25 Ağustos 2019 Pazar

Türkiye Libya'da İHA Çin Yapımı Wing Loong II'yi Lazer Silahı ile Düşürdü



Gerçekten, bazı önemli haberler sıklıkla gözden kaçıyor…

4 Ağustos 2019 tarihinde, bu tür durumlardan biri ortaya çıktı ve bazı haberlerde değinildi; ancak, hiç kimse tarafından önemsenmedi. İlk kez, lazer silahı ile donatılmış bir muharebe aracı, başka bir savaş aracını, savaş alanında imha etmişti. Gerçek bir savaşta, gerçek bir savaş alanında…Ve bu kimsenin dikkatini çekmiyordu.

Türkiye, askeri konularda, teknolojik olarak yenilikçi ülkeler sıralamasında yeterince kabul görmüyor. Ancak, Türkler bu yüzyılda gezegen ahalisini şaşırtacaklar gibi görünüyor. Endüstriyel bir güç olarak güçlü bir başlangıç yaptılar ve İslam dünyası’nda askeri ihalelere katılan herhangi biri, zaten ne kadar güç kazandıklarını bilir. Rusya’daki gökdelenleri inşa edenlerin Türkler olduğu da sır değil. Son zamanlarda, Türkiye’nin, düşünsel düzeyde ‘Vikramaditye’ ya da ‘Kuznetsov’ benzeri bir atlama tahtası niteliğinde uçak gemisi inşasını planladığına dair söylentiler mevcut. Türkler, F-35 programına tam olarak bir bileşen üreticisi olarak katıldılar ve şimdi kendi savaş uçaklarını oluşturmayı planlıyorlar.

Ancak, lazer silahları ile iş farklılaştı. Yunanistan ve Rusya üzerinde (görünüşe göre İsrail üzerinde de) askeri güç olarak niteliksel avantaj sağlamasının yanı sıra, bölgede askeri üstünlüğe ulaşmasından kaygı duyulan Türkiye, yenilikçi silah sistemleri üzerinde uzun vadeli ve ciddi yatırımlar yaptı. 2010'ların başında, Türk Grubu SAVTAG (TÜBİTAK bünyesindeki Savunma ve Güvenlik Teknolojileri Araştırma Destek Grubu), 1.25 kW'dan başlayarak 50 kW'a kadar farklı kapasitelerde silahların deneysel örneklerini gösterdi. Sistemler, bir devlet araştırma enstitüsü olan TÜBİTAK ile bağlantılı olarak geliştirildi... ve bu gelişmeleri silah olarak kullanmayı planladıkları gerçeğini özellikle saklamadılar.

Ne var ki, tüm gözlemcileri yanlış yola yönlendirdiler; Gerek Türk Savunma Bakanlığı basın bildirileri ve konuyla ilgili uzman basından gelen haberlerle, Türk lazer silahlarının ilk olarak Deniz Kuvvetleri için üretileceği ve bunların da genel olarak ABD Donanması için geliştirilen lazer silahının bir tekrarı olacağı iması yarattılar. Bu nedenle, hiç kimse özellikle ilgi göstermedi: Ha..Türkler…Pekala.. lazer istiyorlar…Ne olmuş yani?

2015 Yılında, TÜBİTAK, deneysel lazer uygulaması ile hedefleri başarıyla vurduklarını duyurdu. Bunun üzerine, programın finanse edildiği, yalnız 2015 yılında programa 450 milyon ABD doları harcandığı açığa çıktı. Tüm Batı teknolojilerini temin etme imkanı olan ve evvelce AR-GE’den tasarruf eden bir ülke için, bu çok çarpıcı bir miktar. Buna karşın, dünyada çoğu ülkenin uzmanlarının dediği gibi, Türkiye’nin kaydettiği gelişme büyük fark attı.

Aynı yıl, Türkiye’nin en büyük askeri endüstiyel kurumu olan ASELSAN’ın, Türk lazer silahları programını kanatları altına aldığı anlaşıldı. 7 Temmuz 2018’de, şirket, patlayıcı maddeleri 200 m. uzaklıktan tahrip edebilme ve küçük boyuttaki İHA’larını 500 m.den vurabilme kapasitesine sahip bir savaş lazerinin başarıyla test edildiğini açıklayan bir basın duyurusu yayımladı. Kompak lazer silahı Türk Otokar yapımı zırhlı araç KOBRA’ya yerleştirildi ve daha önemlisi, lazer işaretleyicisinin sürekli hedef üzerinde tutulmasına izin veren bir güdüm sistemiyle donatıldı.

Lazer gücü, herhangi bir kinetik enerjili mühimmatla karşılaştırılamaz, anlamsız olur. 76 mm’lik bir toptan fırlatılan bir merminin hedefe aktardığı bu tür bir enerjiyi, lazer, hedefi sadece tek bir noktadan, çok uzun bir zaman ve devamlı olarak ısıtarak sağlar. Ve, ASELSAN’ın optoelektronik sistem uzmanları tarafından başarılan da tam olarak budur. Silah, hedefte özel bir noktaya kitlenir ve hedef hareket etse bile, tam olarak imha oluncaya kadar onu ısıtır.

Ve her şey değişti. Bir basın açıklamasında, ASELSAN, güvenli hedef takibi, sürekli lazer etkisi ve son derece düşük ateşleme maliyeti gibi unsurların hepsini elde edebileceğini vurguladı. Düşük maliyet meselesi gün gibi açık. Konvansiyonel bir topun, hedefi kesin olarak vuramayıp mermi harcayacağı durumda, hedefi kesin olarak vurabilecek düşük güçteki bir lazer silahında, sadece jeneratör için mazot gerekecek. Kuruluş, lazerle donatılmış bir aracın fotoğrafını ve metal plakalara yapılan atışların sonuçlarını gösteren bir video sunumu yaptı. Her nasılsa, olay heyecan uyandırmadı ve haberler dünyada oldukça soğukkanlılıkla karşılandı. Türkler de, en az onlar kadar soğukkanlı bir biçimde lazer silahları üzerinde çalışmaya devam etti. Onlar, ürünleriyle ilgili en enteresan basın açıklamalarını henüz yapmadıklarını biliyorlardı.

Libya’da süregiden savaş, Recep Tayyip Erdoğan’ın arzu ettiği gibi gelişmedi: üzerine oynadığı İslamcılar kaybediyor. Bu sorun dün ortaya çıkmadı ve Türkler, uzunca bir süredir Halife Hafter’in Libya Ulusal Ordu’suna karşı çıkıyorlar. Oysa bu ordu, Suudi Arabistan ve ABD'den Rusya ve Fransa'ya kadar çok çeşitli ülke ve güçlerin desteğine sahip. Hafter, Rus paralı askerlerini, ‘Blackwater’un kurucusu ‘Eric Prince’ın ücretli pilotlarını istihdam ediyor, elindeki MIG-23 uçakları onarılmak üzere Rusya’ya gönderiliyor ve BAE’den ‘Shell’ hava savunma sistemleri getiriliyor. Ve Hafter, yavaş ancak emin adımlarla kazanıyor.

Ve Erdoğan, başka yerlerde olduğu gibi yine yanlış ata oynuyor. Suriye’de, Mısır’a olduğu gibi Libya’da da, Türkiye’nin dost olarak gördüğü ve güvendiği güçler başarısızlığa uğradı. Gerçekten, Libya’da Türkler hala bir şeylere bel bağlıyor. Türkiye, ‘sözde hükümet’i ve onun dostları Misrata Tugayları’nı desteklemeyi sürdürüyor. Bu gruplara, ağır silahlar tedarik ediyor, danışman ve eğiticiler gönderiyor. Bunların yeterli olmadığını görünce de, Türkler, daha önce Suriye İdlib’de kullandıkları militanları Libya’ya kaydırmaya başladılar. Bu bizden uzak savaşın daha fazla ayrıntılarına girmeyeceğiz, bizim için önem arz eden başka bir şey var.

Türkiye’nin, bir yandan Hafter’i durdurma kaygısı, diğer yandan dünyada benzeri olmayan gelişmiş ileri teknoloji silahları kullanabilme ihtiyacı eninde sonunda kesişecekti. Ve bu gerçekleşti.

BAE’nin sahip olduğu Çin yapımı bir İHA olan WING LOONG II’nin operatörleri için, bu sıradan bir keşif ve muharebe göreviydi.

WING LOONG II

Mısrata Bölgesi üzerinde, Hafter birliklerinin yararına keşif yürüten ve doğrudan bir saldırı ile imha edebileceği hedefleri arayan dron, bir anti-tank füzesi ile donatılmıştı. Libya’daki savaş, uzun süredir, en ileri gelişmiş teknolojiler temelinde yaratılmış silahların ve asimetrik oluşumların eylemlerinin garip bir karışımı haline dönüştü ve işte İHA’ları da böyle bir karışımın sembollerinden biriydi. Ancak, kalkış İHA’nın düşürülmesiyle sona erdi. Kısa süre içinde, dünya bu fotoğraf üzerinde dalgalanma gösterdi.

Ayrıntılar hemen ortaya çıktı. İHA’nı düşüren Türk silahı, silahlı bir arazi aracının şasisi üzerine yerleştirilmişti. Daha önceki ASELSAN modeline benzer şekilde, bir Türk yapımı optoelektronik güdüm sistemi ile donatılmıştı. Sistem, atış için hedefi doğru olarak incelemenizi, zayıf bir noktasını bulmanızı sağlıyor ve daha sonra lazer işaretleyiciyi hedef tamamen tahrip olana kadar bu noktaya tutuyor. Ayrıca, daha önce tanıtılan lazer silahı ile gösterildiği gibi, lazer pompalanmasında uzun kesintiler olmaksızın sürekli bir lazer modu sağlanıyor. Silahın gücü 50 kW ve bu, Türk kara savaş aracında şimdiye kadarki en güçlü lazer silahı.

Önemli bir nokta da, bunun deneysel bir kurulum olmaması. Bu, bir lazer silahı ile donatılmış, tamamen işlevsel bir savaş aracıdır ve doğrudan savaşta test edilmiştir. Hiçbir surette, internet üzerinden elde edilebilen ticari bir dronla karşılaştırılamaz. Böyle bir silah, korunaksız bir helikopteri kolaylıkla düşürebilir. Ve Türkiye, bu tür silahları şu anda herhangi bir sorun olmaksızın büyük miktarlarda yapabilir. Bu taktik bir silahtır, herhangi bir özel nakil koşulu gerektirmez ve lazerle donatılmış bir savaş aracı, aynı tipteki herhangi başka bir zırhlı araçla aynı seviyede hareket kabiliyetine sahiptir. Bu silahlar, silah altındaki sıradan askerler tarafından bile kolayca kullanılabilir. Ve bu silahın ateşleme maliyeti, kelimenin tam anlamıyla, ateş etme esnasında  harcanan mazotun fiyatına eşittir. Örneğin, korunaksız bir helikopteri düşürmenin maliyeti yaklaşık 25 Ruble (2.12 TL)’dir.

Bu olay, bir “lazer silah yarışı” başlatacak mı?  Bir öngörüde bulunalım: hayır, başlatmaz. Çığır açan haber, dedikleri gibi, gök gürlemesine neden olmadı. Dünya savaş endüstrisi’nde “Türkler  kim ki” değil mi? Türkler silahlarını geliştirmeye devam edecek ve kimse onları önemsemeyecek. Ve bu durum, herhangi başka bir savaşta, zırhlı personel taşıyıcıları ve tankları üzerindeki Türk lazer silahları optoelektronik görüş alanındaki düşman araçlarını kitlesel olarak yakana, zırhsız araçların motorlarını tutuşturana, helikopterleri ve İHA’larını düşürene, yerdeki uçakları uzun mesafeden devre dışı bırakana, piyadeleri sessizce biçene kadar sürecek ve sonra herkes şaşırıp kalacak.

Tüm bu hikayede ilginç olan şey, aslında lazer konusuna yeni girenlerin, bu konunun  Rusya ve ABD gibi ileri gelenlerinin aşama kaydetmeyi bile düşünmedikleri bu alanı  nasıl ele geçirdikleri. Daha şimdiden, kelimenin tam anlamıyla, konuyla ilgili haberleri okuyarak öğrenen rakiplerinden daha hızlılar ve pratik bir şekilde seri askeri ekipman üreterek alanı başarıyla ve çok süratli bir biçimde ele geçiriyorlar. Bu daha şaşırtıcı, çünkü  Rusya ve Birleşik Devletler lazer teknolojisinde Türklerden üstünler ve teorik olarak, avantaj kaybı tehdidine karşı atağa kalkmaları beklenirdi.

Türkler’inkiyle karşılaştırılamasa bile, Afganistan’dan bazı denemelerin haberini alıyoruz. Ve daha karmaşık görevler için daha karmaşık bir aygıt, “Relight”, Rusya’da halen işletimde. ABD, gemiye monte edilmiş ve çalışır durumda bir cihaza sahip. Ancak, bunlar az sayıdaki örnekler.

Ancak, taktik seviye lazerlere sahip kara savaş araçları Rusya ya da ABD'de üretilmiyor ve kullanılmıyor. Bunu şu an için Türkler yapıyor ve çalışmalarının niceliğinin tamamen yeni bir aşama teknolojik kaliteye dönüşümü çok yakın bir geleceğin konusu. Savaş deneyimleri büyüdükçe, daha hızlı gelişim gösterecekler. Kelimenin tam anlamıyla, Türkiye’nin düşmanlarının, kendi tenlerinde hissettikleri zaman bir savaş lazerinin ne olduğuyla tanışmaları çok uzak değil. Gelecekteki lazer silahları yarışında,  Türkler daha şimdiden kendileri için bir ödülü hakettiler ve bu yarışın sonunda da yerleri ilk sırada olacak.

Alexander Timokhin

12 Ağustos 2019

ÇEVİRİ: IŞIK

Kaynak: Army Recognition Group SPRL


23 Ağustos 2019 Cuma

ABD ve Türkiye Güvenli Bir Bölge Üzerinde Gerçekten Mutabakata Varabilir mi?



Ağustos ortalarında, uluslararası medya kuruluşları yaygın olarak, ABD ve Türkiye’nin Suriye’deki çıkarlarıyla ilişkili konularda uzlaşmaya vardığını bildirdi.

İki tarafça de olumlu bir adım olarak görülmesine rağmen, girişim uyuşmazlıklara hiçbir surette bir çözüm getirmemiştir. Aslına bakıldığında, bu iki devletin ulus devlet Suriye toprakları üzerine pazarlık yapmaları, Suriye Devleti’nin egemenliğinin temelini çürütmektedir.

Büyük bir ilgi görmesine rağmen, anlaşma halen sadece, bir başka pazarlığın konusu olacak ayrıntılarıyla geniş hatlara sahip ya da çerçeve düzeyindedir. Veya başka bir ifadeyle, her iki tarafın da şu ana kadar geldiği nokta, en fazla bir niyet beyanı, bir potansiyel anlaşmadır. Aralarında, halen, geniş çaplı bir fikir ayrılığı mevcut.

Genel anlamda, her iki tarafın üzerinde mutabık kaldığı taslak anlaşma üç durumu içinde barındırıyor olabilir. Anlaşmanın temeli, ABD ve Türkiye’nin, güvenlik durumunun müştereken kontrolü amacıyla, Suriye tarafında Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir güvenli ya da tampon bölge, barış koridoru kurabilecek olmalarıdır. İkincisi, iki ülke işbirliklerini yönetmek üzere Türkiye’de ortak bir kumanda merkezi kurabileceklerdir. Üçüncüsü, tampon bölge halihazırda Türkiye’de bulunan Suriye’li mültecileri yerleştirmek için kullanılabilecektir.

İki ülke arasındaki temel ayrılık, bu güvenli bölgenin mahiyetinde yatıyor. Türkiye, Suriye tarafında Türkiye-Suriye sınırı boyunca 30-40 km derinliğinde ve 470 km uzunluğunda, sadece Türk ordusu tarafından kontrol edilecek bir koridora sahip olmayı istiyor.

Bununla beraber, ABD Ankara Büyükelçiliği’nin yayınladığı bir belgeye göre, Amerikalılar, Türk ve Amerikan askerlerinin müşterek olarak devriye gezeceği sadece 5 km’lik daha dar bir koridor, Suriye’nin 9 km içine uzanan ve sadece Amerikan askerlerinin devriye gezeceği başka bir koridor ve pazarlık edilen amaçlar için 4 km’lik ilave bir koridor kurulmasının istiyor., ABD, koridorun uzunluğu açısından Türklerin 470 km olması fikrine karşılık 100 km’lik bir uzunluk öneriyor.

Suriye’deki Kürt meselesi üzerindeki konumlanışlarına bakıldığında, aralarındaki devasa ayrılık iki devlet arasındaki derin çatışmayı yansıtıyor. Amerika’nın nihai amacı, İsrail gibi güvenilir bir ABD müttefiği olarak hareket eden, sadece Suriye Kürtleri’nin kontrolünde bir alan oluşturmaktır. O nedenle, Kürtleri korumak Washington’ın birincil hedefidir.


22 Ağustos 2019'da çekilen bir resim, Suriye'nin kuzeyindeki Idlib eyaletinde Maaret el-Numan'dan geçen ve Suriye'ye yapılan iki günlük bir görevden sonra Türkiye'ye geri dönen Türk askeri araçlarını gösteriyor.
[Photo/VCG]

Bu hedef, Amerikalıların 1990’larda ve tekrar 2003’deki Irak Savaşı’ndan sonra üzerinde çalıştıkları bir “Irak Kürt Bölgesi”nden hiçbir şekilde farklı değildir. Oysa, Türkiye tamamıyla farklı bir yaklaşıma sahip ve Suriye Kürtleri’ni Türkiye’deki ayrılıkçı Kürt güçlerinin yan kuruluşu olarak görüyor. Bu nedenle de, Türkiye’nin istediği de, tüm Kürt ayrılıkçılarının üzerine gidebilmek amacıyla askeri imkanlarını serbestçe kullanabileceği bir koridor elde etmek.

İki ülkenin oldukça hassas bir anlaşmaya varabildikleri bir gerçek. Her iki ülke de, koridor konusundaki pozisyonlarını geliştirebilmek amacıyla bir anlaşmaya varmak istiyor.

Yine de, bu temel çelişkiye göre hüküm verildiğinde, uygulanabilir sağlam bir anlaşmaya varabilecekleri olanaklı görünmüyor. Bir anlaşmaya varsalar dahi, bu uzun sürmeyebilir. Zaman testine dayanabilen birbirine tamamen zıt yaklaşımlar üzerine oturtulmuş anlaşma yoktur.

Türkiye, ABD’nin Kürt güçlerini koruma fikrine müsamaha gösteremediği sürece, ABD de Türkiye’nin, bu güçlerin üzerine gitmek amacıyla sınırı geçmesini kabul etmeyecektir.

İki ülke arasındaki diğer bazı konulardaki ihtilaflar da, herhangi bir anlaşmanın temelinde olması gereken karşılıklı güveni  zayıflatacaktır.

S-400 füze savunma sisteminin bir bölümünü Rusya'dan taşıyan bir Rus Antonov askeri kargo uçağı, 12 Temmuz 2019'da Ankara'daki Murted Hava Üssü'ne indikten sonra boşaltılıyor. [Photo/Xinhua]



Bunlardan birincisi, Türkiye’nin, Amerika’nın gözünde bir NATO müttefiğinin ihanetini temsil eden Rus S-400 savunma sistemini satın almış olması.

İkincisi, iki ülke arasında Fethullah Gülen konusunda anlaşmazlık olması. Türkiye, Gülen’i 2016 darbe girişiminin planlayıcısı olarak görüyor ve ABD’den iade edilmesini istiyor, ancak Washington bunu reddediyor.

Üçüncü olarak, ABD’nin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, politik gücünü yoğunlaştırma çabalarından dolayı “diktatör” babında sert bir eleştiriye tabi tutması, iki ülke arasındaki güvensizliğe katkıda bulunuyor.

Sonuncu ancak, tartışmayı Suriye’nin ortadan kaldırılması üzerine yaptıkları için en az diğerleri kadar önemli olan konu, her iki ülkenin yaptığı pazarlıkların Suriye’nin egemenliğine ciddi olarak zarar veriyor olması. Suriye, gerek yarı bağımsız bir Kürt bölgesinin kurulmasına yol açabilecek Suriye Kürtleri için güvenli bir bölge yaratacak Amerikan planından, gerekse Türkiye’nin ayrılıkçıların üzerine gitmek amacıyla bir tampon bölge oluşturma çabalarından zarar görecek.

Suriye şu anda sekiz yıllık iç savaştan sonra kendini bir ulus devlet olarak yeniden inşa etme aşamasındadır ve Kürt bölgesi bu devletin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Merkezi hükümetten uzak bir Kürt bölgesi istikrarlı bir Suriye yaratmayacaktır.

Jin Liangxiang

Şangay Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü, Batı Asya ve Afrika Araştırmaları Kıdemli Araştırma Görevlisi.

China.org.cn, 23 Ağustos, 2019


Çeviri: IŞIK

8 Ağustos 2019 Perşembe

F. William Engdahl: " Erdoğan’ın Riskli Jeopolitik Piruet’i



Türkiye ekonomisi, özellikle başarısızlığa uğrayan Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana aylardır giderek artan bir şekilde zorlu bir sıkıntı içinde bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son olarak  Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alması ve yerine daha uyumlu ve sadık birisini getirmesi hamlesi, şimdiden bankanın tarihindeki en büyük bir defalık faiz oranı indirimi ile sonuçlandı. Acaba bu, 18 ay içinde yapılacak sonraki ulusal seçim zamanına kadar, sorunlu ekonomide büyümenin canlanması için yeterli olacak mı? Erdoğan’ın, Vaşington, Pekin, Moskova ve hatta Brüksel arasında denge kurmaya çalışırken kapsamlı ekonomik stratejisi nedir? Ekonomik büyümeyi canlandırma şansı var mı?


25 Temmuz’da, Türkiye Merkez Bankası yeni başkanı Murat Uysal, bankanın ana faiz oranını son derece etkileyici bir düşüş oranıyla (% 4.25) % 24’den % 19.75’e indirdi. Faiz indirimi, Erdoğan’ın, liranın 2018 krizinden çıkmasının üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen, ekonomiyi mahveden yüksek faiz oranlarını indirmeyi reddeden eski başkanı görevden almasından 3 hafta sonra gerçekleşti. Bu, 3 yıl içindeki ilk faiz indirimi oldu ve 1970’lerde FED Başkanı Paul Volcker tarafından popüler hale getirilen bir başka sahte modern ekonomik mit olan, “enflasyonu bitirmek için yüksek faiz oranlarına ihtiyaç olduğu” prensibine sıkı sıkıya bağlı olan Merkez Bankası Başkanı’nı görevden azledilmesinden sonra gerçekleşti.

% 24 ile Türkiye, büyük ekonomiler arasında en yüksek orana sahipti. Gerçekten, Lira büyük faiz indirimine çok az tepki verdi, bu da Erdoğan’ın Murat Uysal’dan ilave indirimlere devam etmesini istemesiyle sonuçlandı. Türkiye Cumhurbaşkanı, bu şekilde, siyasetçilerin dünya merkez bankalarını kontrol eden “paranın tanrılarının kutsal işine burunlarını sokmamaları” olarak tanımlayabileceğimiz, dünya finansının en güçlü buyruklarından biri için saygısızlığını göstermiş oldu.

Young Planı çerçevesinde, Basel Uluslararası Ödemeler Bankası’nın (BIS) sözde Almanya’nın I.Dünya Savaşı’ndan sonra ödemesi gereken tazminatlarla ilgilenmek amacıyla, ABD’li bankerlerin yardımıyla İngiltere Bankası’nın yöneticisi Montagu Norman tarafından 1930 yılında kurulmasından bu yana, yakın zamanda 'siyasetten bağımsız bir dünya bankası para karteli' olarak hizmet ettiği  anlaşıldıktan sonra, merkez bankalarının bağımsızlığı bir ‘dogma’ haline gelmiştir. BIS, üst akılları tarafından yönlendirilen, ancak herhangi bir seçilmiş politik baskıdan bağımsız merkez bankası mensuplarının, ekonomileri, politik baskıya tabi olan merkez bankalarından ya da (Allah göstermesin!) gerçekte, devlet veya halk bankalarından  daha iyi yönetebilecekleri yıkıcı efsanesinin yaratılmasında yardımcı oldu.

Birçok ekonomi tarihçisi tarafından gösterildiği ve benim “Paranın Tanrıları” adlı kitabımda ayrıntılandırdığım gibi, ABD Federal Rezervi’nin Wall Street bankerlerinin bir darbesiyle 1913’de kurulmasından bu yana, her büyük finansal patlama ve onu izleyen çökmeler özellikle merkez bankası müdahaleleriyle, genellikle de faiz oranları kullanılarak oluşturulmuştur. Sahte “iş döngüsü” teorisi, ABD Kongre Üyesi Charles Lindbergh ve 1920'lerdeki diğer Wall Street muhaliflerinin “Para Tröstü” olarak adlandırdığı yapının çıkarları doğrultusunda AB’de Avrupa Merkez Bankası’nın ya da FED’in ekonomiyi kontrol etmekteki rolünü gizlemek amaçlı süslü bir sis perdesinden biraz daha fazlasıdır.

Erdoğan’ın Murat Çetinkaya’yı azledip, yerine siyaseten kendisiyle aynı düşünceyi taşıyan birisini getirmesi batı merkez bankalarında  alarm zillerini çaldırdı. Erdoğan, “Bu indirim yeterli olmasa da, yapılması gereken buydu...” açıklaması yaparak, indirim haberlerinin takipçisi olduğunu gösterdi.  

Üstelik, Türk Lirası’nın faiz indiriminden sonra değer kazanması Erdoğan’ı cesaretlendirdi. Sorun, Türk ekonomisinin ve Erdoğan’ın, seçimlerde Ankara ve İstanbul gibi iki çok önemli belediyenin kaybedilmesinden sonra, bir sonraki ulusal seçimlere kadar sorunlu Türk ekonomisini zaman içinde canlandırmayı başarıp başaramayacağıdır.

Yüksek faiz oranları, önceki Merkez Başkanı tarafından, 2018 yılında Erdoğan’ın dış müdahaleyi sorumlu gösterdiği, Lira’nın serbest düşüşünü durdurmak amacıyla uygulamaya kondu. Aslına bakılırsa, Erdoğan ‘dış müdahale’ konusunda bir ölçüde haklıydı; ABD FED’i, kendi faiz oranını ‘normal’e (ne demekse) çekmek için büyük bir artış serisine ve dünyanın her tarafına şok dalgaları gönderen ‘parasal daralma’ politikasına başlamıştı. Ancak, FED’in önlemleri şüphesiz, özellikle Türkiye’yi hedef almıyordu.

Geçtiğimiz on yıl boyunca Erdoğan ve Türk ekonomisi, 2008 finansal çöküşünü izleyen tarihsel olarak düşük küresel faiz oranları avantajından yararlanmıştı.


Ekonomik yükseliş sürecinde, ucuz kredi otellerin, apartmanların, köprülerin, demiryollarının inşasına ve devasa bir ekonomik patlama yaratan diğer projelere aktı. Ancak, çoğunlukla, dolar, Japon Yen’I ya da Euro üzerinden yurt dışından borçlanılmıştı. 2018 itibariyle, Türk şirketlerinin 200 milyar dolar civarında dış borcu var. FED politikasını tersine çevirmeye başladığında, Türkiye gibi yüksek karlı piyasalara borç veren yabancılar, daha kötüsünden korkarak, Türkiye dışına çıkmaya başladılar ve Lira’da çöküşe yol açtılar. 

Türk ve yabancı yatırımcıların düşen Lira’yı terk etmesi üzerine, Ocak 2018’den günümüze kadar Lira dolar karşısında % 37’lik bir değer kaybına uğradı ve bu durum da, elde edilen gelirlerle dış borçların ödenmesini hemen hemen imkansız hale getirdi. Şirketler iflas etti, işsizlik resmi olarak % 15’e ve ithalat bedelleri fırladığı için, enflasyon Ekim 2018 itibariyle yaklaşık % 25’e yükseldi. TL cinsinden gelir getiren projeler için alınan dış borçlar ile finanse edilen bir ekonomik yükselişin ardından, ekonominin 2018 boyunca hızla kötüye gitmesi, Erdoğan’ın bu yılki kötü seçim sonuçlarının başlıca nedeni oldu.

Ekonomik çöküşe ve %24'lük Merkez Bankası oranlarının olumsuz etkisine açıkça tepki gösteren Erdoğan, 14 Mayıs 2018’de Bloomberg’le yaptığı bir görüşmede “Merkez Bankası bu bağımsızlığı edinemez ve Cumhurbaşkanı’nın uyarılarını bir kenara bırakamaz” diyerek, ‘merkez bankası dogması’na karşı çıkacak ve kendi siyasi kontrolü dışındaki faiz oranlarının “bütün kötülüklerin ana ve babası” olduğunu öne sürecek kadar ileri gitti.

Erdoğan şimdi kendisini, açıkçası, Merkez Bankası’nın başına bir siyaseten kafadar birini getirerek bu konu üzerinde etkisini göstermeye muktedir hissediyor. Bununla birlikte, bu kadar yüksek seviyedeki şirket döviz borçları ile, % 19.75’lik faiz oranının ve hatta AB’deki gibi sıfır veya negative oranların bile  Türkiye’de yeni bir refahın yaratılması için yeterli olmayacağı açıktır.

İlginç olarak, yakın çalışma arkadaşlarına göre, Erdoğan 2018 yılında, 2008 Lehman Bros küresel finansal çöküşünün onda batı kapitalizmine olan inancını yitirmeye yol açtığını ileri sürmeye başladı.

Bunların hepsi çalkantılı bir jeopolitik zeminde çereyan ediyor. Türkiye’nin, sınırlarında bulunan Suriye Kürtleri’ne karşı kendi “güvenlik bölgesi”ni oluşturma amaçlı devam eden girişimleri, Tahran, Moskova ve Pekin’le gelişen bağları ve  Kıbrıs açıklarındaki Türk sondaj gemileri üzerinden NATO ortaklarıyla olan geriliminin artması, bazı yorumcuların, Erdoğan’ın Türkiye’yi NATO’dan çıkarmayı ve Türkiye’nin halen “dialog ortağı” olduğu ŞİÖ etrafında bir ittifak içinde Çin, Rusya ve diğer Avrasya devletleri ile işbirliğini planladığı öngörülerinde bulunmalarına yol açıyor.

Erdoğan’ın, dünyanın en gelişmişi olduğu söylenen Rus S-400 füzesavar savunma sisteminin satın alınmasından, Vaşington’un baskısına rağmen vazgeçmemesi, Erdoğan’ın jeopolitik olarak “doğuya yönelişi” benzeri spekülasyonları arttırmış bulunuyor.

Dahası, 2 Temmuz'da, Japonya G20 toplantısının ardından, Erdoğan Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping'in resmi konuğu olarak Pekin'de idi. Erdoğan  burada, 1 milyon etnik Uygur Müslümanları’nın tutulduğu bildirilen “yeniden eğitim kampları” olarak tanımlanan yerler hakkındaki daha önceki sert eleştirilerini yapmadı. Türkiye, tarihsel olarak Türk kökenli Uygurları  kendisiyle ilişkili olduğu gözüyle bakar ve Çin’in Sincan Uygur Otonom Eyaleti’ni Doğu Türkistan olarak adlandırır.

Erdoğan, bu kez, pragmatik olarak Pekin’in Müslüman politikalarını eleştirmeyi bıraktı ve çok daha önemli gördüğü şeyler (para) üzerine odaklandı: Çin’in “Bir Kuşak ve Bir Yol” Projesi’nin bir parçası olarak Türkiye’deki alt yapı projeleri için Çin ve Çin’li şirketlerden sağlanacak kredi ve borçlar.. Türk Cumhurbaşkanı, Pekin’de iken, basına “tartışmasız, Çin Sincan'da yaşayan tüm etnik grupların Çin'in kalkınma ve refah koşullarında mutlu bir şekilde yaşadıkları” açıklamasında bulundu. Sadece dört ay önce, Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı, Sincan’daki Uygurların durumunun “insanlık için büyük bir utanç” olduğu açıklamasında bulunmuştu. Tam bir dönüş...

Türkiye İstatistik Ofisi’ne göre, 2018’de Türkiye-Çin iki taraflı ticaret hacmi 23 milyar dolardı ve Çin Türkiye’nin üçüncü büyük ticaret ortağı oldu. Bunun çoğunu, yaklaşık 18 milyar dolar ile Çin’in Türkiye’ye ihracatı oluşturuyor. Erdoğan, açıkça görülüyor ki bu durumu Türkiye’nin lehine daha fazla değiştirmek için gayret ediyor. Türkiye'deki yeni Çin yatırımlarıyla ilgili olarak,  Xi-Erdoğan görüşmesinden sonra önemli bir açıklama yapılmadı.

Erdoğan’ın Washington ve şimdilerde Almanya ve diğer AB Devletleri arasında giderek artan gerilim NATO’dan bir kopuşa yol açacak mı? Gelinen noktada, bu pek mümkün görünmüyor. AB, özellikle Almanya, Birleşik Krallık ve İtalya Türk ürünlerinin en büyük alıcısı durumundalar.

Çin, hızla yavaşlayan ekonomisi ve azalan ticaret fazlası ile, NATO ve Batı’dan, Doğu ve ŞİÖ’ye dönen Türkiye’nin ekonomik darbesini hafifletebilecek durumda değil. Sonuçta ortaya çıkacak finansal panik, Anglo-Amerikan merkez bankacılığı ve finansal piyasalarının kurallarına sadık kaldığı sürece Türkiye'yi derin depresyona sokacaktır. İşin garip yanı, Erdoğan batılı olmayan bir modele yönelik küçük jestlerde bulundu, ancak özenle seçilmiş yeni Merkez Bankası Başkanı’ndan % 4.25’lik faiz oranı indiriminin dışında çok az etki sağlayabildi. ŞİÖ ya da İran ile ekonomik ve politik bir ittifak içinde her şeyi riske atmaya hazır değil. Sonuçta, Erdoğan’ın Doğu’ya jeopolitikal dönüşünden ziyade, herkesten fazla kazanmak amacıyla hassas bir denge kurmaya çalışarak Doğu’ya, Batı’ya, hatta Kuzey ve Güney’e bir “Erdoğan pirueti” görüyoruz. Burada risk, her şeyin onun için can sıkıcı olarak sonuçlanabilmesidir.













F. William Engdahl31.07.2019


30 Temmuz 2019 Salı

Londra Merkezli “Şark El-Avsat”: "Ankara, Vaşington’a Baskı Uygulamak Amacıyla Menbic Çevresindeki Askeri Varlığını Güçlendiriyor"


Türkiye destekli Suriye’li güçler, Menbic kırsalında silahlarıyla / Suriye 29 Aralık 2018 
REUTERS/Khalil Ashawi/File Photo


Türkiye, Vaşington’un müttefiği olan YPG'yi hedef almakla tehdit ederek, Suriye sınırındaki askeri takviye kuvvetlerini artırdı ve birliklerinin bir kısmını Halep'in kuzeydoğusundaki Menbic kentinin çevresine taşıdı.

Ankara, Çarşamba günü, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in başkanlığındaki bir ABD Heyeti tarafından, Fırat’ın kuzey-doğusu’nda önerilen güvenli bölge üzerinde  yürütülen müzakere turlarının başarısızlığa uğradığını duyurdu. Ankara, ayrıca, geçen yıl iki taraf arasında imzalanan Menbic yol haritasının yaşama geçirilmesinde ilerleme sağlanamadığını da ilave etti.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye'nin, Suriye'nin kuzeyinde olası bir "güvenli bölge" oluşturulmasına ilişkin ABD önerisinden memnun olmadığını söyledi ve Türkiye ve ABD'nin, olası bölgenin büyüklüğü veya nasıl yönetileceği konusunda aynı fikirde olmadıklarını belirtti.

Türkiye, Menbic'te Kürt birliklerinin yaklaşık 1000 üyesinin bulunduğunu, Vaşington'un bunları Fırat’ın doğusuna taşıyarak, yol haritası anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini de ifade etti.

Cuma günü, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fırat'ın doğusundaki güvenli bölgeyle ilgili Washington ile devam eden görüşmeler ne olursa olsun, “YPG unsurlarını gömmek” amaçlı tehditlerini yeniledi.

Haberler, Erdoğan’ın “terör koridoru” olarak tanımladığı şeyi ortadan kaldırmak amacıyla bölgede askeri operasyonlara hazırlanma tehditinden hemen sonra, YPG’nin ana gövdesini oluşturan, ağır silahlarla donatılmış Suriye demokratik güçleri (SDF)’den geniş çaplı takviyelerin, Tel abyad’ın sınır kasabasına ulaştığını bildiriyor.

Bu arada; İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türk Devleti’ni, Suriye’li mültecileri zorla ülkelerine geri gönderdiği halde, “gönüllü dönüşleri” için imza vermeye zorlamakla suçladı.

Örgüt, bir raporda, yakın zamanda Suriye’ye gelen mültecilerle temasa geçerek birçok sınır dışı etme vakasını belgelediğini söylüyor.

Said Abdelrazek- ANKARA

28 Temmuz 2019 Pazar/08:00




Londra Merkezli “Şark El-Avsat”: ‘Kürt Düğümü”nün Çözülmesindeki Başarısızlık Sonrası ABD-Türkiye Alarm Durumunda



ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri  
(AFP Photo/Delil Souleiman)

Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD ile Mücadele Küresel Koalisyonu Özel Elçisi Büyükelçi James Jeffrey ve Türk yetkililer arasında Ankara’da düzenlenen, Kuzey Suriye’deki YPG’nin akibeti şeklinde yansıyan “Kürt düğümü”nü çözme amacını taşıyan, ancak başarısızlığa uğrayan görüşmelerden hemen sonra, her iki taraf arasında Suriye-Türkiye sınırlarına yakın alanlarda gerginlik hızla tırmanışa geçti. 

Gözlemciler, Vaşington ve Ankara’nın, Halep’in kuzeyinde Menbic’e yakın kesişen alanlarda ve Suriye-Türkiye sınırının her iki tarafında güçlerinin ve ittifak yaptıkları grupların teyakkuzunu arttırdıklarını söylüyor.

Jeffrey’in Türk Dışişleri Bakanlığı’ndaki yetkililerle Kuzeydoğu Suriye’deki güvenli bölge üzerine yaptığı son tur görüşmeler, bir yanda Vaşington ve müttefiği SDF güçleri’nin, diğer tarafta Ankara’nın pozisyonu  arasındaki ihtilafın derinliğini su yüzüne çıkardı.

Tartışma, esas olarak, Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD'li mevkidaşı Donald Trump'a önerdiği Kuzeydoğu Suriye'de güvenli bir bölgenin kurulmasıyla ilgili.

Son ABD-Türkiye görüşmeleri, bu bölgenin derinliği ve Kürt unsurlarının, özellikle SDF’nin ve bunların ağır silahlarının akibeti ile ilgili birçok düğümün çözülmeden kaldığını ortaya koydu.

Vaşington ve Ankara, YPG’den temizlenecek alan, toplanacak ağır silahlar ve oluşturulacak bir yerel yönetimi kapsayan Menbic yol haritasıyla ilgili herhangi bir ilerleme sağlamayı başaramadı.

Bu hafta başında, SDF lideri Mazlum Abdi ve bir ABD delegasyonu arasında, esas olarak Türkiye ile ortak sınırın güvenlik durumu, ortak eşgüdüm, SDF ve IŞİD karşıtı koalisyon arasındaki işbirliğinin geleceği ve Küresel Koalisyon ile fikir alışverişinde bulunmak üzere Ayn el-Arab şehrinde bir toplantı gerçekleştirildi.

İbrahim Hamidi/LONDRA
28 Temmuz 2019 Pazar/06:00






23 Haziran 2019 Pazar

Kımıl Zararlısı "İhvan"ın Elemanı MURSİ "Ne"yin Şehidi ???

MURSİ

30 sene “demokratik seçimlerle ve sandıktan her defasında ilk parti çıkarak” Mısır’ı yöneten Mübarek Hanedanlığı Şubat 2011’de yıkıldı. 1935 doğumlu, Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi Süleyman, Mısır Silahlı Kuvvetleri başkomutanı, Savunma Bakanı, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi başkanı ve Mısır Devlet Başkanı sıfatıyla Şubat 2011’de, seçilecek yeni başkan dönemine kadar Mısır’ı yönetti. Mübarek’in yıkılmasının ardından Mısır’ı kimin yöneteceği uğruna en soldan en sağa birçok parti ve milyonlar Tahrir (Özgürlük) Meydanını mesken edindi.

Mayıs 2012’de yapılan Devlet Başkanlığı seçimin ilk turunda 13 aday yarıştı. İlk turda en çok oy alan üç aday oldu. 5.7 milyon oy alan Müslüman Kardeşler Örgütünün (MKÖ veya İhvan Hareketi) siyasi partisi Özgürlük ve Adalet Partisi'nin (ÖAP) adayı Mursi birinci, Mübarek döneminin Başbakanı Ahmed Şefik 5.5 milyon oy ile ikinci ve Arap Ligi Genel Sekreteri Mısırlı Amr Musa üçüncü oldu. Haziran 2012’de yapılan ikinci tur seçimine en çok oy alan iki aday Mursi ve Şefik katıldılar.

Seçim, Mısır halkının ezici çoğunluğu nezdinde mekruh yani sevilmeyen dini-dar Müslüman Kardeşler Örgütü-İhvan Hareketi (Özgürlük ve Adalet partisi) temsilcisi Mursi ile yıkılan Mübarek hanedanlığının eski Başbakanı Ahmet Şefik arasında hasıl olacaktı. 52 milyon seçmeni olan Mısır halkının sadece 23 milyonu sandığa gitti. 29 milyon seçmen uzak kaldı, boykot ve protesto etti. Mursi, ikinci turda 13.230.131 oy ile (yüzde 51.73) birinci seçildi ve devlet başkanı oldu. Seçildiği tarihten itibaren çok ciddi hatalara imza atıldı. Yabancı turistleri taşıyan otobüsleri tarayan “dinci” teröristler özel af kararnamesiyle serbest bırakıldı.

Başkan yardımcısı İsam (Essam) El-Aryan BBC’ye verdiği röportajda aktif üyelerinin en az yüzde 40’nın Müslüman Kardeşler Örgütü (MKÖ) mensubu olduklarını söylemişti. Parti, ülkemizi 17 senedir yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi'nin isminden ilham alınarak kurulmuştu. 9 Ağustos 2014’te Mısır Mahkemesinin kararıyla önce yasaklandı. İkinci bir mahkeme kararıyla bir terör örgütü olarak kabul edilen MKÖ’nün siyasi ayağı olması gerekçesiyle kapatıldı. Bu parti ve MKÖ Üyeleri hakkında idam ve ağırlaştırılmış hapis cezaları kararı çıktı. Birçok yöneticisi yurt dışına kaçtı. Önemli bir bölümü Katar ve Türkiye’de yaşıyor.

Müslüman Kardeşler gömleği, çok dinli, çok siyasi kimlikli, dünya ile entegre olmuş, köklü bir tarihi, sineması, sanatı, müziği ve laik cumhuriyet değerlerinin yüksek kıymeti harbiyesiyle Mısır’a dar geldi. Sosyal adalet, ekonomik refah, İslami nizam yoksul kesimlerin dikkatini ve ilgisini kısa bir müddet için çekebilir. Ancak orta ve uzun vadede bu tip hareketler, birçok sebepten ama özellikle münafık, çağdışı ve laiklik karşıtı olmaları sebebiyle topluma umut olamamaktadır. Mursi öldü veya öldürüldü. Şehit midir, gazi midir, proje midir, hain midir yoksa niyazi midir bu husus daha çok tartışılacak. 29 milyon seçmenin protesto ettiği ‘Demokratik Seçim’ sonucu mu yönetime geldi, yoksa ülkenin o tarihte içinde bulunduğu koşulların mecburiyetleri mi onu iktidar yaptı çok konuşulacak.

Mursi’nin mensubu olduğu Müslüman Kardeşler Örgütü'nün 1928’de Mısır’da nasıl kurulduğu, kimler tarafından inşa edildiği, Türkiye ile ilgisi, bu hareketin Türkiye’ye kimler tarafından ve neden ihraç edildiği, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Nizamı düşmanlarının bu hareketle ilişkileri, Erdoğan iktidarının Mursi’ye hangi sebeplerle sahip çıktığı, şehit ilan ettiği ve daha birçok önemli ve enteresan bilgiyi gazeteciler Soner Yalçın’ın 19 Haziran tarihli “İhvan Sevgisi” , gazeteci Yılmaz Özdil’in, “Mursi Şehit Öyle mi?” yazılarında ve araştırmacı yazar Faik Bulut’un “Orta-Doğu’da Dinci Örgütler” kitabında okuyabilirsiniz.

Bilgileri tekrarlamamak adına, biz bu yazımızda Türkiye’de birçok hükümet medyasında Mursi’nin anti-Emperyalist ve anti-Siyonist olduğu ve bir Suudi-ABD-İsrail kumpasına kurban edildiği iddiaları üzerinde duracağız. Ayrıca Mursi’nin Suriye düşmanlığı ve bu politikaların çöküşündeki rolünü irdeleyeceğiz.

Mısır ve Türkiye arasında çok önemli benzerlikler var. Siyasi sistemleri de, tarihleri de birbirine yakındır. Osmanlı saltanatını ortadan kaldırıp Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal, Mısır’a da ilham kaynağı oldu. 1952’de Özgür Subaylar Hareketinin (Millet+anti-Emperyalist Ordu İttifakı) genç subaylarından Cemal Abd El-Nasır, Mısır’ı 144 yıl yöneten eski Osmanlı Paşası ve Mısır’ın yeni hükümdarı Mehmet Ali Paşa ve oğullarının iktidarına son verdi. Bu hanedanlığın son temsilcisi Sultan 1. Faruk’u devirip Cumhuriyeti ilan etti.

Nasır, İngilizleri Mısır’dan kovdu. 1954’te Süveyş Kanalındaki son İngiliz askeri üssünü kapattı. Ekonomiyi Millileştirme, tarım reformu ve Asvan barajı gibi devasa projelerle yerli ekonomiyi ihya etme politikalarını benimsedi. Karizmatikti, iyi bir hatipti ve Arap Milli Uyanışı ve Birliğine muazzam katkıları oldu. 1958’de Mısır ve Suriye’nin tek devlet olması planına ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasına öncülük etti. Filistin davasına sahip çıktı ve uğruna İsrail ile birçok savaş yaptı. Mısır’ın İsrail ile tüm ilişkilerini yasakladı. Nisan 1955’te Kıbrıslı Başpiskopos ve siyaset erbabı Makaryos tarafından Kıbrıs’ı işgal eden İngiliz askeri üslerine karşı başlatılan silahlı direnişe destek verdi. Bu sebeple hem İngiliz hem de Batının borazanı Türkçe medyada Nasır’a karşı büyük bir yalan ve yıpratma kampanyası başlatıldı. 1956’da İsrail, İngiltere, Fransa Mısır’a saldırdı. Kentlerini limanlarını bombaladı. Menderes İktidarı bu saldırıya destek verdi.

1962’de Yemen Kralı Ahmed’in ölümünün ardından yönetime el koyan Özgür Subaylar Hareketi mensubu ve Abd El-Nasır tarafından desteklenen Albay Abdullah Selal liderliğindeki Arap Milli Ordusu (Millet+anti-Emperyalist Ordu İttifakı) yönetimi ele geçirdi ve cumhuriyeti ilan etti. Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail ve İngiltere tarafından desteklenen kraliyetçiler bir direniş hareketi başlatarak kontrolü ele geçirmeye çalışırken Nasır, Yemen'e asker gönderdi. Yeni ilan edilmiş cumhuriyet nizamına destek verdi.

İngilizler ile kavgasında hem ABD hem de Sovyet Rusya’dan yardım gördü. Başkan Kennedy ile iyi anlaştı. Ancak Kennedy’nin öldürülmesinden sonra ABD’nin vaat ettiği ekonomik yardımları yerine getirmemesi Nasır’ın ABD’den uzaklaşmasına sebep oldu. Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Mısır sloganı üzerinden Dünya Bağlantısızlar Hareketinin kurucularından oldu.

Bu olaylar cereyan ederken Mısır’da İngiliz istihbaratı tarafından kullanılan en önemli “yerli, milli, ve dinci” diye pazarlanan taşeron örgüt kimdi? Müslüman Kardeşler Örgütü yani İhvan Hareketi yani Özgürlük ve Adalet Partisi'nin ecdadı ve hocaları. Nasır’ın kurduğu Mısır Cumhuriyetine “kafir nizam, İslam düşmanı zındık Nasır” propagandalarıyla saldırdılar. Yabancı ama özellikle İngiliz ve Fransız istihbarat örgütlerinin en çok kullandığı örgüt İhvan Hareketi oldu.

Mursi ve tabi olduğu İhvan Hareketi 2012’de ve henüz birkaç haftalık başkan iken, İngiltere, ABD, İsrail, Suudi hanedanlığı, Katar, Ürdün, Fransa ve daha nice ülke ve örgütün içinde yer aldığı Esad düşmanı kampta Suriye’nin birliği, dirliği laik cumhuriyetçi siyasi karakteri ve hatta İslam Şeriatı hukuk sistemine karşı saldırıya geçen cepheyi sevindirecek kararlara imza attı; Şam ile diplomatik ilişkileri kesti. Suriye’de savaşacak Mısırlı gençlerin önünü açtı. Mısır’ı Şam’a karşı faaliyetlerin bir merkezi yaptı. İhvan hareketinin mensubu olan Filistinli HAMAS örgütü ile Suriye’ye karşı cephe kurdu. Şam’ın uzun yıllar İsrail düşmanı diye koruduğu HAMAS ve lideri Halit Meşal Suriye’ye ihanet etti. Terör örgütlerine bomba yapımı, tünel kazma tekniği ve birçok silah üzerinde eğitim verdi. Bu konuda ihtiyacı olan her türlü desteği Mursi’den aldı.

İsrail ile ilişkilerini devam ettirdi. Oraya atadığı Büyükelçisi vasıtasıyla İsrail Devlet Başkanı Peres’e gayet samimi iki mektup gönderdi. Müslüman kardeşler Örgütü bu mektuplar ortaya çıkınca, bunun bir “siyonist propagandası ve yalanı” olduğunu söyledi. Ancak Peres ofisi, İsrail gazeteleri ve Mısır medyası bu mektupları kamuoyu ile paylaştı. Mursi, mektuplarla ilgili soru önergelerini yanıtsız bıraktı. ABD çıkışlı Mühendis Mursi, en çok ABD heyetlerinin ziyaretlerinden memnun kaldı. Suudi hanedanlığı ile Suriye düşmanlığında güvenilir kanka oldu. Muhammed Mursi İsa El-Ataya, 17 Haziran’da mahkeme salonunda yaşadığı kriz sonucunda öldü. Eceliyle öldü diyenlere karşı, mahkeme salonunda kriz geçiren Mursi’ye 20 dakika müdahale edilmedi, bilerek ve kasten ölümüne sebep oldular diyenler de var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Uluslararası Müslüman Kardeşler Örgütü taraftarları Mursi’yi şehit ilan etti. Gıyabi cenaze namazları kaim oldu. Mursi, ideolojik terbiyesi ve intimasıyla Uluslararası Müslüman Kardeşler Örgütü (İhvan Hareketi) mensubudur. Örgütü gibi kendisi de Emperyalist-Siyonist projelerde maşa olarak kullanıldı ve kullanılma süresi bitince rafa kaldırıldı. Düşman ve terör örgütü olarak sunuldu. Aynı şeyi Erdoğan ve AK Parti için hazırladıkları aşikar. Ya Müslüman Kardeşler Örgütü gömleğini çıkaracaksınız, gerçekten yerli, milli, dini değerleri de koruyan laik-cumhuriyet nizamı ve onu temsil eden siyasi kuvvetlerle kucaklaşacak ve iktidarı paylaşacaksınız yahut ibret almayanlardan olacaksınız.

Mehmet YUVA

Aydınlık Gazetesi, 23.6.2019