2 Haziran 2016 Perşembe

PKK’nın DBP’si: Bölücülüğün Sacayakları




2008 yılında kurulan ve Eşbaşkanlıklarını Emine Ayna ile Kamuran Yüksek’in yürüttüğü Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) PKK’nin kurduğu ve yönettiği bir parti olarak legal faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. HDP ve DBP aynıdır ve sadece yöneticilerinin isimleri farklıdır. Tüzük ve programlarında bazı ufak tefek farklılıkların bulunması yanıltmamalıdır. Amaçlarını tek madde de toparlamak mümkün. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni vatanımızdan koparmak ve ABD’nin mandası altında Kukla Kürdistan, daha doğrusu ikinci İsrail’i kurmak!

DBP’NİN BÖLÜCÜLÜK OYUNU

DBP’nin Tüzüğü’nün girişinde Partinin Tanımı bölümü Madde 2. Şöyle diyor: “DBP, (...)Anadolu ve Mezopotamya halklarının sosyal, siyasal, iktisadi geleceğinin, demokratik moderniteye (Tanımlama Abdullah Öcalan’a ait. Mİ.) dayalı Demokratik Özerklik (abç.) modeli biçiminde yeniden örgütlenmesinde olduğu bilincinden hareketle; bireyler arasındaki etnik, dini, mezhepsel(...).” Dikkat ederseniz bilinçli olarak Türkiye yerine Anadolu ve Mezopotamya kullanılmış.

Partinin Amacı bölümü Madde 3: “ DBP, Türkiye’nin siyasi, idari yapısının bölgeler düzeyinde her bir bölgenin coğrafi, kültürel, iktisadi özellikleri gözetilerek yeniden yapılandırılması (abç) ile oluşturulacak âdem-i merkeziyetçi siyasal ve idari yapının inşası amacıyla. (...)

PKK, son 25 yıl boyunca hep yedek parti ve örgütler oluşturdu. Sahte sol örgütleri de bu dönemde yeterince kullandı. EMEP’ten ÖDP’ye tüm legal görünümlü partilerde sonsuz kredi açarak PKK’nin palazlanmasına neden oldular.

DBP, ülkemizin yeniden şekillenmesine, emperyalizm karşısında zayıflamasına, bölünmesine zemin hazırlayacak bir Tüzük ve Programa sahip.

KÜRTÇE EĞİTİM OYUNU

DBP Tüzüğü’nde, “(...) Eğitim alanında Anadilde eğitim temelli çok dilli eğitim modelini savunur, bu amacın gerçekleşmesi için gerekli altyapıyı hazırlar.”cümlesi yer alır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Kürtçe dışında Zazaca, Arapça ve daha başka dillerde konuşuluyor. Kürtçe bile yörelere göre ağız değişiklerine sahip. Başlı başına gelişmemiş bir dil olan Zazaca açısından da bu durum geçerli.

“Anadilde eğitim” söylemi Amerikancı PKK’nin sürekli dillendirdiği ve kurduğu legal partilerin tüzüklerine de yazdırdığı malzemelerden biri.

DBP’NİN EMPERYALİZM HAYRANLIĞI

DBP’nin AB’ye yaklaşımı da oldukça ilgi çekici: “AB başta olmak üzere demokrasi, temel özgürlükler ve haklar eksenli diğer uluslararası oluşumları özgür ve demokratik toplumun inşası amacında bir müttefik ve model olarak görür, bu itibarla Türkiye’nin AB sürecini destekler, bu sürecin gerektirdiği reformların hayata geçirilmesinin destekçisi ve takipçisi olur. Bu itibarla başta AB “Yerel Yönetimler Özerklik Şartının” Türkiye tarafından çekince konan yerel yönetimlerin örgütlenme özgürlüğüne ilişkin düzenlemesi ile yerel ve bölgesel dinamiklerin demokratik toplumun etkin birer parçası olmasının önünü açacak uluslararası hukuk düzenlemesinin iç hukuk düzenine uyarlanarak, yönetim sisteminde siyasi ve idari reformlar yapılması için siyasal mücadele verir. (abç)

DBP, Türkiye toplumunun etnik, kültürel, inançsal, mezhepsel farklılıklarını tanır. (...)”

DBP PKK’DİR

PKK legal alanı sonuna kadar değerlendiriyor. Demokratik Bölgeler Partisi ismi altında Türkiye halkının hafızasına, bölgecilik, bölünme ve birbirini dışlama anlayışını yerleştirmeye uğraşıyor. Zihinlerde bölünmenin altyapısı oluşturuluyor.

HDP’nin yanı sıra DBP’de kapatılmalı ve aynı amaca hizmet eden partilerin önü kesilmelidir. Başka isimler altında ortaya çıkmalarına müsaade edilmemelidir. Yasal boşluklar bertaraf edilerek PKK vb bölücü örgütlere hayat hakkı tanınmamalıdır. PKK’nin yenildiği bir dönemde, bunun yaratacağı boşluğu doldurmaya aday diğer bölücü partilere de yasal statü tanınmamalıdır.

PKK, HDP’dir. PKK, DBP’dir. 

Murat İNCE
Aydınlık/16.05.2016

ABD’den PKK’ya Hava Savunma Silahı




TSK’nın PKK’ya karşı operasyonları yoğunlaştırması ve Kandil’e peş peşe hava saldırıları düzenlemesi, bölgede görev yapan ABD özel kuvvetlerini rahatsız etti. PKK’nın hem Türkiye’de hem de sınırın Irak tarafında zor durumda kalması ABD’yi yeni önlemler almaya yöneltti. PKK’nın imha edilen silah ve mühimmat depoları tahkim edilmeye çalışılırken, hava saldırılarından korunmasına yönelik de tedbirler alındığı bildirildi. Bölgede görev yapan ve PKK ile yakın temas halinde olan CIA yöneticilerinin dolaylı yollardan PKK’ya hava savunma silahları ulaştırdığı öğrenildi.

SURİYE’DEN PKK’YA

Konu ile ilgili Aydınlık’a bilgi veren bir kaynak Suriye’de Rusya ile Suriye uçak ve helikopterlerine karşı muhalif gruplara hava savunma silahları sevk edildiğine dikkat çekerek, “İncirlik bağlantılı olarak yapılan bu hava savunma silahlarının bir bölümünün PYD’ye oradan da PKK’ya aktarıldığını herkes biliyor. Bu silahların daha sonra Irak toprakları üzerinden Şırnak ve Hakkari dağlarına taşındığı da malum. Ayrıca, PYD’ye Haseki yakınlarında ABD’nin lojistik amaçlı kullandığı havaalanlarından da sevkiyatlar yapılıyor. PYD’ye verilen silahların içinde ne olduğunu, PYD’nin bunları ne yaptığını da kimse bilmiyor. Bunların ne kadarının PKK tarafından Türkiye’ye taşındığı belli değil. Son dönemde Suriye’den Türkiye’ye PKK’ya destek için gelen teröristler var. Kandil artık güvenli değil. Bu nedenle yeni yollar kullanılıyor. Organize bir çalışma yapıldığı açık” dedi.

Bölgede görev yapmış emekli bir general de, “PKK son dönemde Suriye’de silahlı mücadele yürüten terör gruplarına verilen silahlara gözünü dikti. Hatırlayın yüzlerce Doçka’nın Suriye’den Türkiye’ye taşındığı ortaya çıkmıştı. Doçka’lar esas olarak hava savunma silahıdır. Bunların yanında omuzdan atılan MANPAD var. Bu arada ABD PKK’nın ayakta kalması için her türlü desteği veriyor. Şu anda PKK’nın envanterinde hava savunma silahlarından hangileri var tam bilinmiyor” dedi. PKK’nın yeni taktiğinin askeri üslere saldırmak ve yardıma gelen birliklere pusu kurmak olduğunu kaydeden emekli general, TSK’nın PKK’nın bu taktiğini dikkate alması gerektiğini vurguladı.

‘AÇILIMA DÖN’ TEHDİDİ

Bir güvenlik yetkilisi Aydınlık’a yaptığı değerlendirmede, ABD’nin son dönemde Türkiye, Suriye ve Irak’taki faaliyetlerini yoğunlaştırdığını vurgulayarak şunları söyledi: “ABD çok net bir şekilde Türkiye’yi açılım sürecine döndürmeye çalışıyor. Başta TSK olmak üzere devletin bütün birimleri buna soğuk. Bu nedenle terörü tırmandırarak Türkiye ikna edilmeye çalışılıyor.

Benzer taktikleri daha önce de denediler. Bunun yanında Irak ve Suriye planları var. Kobani’de yapmaya çalıştığı gibi Irak’ta da TSK ile PKK’yı yan yana savaştırma çabasındalar. TSK bu tuzağa düşmeyince PKK ve IŞİD terörü devreye sokuldu. Önümüzdeki günlerde PKK ve IŞİD terörünün şiddeti artırılabilir.” 

Aydınlık/16.05.2016

Köylüler PKK'ya Nasıl Direndi?




Diyarbakır’ın merkez Sur İlçesi’ne bağlı Dürümlü Mezrası’nda önceki gece PKK’lı teröristlerin eylem için patlayıcı yüklediği kamyonun infilak etmesi sonucu ilk belirlemelere göre 4 kişinin öldüğü 23 kişinin de yaralandığı olayla ilgili ayrıntılar ortaya çıkmaya başladı. Güvenlik kaynakları yapılan ilk incelemede kamyonda 15 ton patlayıcı olduğunu belirledi. Patlama sonrası kaybolan 12 köylünün bedenlerinin şiddetli patlama nedeniyle parçalanarak geniş bir alana yayılmış olabileceği değerlendiriliyor. Öte yandan yakınlarını kaybeden köylüler saldırının detaylarını anlattı.

PATLATIRIZ TEHDİDİ

Patlamada yakınlarını kaydeden Alper Yakar saldırıda hayatını kaybedenlerin kuzenleri olduğunu anlattı. Olay gecesi PKK’lı teröristlerin patlayıcı yüklü kamyonla köye geldiklerini aktaran Yakar, konuşmasını şöyle sürdürdü, “Patlama olmadan önce bomba yüklü araç bizim köye geliyor. Kamyonu benim amcamın oğlunun evinin yakınında bulunan bir ambara çekmek istiyorlar. Amcamın oğlu izin vermiyor. Aralarında tartışma çıkıyor. Patlamada hayatını kaybeden amcamın oğlu Seyithan Yakar eve gidip silahını alıyor. Eşi ayağına sarılıyor, ‘gitme’ diye yalvarıyor. Bu arada rengi sararmış amcamın oğlunun. Seyithan Yakar eşine, ‘Kardeşim kamyonun peşinden gitti, benim de gitmem lazım’ diyor. Kamyondaki teröristler, ‘Peşimizden gelirseniz bombayı patlatırız’ demişler. Olaya tanık olanların hepsi öldü.”

TEPEDEN ATEŞ EDİYORLAR

Amcasının oğlu Yakar’ın da aralarında bulunduğu bir grubun kamyonun arkasından araçlarla gittiğini belirten Yakar, şöyle devam etti, “Kamyon, kum ocaklarının yanından geçiyor. Bizimkiler diğer köyü arıyorlar. Onlar da yolu kapatıyor. Kamyonun içindeki PKK’lılar inip bir tepeye çıkıyorlar ve köyden gidenlere ateş etmeye başlıyorlar. Bizimkiler de onlara karşılık veriyor. İçinde bomba olan kamyonu kendilerine siper yapıyorlar. Onlar da kamyonu patlatıyorlar. 3 kilometre öteden ceset parçalarını topladık. 3 araç ve kamyondan eser kalmamış.”

Yetkililer olay yerinde yapılan ilk incelemede kamyon içinde yaklaşık 15 ton patlayıcının bulunduğunu değerlendirdiklerini söyledi. Bu kadar büyük miktardaki patlayıcının birden fazla eylemde kullanılmak üzere bir yerden bir yere nakledilirken olayın gerçekleştiği değerlendiriliyor.

İKİ KİLOMETRE ÇAPINDA TARAMA

Jandarma olay yeri inceleme ekipleri, patlamanın şiddetiyle araç ve ceset parçalarının dağıldığı yaklaşık 2 kilometre çapındaki bölgede incelemelerini sürdürürken, geniş bir alandan ceset ve metal parçaları topladı.

Patlama sonrasında kayıp oldukları söylenen ve patlamada öldükleri ihtimali üzerinde durulan 12 kişinin akıbetiyle ilgili araştırmalar da sürüyor.

Kayıp olan köylülerin, bomba yüklü kamyonu ilk uğradığı Tanışık Köyü’nden oldukları belirtildi.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri toplanan ceset parçalarının DNA incelemesine tabi tutulacağını, kesin sonucun alınması için çalışmaların sürdüğünü söyledi.

Aydınlık/15.05.2016

Akademisyen Görünümündeki CIA'cılardan İki Kitap: "Türkiye'nin Kürt Meselesi" ve "Yeni Türkiye Cumhuriyeti"



1. Türkiye’nin Kürt Meselesi
RAND Corporation bünyesinde çalışan iki önemli Orta-Doğu bölge uzmanı, Graham E. Fuller ve Henri J. Barkey’in 1990’ların ikinci yarısında ‘Kürt sorunu’ üzerine bir çalışma yürütürler. RAND Corporation’un maddi katkılarıyla Carnegie Corporation’un adına yürütülen bu çalışma Morton Abromowitz’in önsöz yazısıyla 1998’de ABD’de kitaplaştırılır. Aradan 13 yıl geçtikten sonra, 2011’de ülkemizde Türkiye’nin Kürt Meselesi ismiyle yayınlanır. Günümüzdeki iletişim olanakları ve konunun güncelliği göz önüne alınınca 13 yıl neden Türkiye’de yayınlanmadığı ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir husus.
Her iki yazar kitaplaştırılan bu çalışmaya neden girdiklerini şöyle açıklarlar:
Bu çalışmaya girişmemizin esas nedeni, bu politika meselesi hakkında, ilgili Türkler, Kürtler ve Amerikalılara yardım edebilecek çok az sayıda yazılı eserin bulunmasıdır.[1]
Fuller ve Barkey iki yıllık çalışma süresinde sık sık Türkiye ve Avrupa’ya gittiklerini ve çeşitli kesimlerle görüştüklerini, kaynaklarını güncellediklerini söylerler. Yaygın ve zengin bir alan çalışması yürütürler. Bu alan çalışmasında zamanlarının büyük kısmını görüşmelerle ve toplantılarla geçirirler:
·         Avrupa’daki bazı Kürtler ve Kürt liderleri ile bir araya geldiklerini,
·         ABD dâhil Batı’da yaşayan İran ve Irak asıllı çok sayıda Kürt’le konuştuklarını,
·         Avrupa’da PKK temsilcisi ve PKK karşıtı liderlerle bir araya geldiklerini,
·         Türkiye’de çok farklı kesimden Kürt ve Türklerle görüştüklerini,
·         Türkiye’deki günlük gazetelerin ve dergilerin neredeyse tamamını incelediklerini,
·         Kürt meselesiyle ilgili yayınlanmış kitaplardan bulabildikleri kadarını satın aldıklarını,

·         Kürtler tarafından Türkiye’de ve yurt dışında yayınlanan gazeteleri okuduklarını söylerler.

ABD’nin Orta-Doğu uzmanı stratejist-politika yapıcının, çok farklı Kürt kesimleriyle görüşmeleri, Kürt sorununu anlamaya yönelik basit bir çalışma ‘akademik ya da sosyal faaliyet’ olarak değerlendirilemez. Kendilerinin de belirttiği gibi, bu çalışmaları bilimsel-tarafsız akademik bir faaliyet olmayıp, “politiktir”.
‘Sunulan bilgilerin ve yapılan analizlerin önemli kısmının meseleye dönük daha iyi bir yaklaşım bulunmasını amaçladığından, buna bir politika kitabı da diyebiliriz. [2]
Çalışmaları süresince farklı ülkelerdeki Kürt kesimleri ile temas kurmuşlar, konuşup tartışmışlar, kısacası güçlü bir ilişki ağını da yaratmışlardır. Bu durum Kitabın bazı bölümlerinde açıkça da ifade edilmektedir;
‘Elinizdeki kitabın yazarları uzun yıllarını çeşitli açılardan – siyasi, kültürel, dilbilimsel, sosyal, ekonomik ve dış politika-Türkiye üzerine profesyonel çalışmalara ayırmış ve yine uzun süreler Türkiye’de kalmışlardır.’ [3]
‘Kitabı hazırladığımız iki yıllık süreçte sık sık Türkiye ve Avrupa’ya giderek görüşmelerimizi sürdürdük ve kaynaklarımızı güncelledik. Saha çalışmamızın büyük kısmını bu görüşmeler ve toplantılar oluşturmuştur.’ [4]
‘Ayrıca birkaç Avrupa ülkesindeki bazı Kürtler ve Kürt liderlerle de görüştük, ABD dâhil çeşitli Batılı ülkelerde yaşayan İran ve Irak asıllı çok sayıda Kürt’le de konuştuk. Avrupa’da PKK temsilcileri ve PKK karşıtı liderlerle de bir araya geldik.’ [5]
Yazarların Önsözü başlığı altında, iki yazar çalışmalarını söyle anlatırlar:
Bu çalışmanın içeriği, ne olup ne olmadığı hakkında birkaç yorumda bulunarak başlayalım: Her şeyden önce, bu eser siyasi bir çalışmadır. Türk politika yapıcıları ve Türk toplumu, ayrıca Türkiye’nin dostları ve müttefiklerinin ülkenin Kürt nüfusu arasındaki huzursuzluktan kaynaklanan sorunlarını incelemek üzere tasarlanmıştır. Kürt sorununun özünü Türk kültürü, siyaseti ve toplumu temelinde incelemeye ve çözüme yönelik deneme niteliğinde bazı yaklaşımları sunmaya çalıştık.[6]
Her iki ‘araştırmacı yazar’ yaptıkları çalışmada: Kürt çatışmasının esasen etnik bir sorun olduğu, yalnızca terör ve ekonomiyle ilgili olmadığı sonucuna’ varırlar.
Yaptıkları çalışmadan beklentilerini de şöyle açıklarlar:
‘…bu çalışmanın Türkiye’de daha geniş bir tartışma ortamı yaratılmasına destek sunacağını ümit ediyoruz; böylece, görüşlerini daima kamuoyuyla paylaşamamış olsalar da sorun üzerine çokça kafa yormuş çok sayıda Türk ve Kürt, Kürt meselesini ciddi biçimde ele alabilecektir.’ [7]
Bu beklentilerinin gerçekleşmesine ilişkin de bir çaba içine girdiklerini Kitap’ın 7. Bölümü’nü oluşturan, ‘Kürt Sorununda Çözüme Doğru’ başlığında şöyle ifade ediyorlar:
‘Türk siyasetinin ve toplumunun geçirdiği evrim, sivil toplumun teşvik edilmesi ve daha hoşgörülü bir tartışma ortamının yaratılmasıyla desteklenebilir. Sivil toplum örgütleri, sürecin ilerletilmesine ilişkin yolların tartışılacağı toplantılar ve seminerler düzenlenmesine yardım edebilecek bir konumdadırlar. Halkın algısını en iyi bu örgütler değiştirebilir. Avrupa Birliği ve ABD ile yakın ilişkiler içerisindeki örgütler, bünyelerinde Türkleri ve Kürtleri barındıran bu tür sivil toplum gruplarına mali ve lojistik destek sağlayabilecek imkânlara sahip olabilmektedirler. Meslek örgütleri, parlamenterler, hukukçular, etnik sorunlarla ilgili uzmanlar, işadamları vb. arasındaki uluslararası çaplı fikir alışverişlerine Kürt sorununun dostane biçimde tartışılması da dâhil edilebilir.’ [8]


2. Yeni Türkiye Cumhuriyeti
RAND çalışanı Graham H. Fuller’in yazdığı Yeni Türkiye Cumhuriyeti kitabı 2007 yılında ABD’de, 2008’de de ülkemizde yayınlanır. Kitabın Türkçe çevrisine yazdığı Önsöz’de Fuller:
‘’Her şeyden önce, —İngilizce baskısıyla aynı başlığı taşıdığını varsayarak— kitabın, başlığı konusunda bir yorum yapayım. Söz konusu başlık benim tarafından değil, ABD’deki yayıncı tarafından seçilmiştir ve korkarım biraz yanıltıcı olabilir, zira kitap gerçekte Türkiye’de bir “Yeni Cumhuriyet” ten değil, daha çok yeni bir dönemden söz etmektedir. Doğru başlık “Türkiye’nin Dünyada­ki Yeni Yeri” olmalıdır, çünkü kitabın odaklandığı nokta budur.’’[9]
Gerçekten de Fuller’in kitabının kurgusunun merkezinde Türkiye dış politikası yer alır. Kitap 3 Kısım’dan oluşur. Birinci kısımda, ‘Türkiye’nin Tarihsel Yörüngesi’ nde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Soğuk Savaş ve sonrasında Türk dış politikası temelinde ele alınır. İkinci kısımda, ‘Müslüman Dünya ve Öteki Ülkelerle İlişkileri’ başlığı altında Türkiye’nin Balkanlar hariç, Orta Doğu, Avrasya, ABD ve AB ile olan ilişkilerini ele alınır. Üçüncü kısımda, ‘Türkiye’nin Gelecek Yörüngesi’ inde de ‘Türkiye’nin Geleceğiyle İlgili Dış Politika Senaryoları’ ele alınır. Son bölümde de ‘Washington Ne Yapabilir?’ sorusuna cevaplar üretilmeye çalışılır.
Türkiye’de, Orta Doğu’da CİA görevlisi olarak, ne tür operasyonlarda yer aldığını tabi ki en iyi kendisi bilir. Ama yine de Orta Doğu halkları ve bizler, Fuller’in ABD’nin bölge politikalarına önemli katkıda bulunduğu, operasyonlarda görevler üstlendiğini, -tam olarak bilmesek de- tahmin etmekte zorlanmayız. Kendisi hakkında bir öngörümüz vardır, ama güvenimiz ise yoktur. Bunu bilen birisi olarak, kitabı ile ilgili olarak okuyucuya söyle seslenir:
“…okuyucularımdan bana bir iyilik yapmalarını istiyorum: Bir süre için, 1960’larda Türkiye’de istihbarat görevlisi olarak hizmet verdiğimi veya uzun yıllar CIA’de çalıştığımı unutun. Zamanla her şey değişir, benim görüşlerim de değişti. Lütfen bu kitabı sanki arkasında özel bir amaç güdüyormuş gibi okumayın. Argümanları ve analizi maksatlı değil. Söylediklerimi ciddiye alın. … Kitap herhangi bir ABD politikasını veya istihbarat gündemini ileri taşımak için tasarlanmış değildir. “Gerçekte ne demeye çalıştığımı” çözmeye çalışmayın; gizli gündemler falan yok. Gizli bir kanaldan ABD politikasına yardım etmek için yazıyor değilim.’’[10]
Her ne kadar ‘ABD politikasına yardım için yazıyor’ olmadığını söylese ve Kitabını da RAND yayını olarak çıkarmasa da, ABD’nin gayri resmi kuruluşu ‘Birleşik Devletler Barış Enstitüsü’ için yazmış olması da aynı kapıya çıkar.
Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde Danışmanlık görevi de olan ünlü ABD stratejisti-politika yapıcı Z. Brzezinski ve Orta-Doğu ve Avrupa uzmanı lan Lesser’in kitabın tanıtımına ilişkin düşünceleri:
Brzezinski, ‘‘Avrupa tarafından reddedilen bir Türkiye, Orta Doğu problemini Avrupa’ya taşıyacaktır, Fuller’ın söz konusu ikilem bağlamında yaptığı bu isabetli analiz, gerçekten büyük, hatta acil jeopolitik öneme haiz” [11]
lan Lesser, “Tam zamanında ve canlı bir şekilde devreye girmek suretiyle, Graham Fuller’ın son kitabı Türkiye ve Türkiye’nin dünyadaki rolü konusundaki tartışmalara değerli bir katkı sağlıyor. Türkiye’den ve bölgede yapılan bir dizi röportajdan yola çıkan eser, Türk dış politikası konusundaki başka eserlerde bulunmayan bir tarzla, son olaylar ve gelişmeleri yorumluyor. Yeni Türkiye’yi ve onun başkaları için ne anlam ifade ettiğini anlamak isteyenler için çok önemli bir eser” [12] şeklindedir.
Graham Fuller, Özal’ın iktidarı döneminde, özellikle Birinci Körfez Savaşı’nda Özal’ın, dolayısıyla da ABD’nin Türk dış politikasında karşılaştığı zorlukları yakından bilir. Aynı şekilde Özal’ın ölümü sonrasında ardı ardına gelen tüm koalisyon hükümetlerinin de dış politikalarında, başta ABD’nin Irak’a ‘Uçuşa Yasak Bölge’ politikası olmak üzere aldığı eleştirel tutumu da bilir. Bu dönemdeki Türkiye’nin izlediği tüm dış politikaları eleştirir. Buna karşın -2007 yılında yazdığı- kitabında AKP’nin iktidarının Türkiye dış politikasını olumlu bulur. AKP ile birlikte Türk dış politikasının yeniden olumlu bir istikamete yöneldiğini vurgular.
‘‘… anahtar iddialarından biri, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin — Orta Doğu ve Avrasya’dan uzun bir anormal izole olma döneminden sonra— bugün artık yeniden Orta Doğu siyasetinin bir parçası haline gelme sürecinde olduğudur. Bu süreç, Türkiye’nin dünyadaki yeni jeopolitik konumuna ilişkin genişleyen vizyonuyla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Batı’nın son yarım asırda kendisinden gayet memnun olduğu Türkiye, şimdi yeniden dönmekte olduğu uzun dönemli rotadan geçici bir jeopolitik sapmayı temsil etmektedir.’’ [13]
‘‘Bu kitapta, Türkiye’nin dış politikada bağımsızlığa yönelik yeni arayışının — ABD için ne kadar durumu karmaşıklaştırıcı veya rahatsız edici olursa olsun— eninde sonunda Türkiye’nin, Orta Doğu’nun, hatta Batı’nın çıkarlarına daha iyi hizmet edeceği ileri sürülmektedir. Önümüzdeki on yıllık dönemde Türkiye — modern tarihinde ilk defa— Orta Doğu siyasetinde önemli bir oyuncu haline gelecektir. Türkiye’nin evrilmekte olan kendi kimliğine yönelik algısı ve Müslüman dünyadaki tarihi rolünün daha fazla farkına varması … bölgede bir uçtan diğerine uzanan otoriteryen rejimler, liderlik ve meşruiyet konusunda derinleşen krizlere doğru sürüklendikçe ve eninde sonunda çöktükçe Türkiye’nin rolü çok daha önemli hale gelecektir.’’ [14]
Laiklikten uzaklaşan ve İslami özellikleri öne çıkan ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu’daki dış politikasının kime hizmet edeceğini Fuller net olarak ortaya koyar. Nitekim içinde yaşadığımız bu dönemde RTE’nın “bağımsızlığa yönelik arayışının” gerçekte kime hizmet edeceğini Fuller daha o zamandan öngörür.
Fuller bu kitabını, ABD ve AB’nin AKP iktidarını ekonomik-politik olarak desteklendiği, Orta Doğu’nun Müslüman ülkelerine ‘model ülke’ olarak örnek gösterdiği bir dönemde yazar. Fuller, AKP’nin iç politikada ekonomik ve yönetsel reformlara, dış politikada da Orta Doğu’ya yönelerek neoliberal ekonomi politikalarına mesafeli duran milliyetçi-otoriter Arap rejimlerini Batı’nın istediği reformlara ikna etmeye çalıştığı dönemde Türkiye’nin gidişatından son derece hoşnuttur:
‘‘Türk dış politikasını takip ettiğim uzun yıllar boyunca, genel olarak Türkiye’nin hemen hemen her komşusu ile ilişkileri kötüydü. Aslında böyle olması gerekmiyordu. Oysa bugün Türkiye oldukça akıllı biçimde hemen her komşusuyla iyi ilişkiler kurmuş durumdadır.’’ [15]
Fuller kitabında dile getirdiği ‘tarih tezleri’ siyasi çevreleri etkilemiş, ABD’nin Yeni Dünya Düzeni planı ile uyumlu bir Türkiye dış politikası oluşumuna önemli katkılar sağlamıştır. Fuller, tarihi revize ederek oluşturduğu ‘tarih tezleri’ ile başta liberaller olmak üzere bazı sol, Kürt ve siyasi İslamcı çevreleri etkilemeyi başarmıştır. Bu kesimlerin, Kemalizm’in olumlu özelliklerine karşı yürüttükleri çarpıtma ve karalamalarda kullandıkları tarihsel bakış açıları bu kitapta dile getirilen ‘tarih tezleri’ yle büyük uyumluluk göstermektedir. Bu çevreler, televizyon tartışma programları, yazılı medya aracılığıyla bu tezlerin geniş toplumsal kesimlerin yanı sıra kendi tabanlarına da ulaşmasını sağlamışlardır.
Geçmişte Kemalizmin antiemperyalist bağımsızlıkçı egemenlik anlayışına sahip çıkan sol kesimlerin, aydınların ve demokratların büyük bir kısmının demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü vb. kavramlarının peşine takılarak karşı hegemonyanın etkisi altına girmesi ve daha önceleri sahip çıktıkları Kemalizmin antiemperyalist, bağımsızlık, egemenlik anlayışından uzaklaşmaları bu ‘tarih tezleri’ nin toplumda güç kazanmasına yol açmıştır. Bu tartışmada karşı cenahta yer alan ana akım Atatürkçüler ise doğmatik tarih anlayışları ile revize edilmiş tarih anlayışına karşı koyamamışlar, hatta bu tezlere tersten güç katmışlardır.
Bu tarihsel yaklaşımın dış politikaya tahvili ile 2014’e geldiğinde, Türkiye hemen hemen tüm komşuları ile ilişkileri bozulmuş, dış politikada ‘değerli yalnızlık’ içine girmiştir. Dolayısıyla Graham Fuller’in 2007’de kitabında dile getirdiği (yüzeysel tarih bilgisine sahip kişiler için) etkili ve ikna edici yaklaşımların yaldızları dökülmüş, etkisi eski gücü kalmasa da halen varlığını sürdürmektedir.

Haluk Başçıl, 22.12.2014
anafikir.com.tr

[1] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 16
[2] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 9
[3] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 12
[4] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 13
[5] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 14
[6] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 11
[7] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 15
[8] Türkiyenin Kürt Meselesi,Graham. E. Fuller-Henri J. Barkey,Profil Yayıncılık, 2011, s 307
[9] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 17
[10] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller, Timaş Yayınları 2011, Türkçe çevirisine Önsöz, s 19
[11] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 7
[12] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 7
[13] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 37
[14] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 32
[15] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 18

1 Haziran 2016 Çarşamba

25.09.1992 tarihli Milliyet Gazetesi: "CIA Gözüyle Kürt Sorunu"



CIA gözüyle Kürt sorunu

RAND’IN TÜRKİYE RAPORU

“Güneydoğu’daki olaylar hükümetin kontrolünden çıkarsa Genelkurmay, devreye girerek müdahale gerçekleştirecek”


Turan YAVUZ- WASHINGTON

   ABD’nin Merkezi Haberalma Örgütü’ne (CIA) yakınlığı ile tanınan RAND şirketi tarafından hazırlanan bir raporda, Cumhurbaşkanı Özal’ın Kürt sorununa yaklaşımının “yaratıcı ve ileriye dönük” olduğu, ancak düşüncelerinin, bu konuda haklı olduğu anlamına da gelmediği belirtildi.

   Raporda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türkiye’deki Kürt sorununda kontrolün kaybedilmesi halinde yeniden bir müdahale yapabileceği de vurgulanıyor.

   RAND şirketi yetkililerinden CIA uzmanı Graham Fuller tarafından yapılan araştırmada, yine eski bir CIA yetkilisi olan Paul Henze’nin, dış politika uzmanlarından Ian Lesser ve James Brown’un da bölümleri bulunuyor. Edinilen bilgilere göre 171 sayfalık rapor taslak halinde ve önümüzdeki aylarda kitap olarak dağıtıma girecek.

   “Türkiye’nin yeni dünyadaki rolü” başlığı altında hazırlanan rapor, Türkiye’nin iç ve dış politikası ve karşılaştığı sorunları inceliyor. Raporun en önemli bölümlerinden birini de Güneydoğu’daki Kürt sorunu teşkil ediyor.

   Komünizmin çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin parçalanması ile dünyanın büyük bir bölümünde azınlık ayaklanmalarının başladığını belirten RAND raporu, Türkiye’deki Kürtlerin de bu yeni akım ile harekete geçtiğini ve Kürt sorununun Körfez krizi ile birlikte dünya gündemine girdiğine dikkat çekiyor.

ÖZAL’IN PANDORA’SI

   RAND raporunun CIA uzmanı Graham Fuller tarafından kaleme alınan bölümünde Kürt sorunu etraflıca inceleniyor. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Körfez krizinden sonra Kürtlere yönelik yeni bir politika izlemeye başladığını belirten Graham Fuller, bu politikayı tanımlarken “cesur” ve “kumar” ifadelerini kullanıyor.

   Fuller, Özal’ın Kürt politikasını şöyle anlatıyor: Özal, önce Türkiye’de Kürtçenin serbest bırakılmasına yol açacak yasalarda değişikliğe gitti. Özal, ayrıca Kuzey Irak’ta muhtemel bir Kürt otonom bölgesi ile tartışmaları başlattı. Bu çizgi, 1991 sonlarında iktidara gelen Başbakan Demirel tarafından hemen uygulamaya konuldu.”

   Kürtçe ve Kürt yayınlarının Türkiye’de serbest bırakıldığına dikkat çeken Graham Fuller, bir zamanlar “Kürt” kelimesine hiçbir yazılı metinde rastlanmadığını hatırlatıyor. Fuller, Özal’ın Kürt politikasını “Pandora’nın kutusunu açmak” olarak tanımlarken, şu görüşlere yer veriyor:

   “Kürtler ile ilgili tüm bu gelişmelere rağmen, Özal, Kürtler konusunda daha başka adımlar atmaya başladı ve Pandora’nın kutusunu açtı. Özal, Kuzey Irak’ta bir de facto otonom Kürt bölgesinin kurulmasına izin verdi, iki ana Kürt grubu yetkilileriyle diyaloğa girdi ve bu yetkilileri Türkiye’de kabul etti, daha da önemlisi de facto bağımsızlık için önemli bir adım olan Kuzey Kürdistan’daki seçimlere razı oldu. Şimdi de Özal’ın yerine geçen Başbakan Süleyman Demirel, Iraklı Kürt gerilla hareketleri ile pazarlık yaparak, onlara statü ve hareket serbestisi verdi ve karşılığında da Kürtlerden, (uzun dönemde ne kadar geçerli olacağı bilinmez ama) Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti istemediklerini ve Türk Kürdistanı’nın bağımsızlığını açık açık isteyen PKK’nın eylemlerini kısıtlayacağına dair bir anlaşma istedi. Demirel, Iraklı Kürtlerin Ankara’da bir büro açmalarına dahi izin verdi. Birçok Türk, Özal’ın, belki de ileride Türk Kürtleri arasında otonom veya ayrılıkçı bir harekete dönüşecek olan Kürt sorununun bu boyutlara gelmesine neden olmasından dolayı ‘akılsızca’ davrandığına inanıyor.”

   Graham Fuller, Cumhurbaşkanı Özal’ın, aslında Kürt oyununu büyük bir vizyon çerçevesinde oynamaya çalıştığına inandığını belirtirken, Özal’ın Kürt hareketi konusunda jeo-stratejik bir vizyonu olduğunu savunanlar var. Ancak (Özal) bu konuda açık bir şekilde görüşlerini belirtmiyor, çünkü konu gerçekten son derece patlamaya hazır türden bir konu” diyor.

EKİM SEÇİMLERİ

   Özal’ın Kürt sorunu ile ilgili yaklaşımının yapıcı ve ileriye dönük olmasına rağmen, Türkiye’nin, uzun dönemde kurulacak bir Kürt devleti üzerinde etkin olabileceği veya bu süreç içinde Türk çıkarlarının zedelenmeyeceğine dair bir garanti bulunmadığına dikkat çeken Fuller, Özal’ın bu yaklaşımı birçok Türk’ün gözünde ‘vaktinden önce’ bir yaklaşımdı ve büyük bir ihtimalle de ANAP’ın Ekim seçimlerinde iktidardan düşürülmesine katkıda bulundu” diyor. Fuller, Özal’ın Kürtler konusundaki liberal politikalarının arkasında “Kürtlüğünün” yattığından şüphelenenlerin bulunduğuna da dikkat çekiyor.

   Türkiye’de birçok insanın otonom bir Kürt bölgesine ve hatta bağımsız bir Kürt hareketine sıcak bakmadığını belirten Graham Fuller, birçok Türk’ün bunu “kabul edilemez” olarak gördüğünü ifade ediyor. Fuller, raporunda Türk Genelkurmayı’nın konuya yaklaşımını da inceliyor ve Türk ordusunun, ülkenin üniterliğine kendini adamış bir ordu olduğuna dikkat çekiyor.

  Fuller, üniter devletin korunması halinde Genelkurmay’ın Kürtlere verilecek kültürel ve ekonomik tavizlere ses çıkartmayacağını da belirtiyor ve şu uyarıda bulunuyor:

   “Şayet Kürt konusunda kontrol kaybedilmeye başlanırsa, asker bunu, müdahale için, eski nedenleri de geride bırakacak şekilde bir gerekçe olarak görebilir.”

  Fuller, raporun bu bölümünde şöyle devam ediyor: “Bu yüzden Ankara’daki politikacılar çok ince bir yolda yürümek zorundalar ve şiddete yönelik potansiyeli kontrol altında tutmak zorundalar.”

  Fuller, tüm bunlara rağmen Türk Genelkurmayı’nın, Kürt ayaklanması ve gerilla hareketinin askeri boyutları ile ilgilenmeye devam edeceğini ve bir alanda yetkisini kullanacağını belirtiyor.

   Kürt konusunun artık Türkiye’de masaya yatırıldığını ve bundan sonra bu konuda Türkiye’de derin tartışmalara sahne olacağını belirten Graham Fuller, TBMM’deki siyasi partilerin konuya yaklaşımlarını da inceliyor.

  Fuller, Kürtler konusunda siyasi çizgilerin tam olarak çekilmediğini ve politikaların tam olarak saptanmadığını söylerken, partilerin yaklaşımlarını şöyle özetliyor:

   Alpaslan Türkeş ve Bülent Ecevit’in ulusalcı partileri, kendilerini üniter devletin korunmasına adamışlardır. Bir zamanlar Özal’ın Kürtler konusundaki liberal politikalarını destekleyen eski partisi olan Anavatan Partisi, şimdi aynı politikaları yürütmeye çalışan Demirel’e oportünist ve fırsatçı bir yaklaşımla saldırmaktadır.

  Demirel’in koalisyon ortağı olan Sosyal Demokrat Halkçı Parti ise Kürtlere karşı en liberal olan partidir. Bu parti bir zamanlar bir Kürt ulusal partisinin embriyosunu barındırıyordu. İslamcılar ise kararsız. Onlar Kürt otonomisini tolere eden bir bakış içinde. Ancak aynı zamanda Türk devletinin azınlıklar temeline dayandırılması görüşlerine karşı çıkıyor. Aynı zamanda İslamcılar, ayrılıkçılığı, azınlık temellerine göre kabul etmiyor.”


  Fuller, Türkiye’deki Kürt sorunu konusunda gerçekçi alternatiflerin azlığına dikkat çekerken, Demirel hükümetinin bu konuda değişik bir politika izleyememesini buna bağlıyor.