerika. Öyle de yapsan böyle de yapsan solcu kalıyorsun.” Sevgili Hasan Yalçın, ‘neoliberal sol’la böyle dalga geçiyordu. Onların hâlâ “solcu” sayılmaları da böyle. Gazoz kapağından madalya gibi bir “solculuk.” Bonservis gibi bir şey “eski solculuk”, sistemi temiz göstermeye yarıyor, kıymeti buradan geliyor. Cumhuriyete ve devrime karşı Amerikancı-ayrılıkçı güçlerin safında cephe tutacaksın ve gene de “solcuyum” diyeceksin! 
 
“Kendilerini önemsizleştiren bu adamları” en iyi anlatan kişinin, Hasan Yalçın’ın söyledikleriyle bitirelim: “Dahası neyi satarak yaşadıklarının bilincindedirler. Devrimcileri sattıkları için devrimcilerden utanırlar. Şimdi pazarladıkları fikir ve becerilerinin tamamını da devrimcilik yıllarından edinmişlerdir. Hepsi bir yana, yüksek sınıflar önündeki fiyatlarının önemli bir bölümünü, bir zamanlar devrimci oluşlarına borçludurlar. Değil mi ama, öyle olmasalardı, ilginç de olmazlardı.”

(Hasan Yalçın, Dönekler, Kaynak Yayınları, 2. Basım, Kasım 2006)

9 Nisan 2015 Perşembe

BU KAVGA CUMHURİYET KAVGASI

 
 
Senelerce el atılmadığından kütüphanenin alt katlarında tozlanıp duranlardan da olsa kitaplarından vazgeçmekte zorlananlardanım.
 
Beklenmedik zamanlarda elinize alıp karıştırdığınızda beklenmedik kapılar açabiliyorlar.
 
Geçtiğimiz hafta içinde, zamanında edindiğim cogito dergilerini ve aynı dönemde, 90’lı yıllarda, gene Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, “entelektüel” camiada pek revaçta olan bir takım “postmodern” kitapları karıştırdım.
 
Cogito’nun birinci sayısı Laiklik’e ayrılmış.
 
Ben yazarlara bakıyorum, Nuray Mert, Ali Bulaç, Murat Belge; televizyon ölülerimizi sayıyor Berkin, Özgecan, Nuh...
 
Elit” bir yayınevi, cumhuriyetçi “elitizmine” ve cumhuriyetçi “laiklik” anlayışına saldırıyor; “halk için” diyor, “halk için demokrasi”...
 
Elimi attığım kitaplardan biri, Alain Touraine’in Demokrasi Nedir? adlı kitabı; 97’de basılmış.
 
Légion d’honneur’lü postmodern sosyolog Touraine anlatıyor:
 
“Modern demokrasi düşüncesinin oluşumu, modern cumhuriyetçi devlet imgesini bozma düşüncesiyle uyuşmuştur.”
 
Çeviri biraz tuhaf ama Touraine cumhuriyet nefreti konusunda da, demokrasi sevdası konumunda da kuşkuya yer bırakmıyor.
 
Özetleyerek aktarıyorum:
 
Cumhuriyet tahakkümcü ve demokrasi özgürlükçü; cumhuriyetin simge ülkesi Fransa ve demokrasininki İngiltere; cumhuriyetin simge devrimi Fransız Devrimi ve demokrasininki 1688, “Şanlı” ya da “Kansız” Devrim; cumhuriyetin simge filozofu Rousseau ve demokrasininki Locke; cumhuriyetin temel değeri halk egemenliği/kamu çıkarı ve demokrasininki insan hakları; cumhuriyet tepeden inmeci ve demokrasi “taban”cı; cumhuriyet usçu ve demokrasi özgürlükçü.
 
Fransız Devrimi’ni fazla “şiddetli ve baskıcı” bulan Touraine’in, temsili demokrasinin oligarşi’den başka bir şey olmadığını savunan Rousseau’yu beğenmemesinde şaşılacak bir yan bulunmuyor. Ancak, kulağa ne kadar absürd gelse de, kamu haklarının güvence altına alınmasını birey üzerinde bir tahakküm mekanizması olarak görmesine de şaşırmamak gerekiyor.
 
Burjuvazinin “devlet karşısında insanı savunma” masalı ile önümüze getirdiği koca “insan hakları” literatürü de, eninde sonunda aynı temel üstüne kurulmuştur.
 
Touraine’in Locke sevdasıyla da uyumlu olarak, örneğin bir Çırağan Sarayı’nın kamuya açık bir müze ya da kütüphane değil de özel mülk olması “insan hakları”na uygun ve “kamu haklarını” açıkça ihlaldir. Touraine’in cumhuriyete özgü temel değerler olarak saydığı usçuluğu ve kamu çıkarını tutarlı bir şekilde izlediğimizde, Touraine’in güzide “insanı” Çırağan Sarayı’nı özel mülkü kılmaktan mahrum olacaktır.
 
Benzer bir durum cogito’nun Laiklik sayısında “insan haklarını” büyük bir heyecanla savunan Mert, Bulaç ve Belge için de geçerlidir.
 
Usçulukta ve kamu çıkarında tutarlılık, laikliği beraberinde getirir ve yedi yaşında İmam-Hatip’e verilmiş babanın kızını kapama “özgürlüğünü” ihlal eder.
 
Öyleyse kahrolsun cumhuriyetçi, usçu, dayatmacı tahakküm!
 
***
 
90’lı yıllar üniversite yıllarımdı; özel üniversitelerin sosyoloji bölümleri dışında bir heyecan yaratmayan cehalet yumağı postmodern sosyoloji ile Batı’da “sol damgalı” hangi gerici düşünce çıksa başçevirmenliğine soyunan Murat Belge’nin cumhuriyete ve cumhuriyetçiliğe açtığı savaş çoğumuzu ilgilendirmiyordu.
 
Öte yandan, bizler, bunu 90’lı yılların solcu öğrencileri anlamında söylüyorum, içinde yaşadığımız cumhuriyette, Touraine’i pek korkutan kamuculuğu, eşitçiliği ve usçuluğu görmüyorduk.
Dünyanın dört bir yanında, burjuvazi elinde cumhuriyet, kendi temel değerlerine ihanet etmiş, “halk egemenliği”nden olabildiğine uzaklaşmıştı.
 
Türkiye Cumhuriyeti’nden geriye kalan ise “Evren cumhuriyeti”, belki daha doğru bir tabir ile “Özalistan” idi; Diyarbakır cezaevi ve Sivas katliamıydı; yükselen Kürt hareketinin dilinde adı “TeCe” oldu.
 
***
 
Çok değil, bir sene öncesine kadar ise bu kez cumhuriyet kurumlarının binalarından “T.C.” tabelaları indirilmeye başladı. Ancak, indirilen Diyarbakır cezaevleri değildi; Sivas katliamını yapanlar hiç değildi. İndirilen ya da sökülmek istenen, cumhuriyette Touraine’in gördüğüydü.
 
Alkışlayanlar, ya da bıyık altından gülenler, bunu alkışlamaktadır.
 
Alkışları, tabelaları indirenlerin Sivas alkışlarına karışmaktadır.
 
***
 
Pek yakın tarihimizin hikayesidir. Belgeli Muratlar üzerinden de izleyebiliyoruz.
 
Ergenekon’da “darbeciler” yargılanmadı; hedefte “TeCe” de yoktu; hedefte cumhuriyet vardı. Solcusundan”, Kürt siyasetine ve liberaline, kendisine muhalif diyen bir kesim, CHP’yi, AKP’den çok baş düşman ilan ettiğinde, hedefte faşizm yoktu; hedefte cumhuriyet vardı.
 
Ne zaman ki altı okun esamesi dahi okunmaz duruma geldi, Belgeliler CHP yanında yerini aldı.
 
***
 
Evren’in çocuklarının, Özalistan ile, TeCe ile, faşizm ile hiçbir kavgası yok; laiklik ile var.
 
AKP’nin ve tekellerin kamu haklarının son kırıntısına kadar çiğnenmesiyle hiçbir kavgası yok; ancak çiğneyebilmek için cumhuriyetçi reflekslerin silinmesine ihtiyacı var.
 
Tekellerin Kürt emekçilerinin sömürülmesiyle, Kürt hareketinde emekten ve anti-emperyalizmden yana damarın ezilmesi ile hiçbir kavgası yok; Kürt sorununun emperyalizm lehine “çözülmesine” karşı çıkanlar, “Tam bağımsız Türkiye” diyenler ile var. Arap Baharı’nda da gördüğümüz gibi tekellerin sevdiği tek “azınlıklar”, söz konusu ulus-devleti istediği gibi yönetebilmede araç olarak kullanabilecekleri azınlıklar.
 
***
 
Kürt siyasi hareketi, bu ülkenin cumhuriyetçileri tarafından kabul görmüyorsa, bunun - istisnaları kuşkusuz olsa da genel planda - Ekmeleddinli cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın aldığı oyların da gösterdiği gibi, “Kürtlük”le bir ilgisi bulunmuyor.
 
Kürt siyasi hareketinin, simgesini Diyarbakır cezaevinde bulan “TeCe” ile cumhuriyeti, kimi zaman açıkça bilinçli olarak, karıştırmasından ve hem içeride hem de dışarıda cumhuriyet düşmanları ile birlikte saf tutmada hiçbir beis görmemesinden kaynaklanıyor.
 
Hiçbir cumhuriyetçiye, cumhuriyet kavgasını cumhuriyet düşmanlığı yapanlarla vermeye ikna edemezsiniz.
AKP’nin IŞİD’e verdiği desteğe karşı tüm cumhuriyetçiler sokağa dökülebilir ama Türkiye’de laiklik kavgasına girmekte açıkça ayak direyenlerin, Türkiye’nin anayasasını ve geleceğini kendi pazarlıklarına meze etmeye çalışanların, Kobani’de Amerika ve Barzani ile verilen savaşa “laiklik” adına destek çağrısının samimiyetine hiçbir cumhuriyetçi inanmaz.
 
Maddenin yasasıdır ve bükemezsiniz.
 
***
 
Bu kavga cumhuriyet kavgası. 90’lı yıllardaki Yapı Kredi Yayınları’nda cumhuriyete ve cumhuriyetçiliğe saldırılması yalnızca küçük bir örnek.
 
Dine özgürlükçülüğün cilvesi; 90’lı yıllarda YKY’nin başındaki Enis Batur, banka yönetimi “yandaşların” eline geçtiğinde görevinden alındı.
 
Ancak, Batur’un ödediği bedel, tablonun bütünüyle karşılaştırıldığında, pek küçüktür.
 
Tarih, burjuvazinin cumhuriyete ihanetini bugün kanla yazmış bulunuyor.
 
Ve tarih, emperyalizmin insana hınç duyan bir islama boğduğu bu topraklarda, solundan korkan bir cumhuriyetin artık yaşama şansı kalmadığını; halkların cumhuriyetten başka bir geleceği olmadığını gene kanla gösteriyor.
 
Adına “demokrasi” densin, “çözüm” densin, “barış” densin, cumhuriyet düşmanlığı cumhuriyet düşmanlığıdır.
Halkların geleceğine de kardeşliğine de çekilmiş silahtır.
 
Cumhuriyet düşmanlığı Berkin’in, Özgecan’ın, Nuh’un, Kübra’nın, Hüsne’nin katlidir.
 
Bu kavga cumhuriyet kavgası...

Deniz Hakan
İlerihaber, 21 Şubat 2014
denizhakan@ilerihaber.org

MUSUL'DAN KOBANİ'YE

 
 
Obama, IŞİD’e karşı savaş ilan ettiğinde, pek çok yerden bir ağızda “Suriye’ye saldıracak” dediler. Hayır, Amerika’nın gücü buna elvermiyordu; yarattığı İslamcı ordusu ve destekleyicileriyle Suriye savaşını kazanamadığını, Esad’ı indiremeyeceğini görmüştü.
 
Hayır, Suriye’ye saldırı değil, Amerika’nın Ortadoğu’daki iddiasını koruma amacıyla başlattığı yeni bir uzun savaş geliyor dedik; ayrıntılarını sürecin başından bu yana bu sitede irdeledik, burada tekrarlayacak yer bulunmuyor.
 
Ancak şu iki noktaya dikkat çekiyorduk:
 
Uzun savaş bir de-islamizasyon rüzgarıyla birlikte geliyor; öncelikli hedef Esad olmaktan çıkıyor; Amerika bu süreçte kendi safına çekidüzen vermeyi umuyor; başta Kürtler olmak üzere yeni ittifaklar, yeni ve daha modern ordular arıyor ve IŞİD’i gördüğü her yerde bitirmek üzere vurmak yerine, Amerikan yardımını bölge güçlerini bu yolda “terbiye etmek” için kullanmaya çalışıyor. Şimdi, uzun savaş içinde Musul savaşının başlangıç işaretleri verilirken tüm bu vektörleri bir kez daha yakından görebiliyoruz ve Amerika’nın Musul savaşı, genel olarak bölgenin geleceğini ve özelde Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor.
 
Yalçın Küçük, Çıkış kitabında “Oyunların Sonu mu?” başlıklı yazıma yer verme inceliği gösterdi. Davutoğlu’nun “Musul’un istikrarı tarihi bir misyondur”, Barzani’ninse “Musul’u bırakmayız” açıklamaları yaptığı bugünlerde, uzunca da olsa, bir kısmını buraya almayı gerekli görüyorum:
 
“IŞİD, büyük savaşına, Musul’u alarak başladı ve bu incelemeyi yazmaya başladığım sırada ikinci kez Kerkük kapısına dayanmıştı. Maliki, Barzani’yi IŞİD’e Musul kapılarını açmakla suçlamaktadır.
 
“Açtı mı, Maliki’nin söylediği gibi Musul’daki Irak askerlerine, IŞİD’in kendilerine değil, Maliki’ye karşı olduğu propagandası yaptıysa, en azından denediğini kabul edebiliriz. Amerika artık sadece meczuplarla çalışabiliyor ve Barzani, bir meczup misali, herhalde Musul ile Kerkük’ün kendisine kalacağı hesapları yapmaktadır.
 
“... On dokuzuncu yüzyılda Mısır, şeklen Türk egemenliğinde olmakla birlikte Hidiv sisteminde aslında İngiltere yönetimindedir. Şimdi ise Irak içinde, şeklen Bağdat’a ve aslen Amerika’ya bağlı de facto bir Kürt devleti kuruyorlar... Ancak bu politikanın içinde Musul’un Kürtlere verilmesi yoktur ve Kürtlere bahşedilen güçlü bir federasyon değil, Amerikan askerliğidir.”
 
Türkifikasyon’dan detürkifikasyon’a
 
1926’da Musul’u vermiş ve “türkifikasyon özgürlüğü” almıştık; Şeyh Sait ile Musul anlaşması pek yakın tarihtedir.
 
Musul’u İngilizlere verdik; karşılığında Türkiye Kürtlerinin türkifikasyonunu, “türkleştirilmesini” aldık. Emperyalist cephe, Bolşevizm’in yayılmasını engelleyecek bir “tampon” arayışı içindeydi ve 1926’da Amerikan raporları Kürtler ile Ermenilerin devlet yönetme tecrübesine ve mevcut durumda yetisine sahip olmadıklarını, bir Kürdistan ya da Ermenistan’ın ayakta kalmasının pek güç olduğunu kabul ediyordu.
 
Aranan tampon Türkiye olunca, İngiltere Musul’u aldı ve Şeyh Sait’i bastırırken Türklere karışmadı.
 
Şimdi Amerika, Musul benimdir, diyor.
 
Bu kez, emperyal devletlerin Türk egemenlerine uygun gördüğü, Kürtlerin de-türkifikasyonu’dur; tampon işlevini yitirmiş Türkiye’ye ise Diyarbakır da fazladır.
 
2014 yazında Netanyahu, The Guardian’a Kürdistan’a İsrail’in talip olduğunu açıklıyor ve şöyle diyordu:
 
“We should support the Kurdish aspiration for independence, a nation of fighters who have proved political commitment and are worthy of independence.”
 
Netanyahu, “Kürtlerin bağımsızlığını desteklemeliyiz,” ve “Kürtler siyasal olarak İsrail cephesine siyasal bağlılıklarını kanıtladılar,” diyordu...
 
İsrail’in Türk egemenleriyle ilişkisinin bir metres ilişkisi olduğu sıklıkla söylenir; ancak islamizasyonla kirlenen coğrafyamızda artık metres ilişkisi dahi fazla modern kalıyor ve İsrail, Kürtleri haremine dahil etmek ister gibi konuşmaktadır.
 
Peki ama nasıl olacak, bu Kürdistan nasıl ayakta kalacak; İsrail ya da Amerikan ordusu doğrudan koruyamayacaksa, bir harem ağası şarttır.
 
Demek, metreslikten harem ağalığına terfi var; ancak harem ağalarının kendi iktidarları yoktur ve haremin kimin olduğunu unutmamaları elzemdir.
 
Yalçın Küçük yıllardır, “Musul’u almazsanız Diyarbakır’ı verirsiniz” diyor, ve göz göre göre veriyoruz, bedava.
 
İlker Başbuğ, 2007’de Harp Okulu konuşmasında “Asıl tehdit Kuzey Irak’tır, Kürt kökenli vatandaşlarımız için çekim merkezi olacaktır” dediğinde Genelkurmay’ın Yalçın Küçük’ün sözlerini doğru kabul ettiğini ortaya koymuş oluyordu.
 
Ancak uzun sürmedi, 2009’a gelindiğinde aynı Başbuğ’un, Mehmet Ali Birand’ın diliyle “Barzani boykotunu yumuşattığını ve yakın dönemde Barzani ekibiyle görüşme sürecini açacağını öğreniyorduk.
 
CIA eski şeflerinden Henri Barkey’in, Türkiye’nin “açılıma” 2007’ye kadar hazır olmadığını çünkü TSK’nın henüz “yenilmemiş” olduğu tespiti buraya oturmaktadır.
 
TSK, 2007 yılında Ergenekon davası ile başlayan süreçte, gene Barkey’in sözleriyle “kafeslendi” ve Türk Silahlı Kuvvetleri bugün, hiçbir itirazlarını görmediğimiz tezkere gereğince artık peşmergenin güvenliğini sağlıyor; Amerikanca, “cherry on top” diyoruz.
 
Kürdifikasyon değil Barzanileştirme
 
PKK savaşı bir de-türkifikasyon savaşı oldu.
 
Evren, her politikasıyla, PKK’ya asker topladı; 90’lı yıllar, devamıdır.
 
AKP’sinden muhalefetine, medyasından yüksek komutanlığına “çözüm” dedikleri süreç ise de-türkifikasyonu bir başka aşamaya taşıyor.
 
Ancak buna kürdifikasyon da diyemiyoruz; süreç”, islamizasyon ile Amerika-İsrail taşeronluğu getirmek için yürütülmektedir; bu anlamda Barzanileştirme demek yerindedir.
 
Suriye ve Türkiye Kürtlerinin “Barzanileştirilmesi, kuşkusuz öyle kolay bir iş değil.
 
Kürt hareketini yakından takip edenler, Amerika’nın birinci Irak savaşı sırasında PKK-Vejin ve Mehmet Şener vakasını bilirler.
 
O dönemde de, PKK ile Barzani’nin birleşerek bir halk isyanı düzenlenmeleri, netlikle, ortaya atılmıştı; böylece hem Saddam ortadan kaldırılmış olacak hem de Kürt bağımsızlığı sağlanacaktı.
 
Öcalan’ın karşı çıktığını ve “vakanın” Şener’in öldürülmesi ile sona erdiğini hatırlıyoruz.
 
Bu kez, KCK iddianamesinden okuyoruz, “09.06.2010 tarihli Avukatlar ile yaptığı görüşmede sonrasında Avukatlar tarafından düzenlenen Görüşme NotlarındaÖcalan’ın değerlendirmesidir: “İsrail bu bölgede Kürtlersiz yaşayamaz, boğulur. Bunun için on yıldır bir proje peşindedir. Güney’de küçük bir ulus-devleti kurduruyor, buna ihtiyaç duyuyor.
 
Öcalan Irak Kürtlerinden, Barzani’den bahsediyor.
 
Devam ediyoruz, iddianamenin 665. sayfasından olduğu gibi aktarıyorum; avukatların Öcalan’danSuriye’de Kürtlere belirli hakların tanınması ve bazı belediyelerin verilmesi durumunda, Esad rejimini destekleyecekleri ve bu konunun Esad’a yazılı ve sözlü iletilmesi talimatını aldıkları” yazıyor. Bu “suçlama” iddianamenin çeşitli yerlerinde tekrarlanıyor.
 
Esad’ın Kürtlere sırtını dönmesi durumunda, Öcalan’ın “muhalif” hareketin içinde yer alabileceği de not düşülüyor.
 
Esad Kürtlere sırtını dönmedi; ancak Amerika, Ortadoğu’da kalıcı olma iddiası taşıyacaksa, Türkiye ve Suriye Kürtlerini “muhalif” harekete katmak zorunda.
 
Bunun bir ayağı olarak Türkiye’deki açılım sürecini kullandığını biliyoruz; kimilerinin “ulusal hareketin doğası” olarak “normal” gördüğü açılım/pazarlık süreci, emperyalizmin programıdır ve “normal” görenler de bunu “normal” görüyor, hatırlatarak geçiyoruz.
 
Amerika, PYD ile Barzani’yi “birleştirmeyi ise sayısız kez, sayısız konsey ya da anlaşma ile denedi. Başarıları, olduğu zaman bile geçici oldu.
 
Kobani’den Musul’a
 
Son deneme Kobani üzerinden gerçekleşti.
 
Amerika, IŞİD savaşının başında Irak’a yardım etmek için nasıl Maliki’nin gidişini şart koştuysa, Kobani’de de yardım için koşullarını “Esad ile gizli-açık bağların koparılması ve Türkiye, Barzani, ÖSO ile daha yakın işbirliği” olarak saydı.
 
Barzani ile Suriye-Türkiye Kürtleri arasındaki “zoraki birliktelikte”, Şengal’den Kerkük’e pek sorunlu ve pek kavgalı-dövüşlü günler geçse de, söz yüzüğü bu kez henüz atılmış değil.
 
PYD’nin, her türlü açıklamasına rağmen, Esad’dan bütünüyle koparılabilmiş olduğunu düşünmek için çok erken.
 
Ancak, Amerika’nın Musul savaşı ilanını, Musul’a yerleşme planı olarak okuyabiliyoruz.
 
Operasyonda Irak ordusu ile Kürtlerin birlikte yer alması öngörülse de, Türkiye’den de beklentiler olduğu ortada.
 
Denklemin üzerine, operasyon tarihinin “Irak ordusunun henüz hazır olmadığı” gerekçesi ile ertelemesi ekleniyor; Davutoğlu’nun “Musul’da istikrar bizden sorulur” pozisyonundan “operasyon gündemde değil” noktasına hızlı dönüşünü de bu erteleme kararı ile birlikte okuyabiliriz.
 
Amerika ile Irak’ın açıklamalarına baktığımızda, erteleme nedeni ile ilgili olarak, Amerika’nın “Musul operasyonunda Irak ordusu askerlerinin Şii değil, Sünni ağırlıklı olması” isteği ile Irak tarafının “Amerika’nın silah sözü verdiği, ancak henüz sözünü tutmadığı” ifşaatıyla karşılaşıyoruz.
 
Amerika, bir kez daha “yardım ile terbiye” peşinde. Irak ordusu ve meclisinin Tikrit harekatını resmi olarak İranlı general Kasım Süleymani'nin yönetmesini istemesinin Amerika’yı ne denli rahatsız ettiğini biliyoruz.
 
Diyarbakır’dan Kobani’ye
 
Maliki’nin, “Amerika bize yardımda ayak sürüyor, İran ile ilerlemekten başka yolumuz yok” ve “halk beni isterse hayır demem” minvalindeki açıklamaları, Amerika’da Maliki’nin yeniden bir güç olarak sahneye çıkması korkusu yarattı.
 
Bölgede İran-ABD çekişmesinin ne yönde ilerleyeceğini göreceğiz, ancak Amerika’nın Musul’a yerleşme planları doğrultusunda, “Musul’u almazsak Diyarbakır’ı veririz” sözü artık aynı zamanda ve daha genel bir anlamda “Musul’u almazsak, Kobani’yi de verebiliriz” şeklinde okunabilir olmaktadır. Burada biz kim miyiz, kuşkusuz AKP ve Barzani’den bahsetmiyoruz; emperyalizmin bölgeyi bir yazboz tahtasına çevirmesinden önce, AKP’den ve Barzani’den çok önce, dört yüzyıl boyunca bu topraklarda kardeşçe yaşamış halklarız.
Tekrar tekrar hatırlatmak gerekiyor.
 
Barzani Musul hayalleri kurabilir; Erdoğan ve Davutoğlu IŞİD’e karşı vermeye zorlandığı ve zorlanacağı savaşta bir kez daha Amerikan pastasından birşeyler koparabilme umudu besleyebilir.
 
Ancak, Amerika Kürtlere yer açarken Arapları düşünmek, en azından bir kısmını kendi yanında tutmak zorunda ve şimdiye kadarki işaretler Musul’u kendi yandaşı Sünnilere vermek istediği yönünde. Amerikan programında Türkler ve Kürtlere düşen, Amerikan askerliğidir.
 
Musul’u vermek
 
Dolayısıyla, AKP’lilerin “Musul’u zaten Mustafa Kemal vermişti, şimdi biz alacağız” şarkılarının da, Barzani’nin “Musul’u vermeyiz” çıkışlarının da bir kıymet-i harbiye’si bulunmuyor.
 
Kuşkusuz, Musul’da yeterince Kürt var; Amerika, başarılı olabilirse, bir denge gözetecektir; ancak, “denge” hangi şekilde kurulursa kurulsun, Türklerin de, Kürtlerin de, bu programda, Musul’u alması değil, kendi askerlerinin kanlarını akıtarak Musul’u Amerika’ya vermesi öngörülmektedir.
 
Amerika’nın, hangi aktör üzerinden olursa olsun, Musul’a “yerleşebilmesinin” ise, anti-emperyalistler için, yalnızca Diyarbakır’ın değil, aynı zamanda Kobani’nin, başka deyişle Suriye Kürtlerinin Barzanileştirilmesi yönünde şimdiye dek gördüklerimizden çok daha etkili bir adım olacağını görmek durumundayız.
 
Böyle bir denklemde, bu güne dek bilinen çizgisiyle Kandil’e yer olmadığını da eklemek gerekiyor.
 
Bir uzun savaş; Ortadoğu’da kalıcı olabilmek için, Amerika Kürtlerde müttefik arıyor.
 
Ana medyanın HDP aşkı ve CHP’yi unutup HDP’yi yeni “sol parti” ilan etmesi ile tutarlıdır ve AKP, Amerika istediği ya da dayattığı zaman Musul’u Amerika’ya hediye etmek için çalışmaya ikna edilmiş görünüyor.
Bir uzun savaş ve Türkiye için zaman daralıyor.

 
Deniz Hakan
İlerihaber, 7 Mart 2014
denizhakan@ilerihaber.org