30 Ekim 2015 Cuma

BİRAZ GÜLELİM


Seçim sathı mailinde hızla düşüşe geçen sistemin partileri 2 Kasım günü sandığa çarpıp parçalanacak gibi görünüyorlar. Gıcırtılar şimdiden duyuluyor. Özellikle AKP kendi kurucularını ve ağır toplarını geride bırakarak hızlandı, “Reis ve çevresi” son kez şansını denemeye hazırlanıyor. Belirli illerde mahalle hatta hane bazında para saçarak ve şantaj yaparak birkaç puan için sürdürdükleri ince seçim mühendisliğinin nasıl sonuç vereceğini, halkımızın bir bölümünün beş günlük tatilde sayfiye yerlerini sandığa tercih edip etmeyeceğini dört gün sonra göreceğiz.

AKP’nin en büyük sorunu, başbakan değil de bir komedyen figürünü andıran çöpçatan genel başkanı. Bir başka yerde de yazdığım gibi büyük komedyen Altan Erbulak’a fiziksel benzerliği bir yana, son zamanlarda diline bulaşan ve psikoloji biliminde “lapsus” (dil sürçmesi) olarak adlandırılan dertten mustarip olması da AKP’nin sorununu ağırlaştırıyor. Geçenlerde Hak-İş Genel Kurulu’nda konuşma yaparken, izleyicilerin gözünün içine bakarak, azimli sert vurgularla, “Nerede bir zalim varsa onun yanında olacağız!” diye haykırdı ve büyük alkış aldı. Ankara bombasından sonra sürekli kekelemesi, “Davutoğlu Ahmet Hoca/Bir bilge adam, bir yiğit adam” şarkısına tempo tutarken yaptığı çocuksu el kol hareketleri, toplam mizansendeki “güldürü öğesi”ni artırıyor. Toprağı bol olsun, Altan Erbulak bile o sahneyi daha komik oynayamazdı.

Sadece bu kadar da değil. Zihninde şöyle bir akademik cümle var mesela: “Kriz ve şiddet koşullarında seçmen kitlesi merkeze sığınır.” Doğru olabilir, fakat bu analitik düşünceyi şu sözlerle ifade ediyor: “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında ... oylarımızda yükseliş var.” Bu sözlerin mantıksal sonucu, “bir bomba daha patlarsa tek başımıza iktidar oluruz” şeklinde olacaktır ki vahimdir. Bu adam Türkiye’nin başbakanı!

ALTI OK’UN YENİ YORUMU

Benzer bir komedyen tarzı, daha dramatik öğelerle süslenmiş olarak Kılıçdaroğlu için de geçerli. Reklam filminde, gri, kasvetli bir koridor boyunca düşünceli bir yüz ifadesiyle baston yutmuş gibi yürürken, memleketin makus talihinden örnekler vererek nihayet kurtuluş anının geldiğini müjdeliyor ve koridorun sonunda kendisini çılgınca alkışlayan kitleyle buluşuyor. Amerikan reklam şirketi bu mizansenin etkili olacağını düşünmüş anlaşılan. Sanki Michael Jackson ya da Barack Obama... Bizi kurtaracak! Dikkat edin, pop starların ve Amerikan siyasetçilerinin sahneye ya da ünlü boksörlerin ringe çıkışında hep bu mizansen kullanılır: karanlıktan ışığa çıkış. Mesela Doğu Perinçek’i böyle bir Amerikan reklamasyon mizanseni içinde, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır!” sözleriyle düveli muazzama’ya meydan okurken düşünebilir misiniz? Düşünemezsiniz, uymaz!

İnsan ister istemez CHP’nin 1998’de yapılan 28. Kurultay’ında Baykal’ın konfeti yağmuru altında pembe bulutlar içinde, Ricky Martin’in “La copa de la vida” şarkısı eşliğinde göklerden sahneye koşarak inişini hatırlıyor. Dinamik lider! Sultangazi’de kara çarşaflı hanımlara “Türkiye’yi kaynaştırmak, bütünleştirmek lazım” diyerek Cumhuriyet’in kuruluş sembolü olan altı oklu rozeti takmasına o sırada sadece on yıl kalmıştı. Her sonucun bir sebebi vardır. Şeriatçıları, Amerikan muhiplerini, Kemal Derviş iktisatçılarını, kendi ayakları üzerinde duramayan sabırsız ve muhteris ulusalcıları, Alevileri, Ergenekon davası sanıklarını ve Kürt ayrılıkçılarını aynı torbaya doldurup karıştırarak ve böylece altı oka “yeni bir yorum” getirerek merkez partisi olunacağını sanmak nasıl bir düşüncedir?

Biri daha var. Nedense bana Yüzüklerin Efendisi dizisinde, aslında basit bir “hobbit” olmasına rağmen, günün birinde Tek Yüzük’ü bularak karanlık güçlerin etkisine giren Gollum karakterini hatırlatıyor. Cazgır, agresif, hiperaktif bir avukat. “Ben sana mecburum, bilemezsin/Adını mıh gibi aklımda tutuyordum zaten” falan diyerek, bir araba eleştirel lafla yerden yere vurduğu CHP’ye iltihak etmesi, siyasi söylemde tutarlılık açısından önemli bir ders niteliğindedir.

İKİ İHTİMAL

Analitik düşünme yeteneği Ümit Özdağ’ın varlığıyla sınırlı MHP bu kez HDP’den daha az milletvekili çıkarma korkusu nedeniyle felç olmuş gibi. Bu korkunç ihtimal gerçekleşirse mumyalar müzesini andıran yapıda, tabandan yükselen öfkeli alevlerin etkisiyle hızlı bir erime mukadderdir. “Acil sıkıyönetim” talebi toplumda yankı bulmadı, ancak bir mesaj olma niteliğini koruyor. Amerikancı bir askeri cunta bütün denklemleri bozabilir. Öyle mi? Burada bir anakronizm (zamanı şaşırma) hadisesi, bir tür refleks var ki bana nedense 1977-1980 dönemini ve bu geleneğin yaşadığı büyük hüsranı hatırlatıyor.

Burjuvazinin ve ABD’nin arzuladığı AKP-CHP koalisyonu mu, yoksa küreselcilerin arzuladığı yeni anayasa açısından bana daha mantıklı gelen bir AKP-HDP koalisyonu mu, yoksa yeni bir “Milliyetçi Cephe” hükümeti şeklinde bir AKP-MHP koalisyonu mu kurulur; yoksa ve yoksa “MHP’yle koalisyon kurmak isteriz” diyen Kılıçdaroğlu’nun dediği mi olur, veyahut AKP’nin ince seçim mühendisliği sonuç verir de Hilafet’e mi kavuşuruz, bilemeyiz. Ancak şu var: mevcut siyasi sistemin sürdürülebilir olma özelliği kesinlikle ortadan kalkmıştır. Ne kadar gülersek gülelim durum çok ciddi ve vahimdir. Ülkemiz yeni bir sürece girmiştir. İki ihtimal vardır: devrim ya da karşı-devrim; ya tam bağımsız Türkiye ya da emperyalizmin çok parçalı yeni kölesi!

Casusun holdingi ve TV’si olur mu?

Söyleyin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne suikast düzenleyen bir yapı casus örgütü değil midir?

Söyleyin, dini bir cemaat intihar komandoları gibi yetiştirdiği müritlerle poliste, yargıda ve bütün devlette niye kadrolaşır?

Söyleyin, ABD gibi emperyal bir güç Fethullah Gülen’i niye sahiplenir?

Söyleyin, İslamcı bir cemaat dünyanın 150 ülkesinde İngilizce eğitim veren okullar niye açar?

Söyleyin, Fethullah Gülen İsrail’i bir kere olsun niye eleştirmez?

CHP İLE MHP NİYE KALKAN?

Uzatmayayım artık her şey kanıtlı, bu cemaatin tepesi tıpkı 150 yıl öncesinin Vahhabileri misali İslam’ın bağrına hançer sokmak amacıyla emperyallerin devşirdiği bir ajan güruhudur.
Buradan hareketle bunların tasfiyesi Türkiye ve hatta temiz inancımız adına beka sorunudur. Dolayısıyla başlatılan operasyonları alkışlıyoruz.

Dünyada hangi devlet bir casus teşkilatı ya da terörist yapıya holding kurdurup TV yayını yaptırır?

İşte Koza Grubu’na kayyum atanması olmazsa olmaz olan bir karardır. Benzer el koyma ve atamalar örgütün diğer şirketleri için yapılmalıdır.

Anlayamadığım CHP ile MHP’nin bu kiralık çeteye Tayyip Erdoğan’dan ötürü kalkan olma gafletidir.

RUM’LA SAVAŞMAK GİBİ

Tayyip Erdoğan’a yıllardır en büyük muhalefeti biz yaptık ve hâlâ yapıyoruz ama bu iş başka!

Zehir saçan bir yılanın başı eziliyorsa, ezenin kimliğine bakılmaz!

Türkiye’nin geleceğine ipotek koyan büyük bir bela def ediliyor ise muhalefet köstek olmaz, destek verir!

Ha Kıbrıs çıkarmasında Rum’la savaşıyorsunuz ha FETÖ ile vuruşuyorsunuz hiçbir fark yoktur!

Tamam operasyonu yapanlar şahsi kin ya da intikam alma adına yapıyor ama o bizi ilgilendirmez.

Bizim istediğimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek yani kahpe bir ajan örgütünün bertaraf edilmesidir.

Hem Tayyip Erdoğan siyasi figür, sandıkla gider peki bunlar öyle mi?

HA IŞİD, HA FETÖ!

Ayrıca kanıtlandı, bu örgütün mensupları IŞİD’liler misali afyonlanmış yani kesin inançlı ki, tahliye kararı veren 2 hakim örneği ortada!

Dolayısıyla bunların behemehal yok edilmesi gerekiyor.

Pardon ama PKK aynı şeyi yapsa yani holdinglerle televizyon kanalları kursa susulacak mı?
Sakın ikisi aynı şey mi demeyin, FETÖ de PKK da küresel kumpanyanın enstrümanlarıdır.

Buradan hareketle CHP ile MHP parti yönetimlerinin bu örgütü sahiplenmeleri seçimde bu cemaatten alacakları birkaç oyun dışında onlara verilen emperyal görev gibi görünüyor.

YAZICIOĞLU’NUN KATİLİ!

Hele hele Muhsin Yazıcıoğlu’nun kurduğu partinin FETÖ’ye kuyruk olması akıl alacak gibi değil, ki o malum kaza ya da cinayetin faili FETÖ’dür zira Merhum Yazıcıoğlu’nun, Hrant Dink cinayetinde Alperen Ocaklarına mensup gençleri kullanan Pensilvanya’ya telefon edip, “Sizin gerçek yüzünüzü millete açıklayacağım” dediği biliniyor... İlaveten Yazıcıoğlu sonrasında BBP’nin cemaatin şubesi olması yine her şeyi açıklıyor.

Hülasa FETÖ’nün holdingleriyle tele-vizyonlarına yapılan operasyonlar örgütü bitirme adına atılan önemli adımlardır. Dileriz devamı gelir...

Sabahattin ÖNKİBAR- Aydınlık/28.10.2015

Sayılarla AKP Türkiyesi

Yabancı şirket işgali: 1980’de yabancı şirket sayısı 78 idi. DSP-MHP-ANAP Hükümeti sonuna kadar 6.683’e tırmandı. AKP döneminde işgalci yabancı şirket sayısı 44.810’a (2015 yılı Haziran ayı) ulaştı.

Süpermarket ve zincir işgali: AKP ve öncesi hükümetler çoğu yabancılara ait olan zincir ve süpermarketleri küçük esnafın aleyhine desteklediler. 2000’de 2.500’e ulaşan zincir ve market sayısı, 2014’de 17.057’ye tırmandı.

Pancar ve tütün üreticisi tasfiye edildi: DSP-MHP-ANAP hükümeti pancar ve tütün üreticisini eritmeye başladı. AKP hızlandırdı. Pancar üreticisi 1998’de 450 bin idi, 2014’de 130 bine düşürüldü.

Artan nüfusla şeker üretiminin de artması gerekirken, 1998’de 22 milyon ton olan üretim, 2014’de 17 milyon tona düşürüldü. İthal şeker ve kanserojen tatlandırıcı patladı. 2002-2014 arasında 22.777.349 kg tatlandırıcı ithal edildi, 149.791.381 Dolar para ödendi.

Tütün üreticisi sayısı: 2002’de 405.882 olan tütün üreten aile sayısı 2014’de 65.000’e, 159.521 ton olan üretim 68.000 tona düşürüldü.

Tekel fabrikaları Amerikan şirketine verildi. Sigara kaçakçılığı patladı. Yakalanabilen kaçak sigara sayısı 2002’de 1,9 milyon paket iken, 2014’de 108 milyon pakete tırmandı.

İş cinayetleri: 1983-2003 arasında 20 yılda 499 madenci katledildi. Oysa AKP’li 2003-2014 arasında 11 yılda 1075 madenci katledildi. Toplam iş cinayeti sayısı 11 yılda 14 bin 424 oldu.

İntihar patlaması: 2007-2013 arasında 20 bin 702 kişi canına kıydı. 2002’den bu yana cezaevlerinde canına kıyan sayısı 384’e ulaştı. Ataması yapılmayan 40 öğretmen canına kıydı. Atama bekleyen öğretmenlerin üçte birinde canına kıyma eğilimi saptandı. 4/C cehenneminde çalışmaya zorlanan 13 işçi canına kıydı.

Çocuk cinayeti ve cinsel suç: Çocuk gelin sayısı son 3 yılda 130 binin üzerinde.

2014’te aile içi şiddette 15 çocuk öldürüldü, 24 çocuk intiharla canına kıydı. Çocuk seks kölesi, 50 bine ulaştı. Son 3 yılda cinsel saldırıya uğrayan çocuk sayısı 70 bin, kaybolan çocuk sayısı 27 bin. 2014’de sokakta yaşayan çocuk sayısı 641 bin, uyuşturucu kullandığını tespit edilen 273 bin 571.

5-17 yaş arası 8 milyon çocuk işyerlerinde, 41 bin çocuk sokakta çalışıyor ya da dileniyor. (Suriyelileri kapsamıyor. M.A)

Sadece çocuklar için 15 kapalı cezaevi bulunuyor.

Kadın cinayetleri: 2002’de öldürülen kadın sayısı 66 idi. AKP döneminde tırmandı. 2003’de 83, 2004’de 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011, 2008’de 806, 2009’da 1126, 2010’da 217, 2011’de 121, 2012’de 210, 2013’de 237, 2014’de 281 olmak üzere AKP döneminde öldürülen kadın sayısı 5302’yi buldu.

Aile içi kadına şiddet sayısı, 2008’de 661 idi, 2014’de 11.217’ye tırmandı. 2008-2014 arasında toplam 39 bin 991 kadın aile içinde şiddete uğradı.

Tutuklu ve hükümlü sayısında patlama: 1994’te nüfus 60 milyon, cezaevlerindeki kişi sayısı 38 bin 931 idi. Nüfus % 49 artış ile 78 milyon oldu, tutuklu ve hükümlü sayısındaki artış, % 400 ile 152 bin 335’e ulaştı. Oysa 12 Eylül’de bile 79 bin 786 idi. 2002-2012 arasında 106 adet yeni cezaevi, 21 adet ek bina yapıldı.

Suç patlaması: Uyuşturucu, hırsızlık ve adam öldürme % 600 oranında arttı. 30 bin 922 kişi hırsızlıktan, 26 bin 697 kişi uyuşturucudan, 26 bin 578 kişi adam öldürmeden cezaevine girdi.

Türkiye uyuşturucu cenneti oldu: 50’li yıllara kadar uyuşturucu yok gibiydi. 1969’da 578 kilo uyuşturucu, 22 adet uyuşturucu hap yakalanmıştı.1980-2014 arasında 17 liman satıldı, uyuşturucu patladı. 2011’de 6,5 ton eroin, 46 ton esrar, 106 kilo afyon, 1457 kilo kokain, 1 milyon 335 bin 326 adet ecstasy ve 123 captagon ele geçirildi. Aynı yıl, 6,5 ton eroin yakalanabilmiş, giren eroin miktarı 82 ton olmuştu.

Uyuşturucu kurbanında patlama: 2012’de 187 bin 329 kişi uyuşturucudan hastaneye gitti. Uyuşturucu kullanma yaşı 10 yaşın altına indi. 27 uyuşturucu tedavi merkezinin 4’ü çocuklar içindi. 2008-2013 arasında uyuşturucudan ölen sayısı 928 idi. Uyuşturucudan tutuklanan 2000’de 4 bin 348 iken, 2012’de tam 26 bin 209’a çıktı.

Mehmet AKKAYA / 28.10.2015- Aydınlık

29 Ekim 2015 Perşembe

Gülen’in okullarında CIA ajanları saklanıyordu

ABD’de bu hafta “The Gulen” ve “Aşk Bir Eylemdir” isimli, Fethullah Gülen hakkında hazırlanmış iki belgesel gösterime girdi. Gülen, Türkiye’nin de son dönemde en çok tartışılan isimlerinden. Kimileri için melek, kimileri için de şeytan. Jeo-politik araştırmacı William Engdahl, uzun süredir, Gülen Cemaati’nin kökleri hakkında çalışıyordu. Onun da söyleyeceği birtakım şeyler var.

Alman asıllı, ABD’li araştırmacı ve yazar William Engdahl’ı sayfalarımıza “Gizli Tohum Ambarı Projesi” ve Dünya Sağlık Örgütü’nün domuz gribi skandalını deşifre ettiği araştırmalarla sayfalarımıza konuk etmiştik. Engdahl bu kez bizi çok daha yakından ilgilendiren bir çalışmayla karşımızda. Gülen Cemaati’nin CIA ve ABD hükümetiyle olan bağlantılarını deşifre ettiği kitabını kısa süre sonra çıkartacak olan Engdahl’la öncesinde oldukça ilgi çekeceğini düşündüğümüz bir röportaj yaptık.

- Sanırım, Gülen Cemaati hakkında araştırmalarınıza, Türkiye’ye bir konferans için geldiğinizde başlamışsınız. Bu yapı hakkında ilginizi çeken neydi?

- Jeo-politik bir araştırmacı ve yaklaşık 30 yıllık bir yazarım. Zamanımın çoğu, dünya üzerindeki gücün, kim tarafından, nasıl ve ne amaçla organize edildiğini araştırarak geçiyor. Kitaplarımdan biri hakkında, konuşmak için Türkiye’ye geldiğimde, bir gazeteci arkadaşım, ülkede neler olup bittiğini anlamak istiyorsam, Gülen Cemaati’ne bir göz atmamı söyledi. Bu da, Gülen ve müridlerinin, göründüğünden çok daha derin olan ajandalarını görmemi sağlayan, uzun bir çalışmanın başlangıcı oldu.

- Gülen’le ilgili ilk bildiğimiz, komünizme karşı mücadele için kurduğu vakıftı ki, bu da NATO’nun soğuk savaş dönemindeki stratejisiyle örtüşüyordu. Dolayısıyla, Gülen, NATO ve CIA arasındaki ilişkinin sandığımızdan çok önce başladığını söyleyebilir miyiz?

- Evet tüm kanıtlar, NATO’nun Türkiye’deki Gladyosu’nun, Gülen’i yıllar önce, kullanışlı bir unsur olarak belirlediğini söylüyor. SSCB’nin dağılmasından sonra stratejisini revize eden oluşum, Gülen için de yeni bir rol biçti ve bu rolü oynaması için tüm kapılar kendisine açıldı. Bu yüzden Gülen Cemaati’nin, CIA’nın Langley Virginia’daki karargahında üretilen bir projeden fazlası olmadığını söyleyebiliriz. Projenin ana fikri de, “dini, kendi istedikleri şekilde yozlaştırabilecekleri ve David Rockefeller’ın dediği gibi “Tek dünya Devleti projesine uyumlu” bir hale büründürmekti. CIA, Afganistan’daki Mücahitleri ve Bosna’daki Naser Oriç’ten farklı olarak, Gülen’e çok daha radikal bir imaj çizmeyi tercih etti. Gülen, dünyaya, insan eti yiyen, kafa kesen bir örgütün başı değil, sevgi ve barış elçisi olarak tanıtıldı. (Hatta bu imajını tazelemek için Papa II Jean Paul’la bir fotoğraf çektirip, bunu internet sitesinde bile yayınladı.) Gülen Cemaati, Washington’daki, en pahalı, halkla ilişkiler uzmanlarından birisini, George W. Bush’un seçim kampanyasının yöneticisi, Karen Hughes’u, ılımlı islam imajını pekiştirmek için işe aldı.

- CIA Gülen Okulları’nı nasıl kullanıyordu?

- Öncelikle, Rusya’nın 1999’da CIA, Çeçen terörünü başlattığında, Gülen Okulları’nı yasakladığını not etmek gerekir. 80’lerde, Washington’da İran’a silah satışı skandalı patlayınca, Fuller, görevinden ayrılıp, CIA ve Pentagon’un finanse ettiği RAND isimli düşünce kuruluşuna geçti. Bu kurumun güvencesi altında, Gülen hareketinin, eski Sovyet-Asya bölgesine sızması için planlarını yapmaya başladı. Fuller’ın RAND için yazdıklarının arasında, Türkiye, Sudan ve Afganistan gibi ülkelerdeki kökten İslamcılık hakkındaki düşüncelerini ve Gülen’i öven sözlerini bulabilirsiniz. Sovyetlerin çöküşünden sonra ortaya çıkan başıboşluk, Gülen Okulları’nın bu bölgelere açılması için büyük bir fırsattı. Bu sayede, CIA de yüzlerce ajanını, Gülen Okulları kamuflajı altında bu bölgeye sokabilecekti. 1999’da Fuller, şunları söylüyordu. “İslamı dönüştürme çabamız, Afganistan’da Ruslara karşı çok iyi işledi. Bu strateji hala bölgede kullanılabilir durumda.” Gülen, eski bir CIA yetkilisi tarafından, “CIA’nın Orta Asya’daki operasyonlarının en önemli figürü” olarak tanımlanmıştı. 90’larda okullar, Orta Asya’daki ajanlar için de, “İngilizce öğretmenleri” kılığında saklanabilecekleri bir karargah işlevi görmüştü. Osman Nuri Gündeş’e göre, Gülen Okulları, Kırgızistan ve Özbekistan’da 130 CIA ajanını saklamıştı.

- Peki Gülen Cemaati, Türkiye’de CIA için ne gibi çalışmalar yaptı?

- Bu çok daha uzun bir tartışma. Burada asıl önemli olan, şu anda Gülen ve Tayyip Erdoğan arasında ne kadar büyük bir ayrışma olduğu. Gördüğüm kadarıyla, Erdoğan’ın kendi gizli ajandası, artık CIA’nin Türkiye için öngördükleriyle ters düşmeye başladı.

- AKP şu sıralar, Gülen hareketine karşı ciddi bir polis operasyonu düzenliyor ve devlet birimlerindeki, Gülen yandaşlarını ayıklamaya çalışıyor. Ancak Türk halkı, bu operasyonlara şüpheci yaklaşıyor, çünkü her ikisi de 17 Aralık’a kadar işbirliği içinde görünüyordu. Peki AKP ve CIA için de “bir zamanlar ortaktılar” diyebilir miyiz?

- Türkiye bir NATO ülkesi, dolayısıyla herhangi bir hükümet, NATO’nun çıkarları dışında davranırsa uzun ömürlü olamaz zaten. Erdoğan örneği de böyle, -vatana ihanete kadar varan- tüm suçlarına karşın, ABD medyası Erdoğan’ı şeytani göstermek için Gülen’le ittifakının bozulmasını bekledi. Ancak bence bu ayrılık, zaten çok önceden gerçekleşmişti. Devlet içindeki sızıntıların arkasında kim vardı, Büyükelçi Francis Riccardione, bu amaçla ne gibi işler yaptı? Bunlar ilginç sorular.

- Peki CIA, Gülen’in tarafındaysa, AKP’yi durdurmak için ne yapacaktır?

- Zaten ortaya çıkan skandallar bunun içindi. Türkiye, doğal olarak, yolsuzluk ve Erdoğan’ın işlediği suçlarla ilgileniyor. Ancak burada benim skandaldan kastım ve ABD hükümeti için asıl önemli olan, Türkiye’nin, İran’a karşı uygulanan petrol ambargosunu delmesiydi. Nitekim, 17 Aralık yolsuzluğu da bu ihlalin bir sonucuydu. Bunların ortaya çıkarılması da aslen ABD’nin çıkarlarına aykırı olan bu ticaretin durdurulması amacını taşıyordu.

- Gülen’in CIA ve diğer gizli servislerle ilişkileri Türkiye’de de uzun süredir tartışılıyor. Bunu kanıtlayacak veriler var mı?

- Bu sırf benim görüşüm değil, istihbarat kanallarındaki pekçok önemli isim, MİT’in eski önemli isimlerinden, Osman Nuri Gündeş, eski FBI çalışanı, Türk kökenli Amerikalı, Sibel Edmonds ve daha pek çok kişi Gülen’in, CIA’in etkili isimlerinden Graham Fuller’la olan yakın ilişkisiyle ilgili belgeleri açıkladı zaten. Gülen, 1999’da Türkiye’den -vatana ihanet suçlamasından kurtulmak için kaçtığında, kendisine iltica hakkı tanıyabilecek onca İslam ülkesindense, ABD’yi tercih etti. ABD’ye girmeyi de yine CIA sayesinde başardı. ABD Dışişleri Bakanlığı, Gülen’in “eğitim konusundaki yetenekleri dolayısıyla verilen kalıcı vizeyi”, beşinci sınıf mezunu bir dolandırıcı olduğu ve İslam konusunda herhangi bir eğitim sertifikası olmadığı gerekçesiyle, engellemeye çalıştı. Ancak, CIA kanadından gelen itirazlar sonrası, üç CIA çalışanının Dışişleri ve İçişleri nezdinde yaptığı görüşmelerle, Gülen’e Yeşil Kart verildi. Bu üç CIA üyesi, George Fidas, eski CIA Yönetici Vekili, eski Ankara Büyükelçisi ve en kibar tabirle, “Resmi-olmayan” CIA görevlisi olarak tanımlanabilecek Morton Abramovitz ve kurumun has adamı Graham Fuller’dı. Gülen böyle iltica hakkı kazandı ve sırf bu bağlantı bile aradaki sıkı bağları göstermek için yeterli.

- Gülen ve CIA arasındaki ilişki, iki tarafın çıkarlarına mı dayanıyordu? CIA, Gülen Vakfı’nı büyütmek için neler yaptı?

- Gülen ve yandaşları için büyük bir iş imparatorluğunun önünü açtı. Bunun için de Türkiye’nin devlet kurumları içine stratejik noktalara adamlarını yerleştirmesini sağladı. Orta Asya’daki Gülen Okulları, CIA’nın desteğiyle açıldı. ABD ve Avrupa içinse, CIA, CNN gibi büyük medya kurumlarını etkileyerek, Gülen’in okullarını rahatça açabilmesi için tanıtımlarını yapmasını sağladı. Çünkü Gülen, CIA için, sırf Kemalist Türkiye rejimini yıkmak adına kullanılan bir araç değil, aynı zamanda Afganistan’a kadar uzanan uyuşturucu trafiğinde okulları sayesinde lojistik destek sağlayan ve Asya’da ABD “derin devleti”ni rahatsız eden hükümetlere karşı kullandığı bir taşerondu. Sibel Edmonds, Abramowitz ve Fuller’ı, İstanbul’dan Çin’e kadar uzanan Türk dünyasında kanlı bir “derin yapı” oluşturmak için Türkiye’deki bağlantılarını seferber eden entrikacılar olarak tanımlıyordu. Bu bağlantı ağı da yine Edmonds’un belgelediği üzere, Afganistan’dan çıkan uyuşturucunun yolunun tam üzerinde duruyordu. Abramovitz, Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ettikten sonra, ABD kongresi tarafından finanse edilen, Demokrasi için Ulusal Bağış kurumu’nda yöneticilik yaptı. Aynı zamanda Soros’la birlikte, Uluslararası Kriz Grubu’nun kurucusuydu. Her iki kurum da, 90’lardan beri ABD hükümeti tarafından desteklenen, Sovyetlerin dağılmasından, Yugoslavya’daki OTPOR hareketine, Arap Baharı’ndan, Ukrayna’daki darbeye kadar dünya üzerindeki çok sayıda “turuncu devrim”in sorumlusuydu. Fuller ise, 80’lerden beri, CIA’nın İslam ülkelerinde kurduğu cihatçı örgütleri organize ediyordu. CIA operasyon sorumlusu olarak Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan ve Yemen’de 20 yıl geçirmişti. Tıpkı Gülen gibi, Müslüman Kardeşleri de Arap dünyasında kullanmak için organize etti.

DENİZ ÜLKÜTEKİN / CUMHURİYET / 8 ŞUBAT 2015


Gülen okulları cihatçı havuzu

William Engdahl: Tüm deliller Fethullah Gülen’in, Türkiye’deki kurumlarda darbe yapmak ve Avrasya bölgesinde istikrarsızlık yaratmak için kullanılan bir CIA unsuru olduğunu gösteriyor

Jeopolitika üzerine araştırmalar yapan ABD’li gazeteci William Engdahl, Fethullah Gülen’le ilgili bulgularını “The GULEN - Bir Gladyo Projesi” belgeselinde anlattı: “Uygur öğrencileri arasından asker topladılar, Türkiye’deki Gülen okullarına götürdüler. Militan olarak çıkan gençleri, Suriye’ye savaşa gönderdiler.”

İŞTE ENGDAHL'IN ANLATIMLARI

Yönetmenliğini Serkan Koç’un yaptığı The GULEN belgeselinde, Cemaat’in 1970’lerde İzmir Kemalpaşa’da kurduğu kamp yerine ve tanıklara ulaşıldı. Gülen’in Gladyo unsuru olduğunu kanıtlayan belgeler yayınlandı; Türkiye’deki görevi farkedilince Amerika’ya kaçırıldığı ve operasyonlarını oradan nasıl sürdürdüğü anlatıldı.

Yönetmen Yardımcısı Beste Gül Öneren, Gülen hareketini yakından takip eden gazeteci William Engdahl ile internet üzerinden görüştü. Engdahl, ulaştığı bilgi ve belgeleri şöyle aktardı:

Amerikan’ın “Demokrasiyi geliştirmek” kisvesi altındaki operasyonlarının, Ortadoğu’da sınırları tekrar çizmek ve yükselen bağımsızlığın önünü kesmekle alakalı olduğunu tespit ettim. Gülen’in de bu stratejinin bir parçası olduğunu anladım.

Gülen’e 3 kişinin araya girmesiyle, kendisine üstün meziyetli yabancı statüsünde kalıcı oturma izni verildi: Eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz, CIA ile bağlantıları olan George Fidas ve CIA’nın kritik isimlerinden Graham Fuller.

Fuller, CIA ve Pentagon’un İslamcı cihadı silah olarak kullanma ve dünya çapında kaos yaratma politikasının mimarıdır. Orta Asya ve Kafkaslar’da Gülen’in açtığı Türk okullarındaki İngilizce öğretmenleri CIA ajanıydı. İlk olarak 500 “öğretmen maskeli” ajan, bu okullar sayesinde Orta Asya’ya sızdı.

Tüm deliller Gülen’in, Türkiye’deki kurumlarda darbe yapmak ve kendilerinin “Doğu Türkistan” dediği, Çin’e kadar uzanan Avrasya bölgesinde istikrarsızlık yaratmak için kullanılan bir CIA unsuru olduğunu gösteriyor.

UYGUR GENÇLERİNİ EĞİTTİLER

Gülen hareketi, Orta Asya’ya sızdıktan hemen sonra Çin’in Sincan bölgesini hedef aldı. Genç Uygur öğrencileri arasından asker topladılar. Onları Türkiye’ye, özel Gülen okullarına, üniversitelerine götürdüler. Ve belgelenen durumlara göre, buradaki eğitimden cihatçı olarak çıkan gençleri, El Kaide ile birlikte savaşmak üzere Suriye gibi yerlere gönderdiler.

RABİA KADİR'İN BAĞLANTISI

Sincan, CIA’nın uzun zamandır hedefinde. Dünya Uygur Kurultayı, Washington’da kuruldu. Dünya Uygur Kurultayı Başkanı, milyoner Rabia Kadir, CIA’nın renkli devrimler için kullandığı NED adlı kurum ile sıkı mesai içinde. Sincan bölgesi, Çin’in petrol ve doğalgaz yatağı, Rusya ve Kazakistan’dan gelen tüm petrol ve gaz hatları bu bölgeden geçerek Çin’in doğusuna akıyor.

(Çin’de 14 Ocak günü 10 Türk vatandaşı, Uygurların çıkışına sahte pasaport temin ettiği için tutuklandı. Çin basını, Uygurların Türkiye’ye, buradan da cihada katılmak üzere başka ülkelere geçeceğini yazdı.)

ABD-GÜLEN-ERDOĞAN

William Engdahl, Türkiye’de gelişmeleri de şöyle değerlendirdi:

Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin farklı bir ittifak yapısına ihtiyacı olduğunu görüyordur. CIA’nın Türkiye vekili; polis teşkilatında, yargıda ve sahte davalarla eski generallere, istihbaratçılara, gazetecilere ve CIA’nın Türkiye planına muhalefet kim varsa yollarından çekmek üzere yaptığı gibi, bütün kurumları ele geçirmek istiyor.

CIA da Gülen’i destekledi. Çünkü Erdoğan, Washington’daki bazı insanlar için hareketleri tahmin edilemeyen biri olmaya başlamıştı. Suriye’ye askeri müdahale gerçekleşemedi. Washington’un yapılmasını istediği birçok şeyde yavaş hareket etti ve Erdoğan’dan kurtulma zamanı geldiğine karar verdiler.

Erdoğan, Ankara’daki Amerikan Büyükelçisini eleşirdiğinde ve “İstenmeyen adam” ilan edilebileceğini söylediğinde doğru yapmıştı. Erdoğan’ın hatası, Büyükelçiyi “istenmeyen adam” ilan etmemesiydi. Çünkü bütün bulgular, ABD Büyükelçisi’nin, Türkiye’deki istikrarı bozmaya yönelik operasyonlarda kilit isim olduğu yönünde.

Önder Öztürk
23 Ocak 2015 Cuma / AYDINLIK

CIA-Gülen-eroin ağı

Eski FBI Danışmanı Williams anlattı: Türkiye’de uyuşturucuyu kontrol eden Babalar ile CIA, Gladyo ve Gülen arasında ilişki var. Obama’nın dini danışmanı bile Gülenci... Birçok kişi Gülen hakkında olumlu düşünüyor

Önder Öztürk
Tarih 25 Eylül 2009. Washington DC, Senato binası önü. Günlerden cuma. Kitle, senato binasına dönerek namaz kılıyor... Bu görüntüleri izlerken, bir anda filmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Fethullah Gülen’in daha önce kamuoyuna yansımamış konuşmaları geliyor ve bir solukta izleyeceğiniz belgesel başlıyor: “The GULEN, Bir Gladyo Projesi”.
PENSİLVANYA’DA ÇEKİM YAPILDI
Yönetmenliğini Serkan Koç’un yaptığı belgeselin hazırlığı 3 yıl sürdü. Çekimler için Kazakistan, İran, Moskova, Almanya, İngiltere ve ABD-Pensilvanya’ya kadar gidildi. FBI’da görev almış isimlerle konuşuldu. Gülen hareketini yakından takip eden devlet görevlileri ve gazetecilerden bilgi alındı. Rusya’daki Gülen okullarında ders veren öğretmenlerle görüşüldü. Eski FBI Danışmanı Paul Williams, belgeseldeki en önemli isimlerden biri: Vatikan arşivinde çalışma yaparken Gladyo’nun izine rastlamış; Gülen ile aynı kasabada yaşıyor ve uzun yıllardır onu takip ediyor. Williams, Yönetmen Serkan Koç ve Yardımcı Yönetmen Beste Gül Öneren’i Pensilvanya’daki evinde ağırladı ve bilgilerini paylaştı.
Williams, söze şöyle başlıyor: “Araştırmacı gazeteciyim. Beş yıl FBI ile çalıştım. Bu röportajı yapıyorum çünkü şu anda uluslararası alanda Gülen, CIA ve Türkiye’de olup bitenden daha önemli bir hikâye yok.” Bundan sonrasını Williams’dan dinleyelim:
İŞTE WİLLİAMS’IN ANLATIMLARI
Gülen’i araştırmaya başladığımda birkaç şey beni hayrete düşürdü; Bill ve Hilary Clinton tarafından destekleniyordu. Duruşmasını inceledim ve düşünmeye başladım. Nasıl oluyor da 3. Sınıf eğitimi olan böyle bir adam CIA tarafından korunuyor? Neden bu kadar çok parası var? Önce komşularıyla konuşmaya başladım. Dediler ki, “Bu adamın kale gibi bir evi var. Bu yerleşkeden geceleri silah sesleri duyuyoruz.” Gün içerisinde yerleşkeyi kontrol eden bir helikopterin bölgede gezdiğini de söylediler.
HEDEF: DOĞAL KAYNAKLAR
Fethullah Gülen’in CIA ile bağlantısına bakarken Orta Asya’daki okullarında CIA ajanları olduğunu keşfettim. Yeni kurulan Rus cumhuriyetlerinde geniş petrol ve doğalgaz rezervleri var. Avrasya, dünyadaki en zengin bölgelerden biri. ABD, bu doğal kaynakları kontrol etmek istiyordu. Bu kaynaklara ulaşmanın en iyi yolu Gülen Hareketi’ydi.
Resmi tüm Amerikan soruşturmalarında defalarca kanıtlandı ki, tüm CIA gizli operasyonlarının kaynağı eroin. Hep öyleydi. Gladyo’yu sermaye eden de bu. CIA’nın tüm dünyada kara bankalar kurduğunu biliyoruz. Yani CIA’nın gizli operasyonlarına kaynak yaratmak üzere dolaşan, Gülen gibi insanlara aktarılan milyarlarca dolarlık CIA gizli ödeneğinden bahsediyoruz.
GÜÇLÜ LOBİ OLUŞTURDU
Türkiye’de uyuşturucuyu kontrol eden Babalar ile CIA, Gladyo ve Gülen arasında doğrudan ilişki var. CIA ve Gülen’in var olmayan bir ülke yaratmış olmaları çok şey anlatıyor. Adı, Türkistan. Yok böyle bir ülke. Sadece CIA haritalarında ve Fethullah Gülen’in hayal dünyasında var. Çin’in bir parçası. Öncü birliklerin şu anda yaşadıkları yer, İslamcılar... Burası doğal kaynaklar açısından oldukça zengin bir yer.
ABD hükümetindeki birçok kişinin Gülen hakkında olumlu kanaatleri var. Çünkü Gülen, Washington D.C.’de çok güçlü lobi grupları oluşturdu. Washington D.C.’de sayısı 6 bini aşan kongre üyesi, senatör ve asistanları Gülen’den nemalanıyor. Şu anda bile başkan Obama’nın dini danışmanı bir Gülenci (“Amerikan ve Müslüman İşbirliği Projesi” kapsamında çalışmalar yürüten Dalia Mogahed kastediliyor).

22 Ocak 2015 Perşembe / AYDINLIK

Belleksiz köyde eşkalsiz gezenler… Eski yandaşlar sola nasıl pazarlanır?

Ot, Fil, Kafa, Deve, Bavul ve benzeri dergiler… Biçimi ve içindeki yazıları birbirine çok benzeyen piyasanın yeni dergileri. O kadar ki aynı ayda ikisinin kapağında aynı şarkıcıyı (M.Alanson’u) görebilmekteyiz. Aynı şair (N.Marmara) Ot Dergisi’nin kapağında iken Kafa Dergisi’nin arka sayfasında olabilmekte.
Bu dergiler, adeta “ünlülerden” oluşan bir tür “solcular geçidi”dir; piyasanın her türlü “rengi”ne yer vardır.
En sıradan pop yıldızları, televizyondaki en pespaye eğlence programlarının sunucuları, yıllarca iktidarı destekleyen sabık yandaşlar, şimdilerde azledilmiş olan iktidarın eski gözdeleri, basının en rezil yüzleri… Solcu-sosyalist olarak bilinen 3-5 yazarın arasında, bu dergilerde kardeş kardeş vicdan pazarlayıp hümanizm oynayabilirler.
Bu dergiler adeta bir “Mevlana dergahı” gibidir; ne olursan ol gel, yeter ki tanınmış bir kişi ol. İster iftiracı ol, ister yandaş gazeteci, ister en azılı kapitalist ol, ister yalancı ol, ister yalaka yine de gel… Ertuğrul Mavioğlu ile İsmail Saymaz’ın arasına sıkıştırılırsa Yasemin Çongar bile fark edilmeden geçip gidebilir. Ercan Kesal’den düzgün bir yazı okumanın mutluluğu ile Aslı Aydıntaşbaş’ı da eski ve yeni yazılarını da hoşgörebilir; onu da bu “sol çorba”da “farklı bir sos” olarak kabul edebiliriz. Diğerlerinden farklı olarak muhafazakar eğilimli Deve Dergisi’nin ilk sayılarında o zamanın (ve şimdinin) maliye bakanı Mehmet Şimşek ile yapılmış söyleşi bile vardı. 
Dün “doğuyu bombalamak lazım” diyen Tuğba Ekinci isimli şahısla Radikal’de söyleşi yapan Armağan Çağlayan bir süre sonra Ot Dergisi’nde hümanizm, duyarlılık vs yazabilir. Ne de olsa bu ülkede duyarlılık gösterilecekse onu da bunlar gösterir. Rıdvan Akar’la Tarkan Tevetoğlu, Yaşar Kemal ile Yılmaz Erdoğan… Cüneyt Özdemir, Gündüz Vassaf, Seray Şahiner, Pınar Övünç gibi eski Radikal yazarları… ”Eski Türkiye’nin amiral gemisi” Hürriyet gazetesinin köşe yazarı, CNN Türk’ün tarafsız bölge programcısı Ahmet Hakan’ın Hürriyet gazetesinde çıkmayan karalamaları Ot Dergisi’nde çıkıyor, Ertuğrul Mavioğlu’nun yazısından hemen önce.
Bu kadar birbiriyle alakasız kişi, Yasemin Çongar, Aslı Aydıntaşbaş, Armağan Çağlayan, Cüneyt Özdemir, Sezen Aksu ve benzerleri acaba ne amaçla toplanır; yoksa “çoğulcu demokrasi” dedikleri bu mudur? Daha kolayı solun, hiç kimsenin tartışmayacağı kutsalları arasında sunulan gericiliğe, sağcılığa, pop sığlığa, yandaşlığa “çoğulculuk” ya da “bizleri şiir birleştirdi”* diyebilir ve kısa yoldan işin içinden çıkabilirsiniz. Bir tutam magazin, iki ölçek şiir eklenmiş Radikal ile Taraf karışımı dergilerdir bunlar…
Kapakta Sivas Katliamının can acıtıcı bir resmi varken içeride popstarın büyük jürisi Armağan Çağlayan’ı kim sorun eder? Kapakta Yılmaz Güney var iken içerdeki Taraf’çıları, 12 eylül postallarının güzellemecilerini kim hatırlar ki? Kapağa bir Aziz Nesin fotoğrafı koyarsan iç sayfalarda Sezen Aksu’nun her yazısını okuyabilirsin. Sezen Aksu’nun 22 Eylül 1980 tarihli Hey Dergisi’ne 12 eylül darbesi ile ilgili yaptığı açıklamayı bizler gibi 3-5 dinozordan başka kim hatırlar ki? 
“ Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizde her şeyin çıkmaza girdiği bir dönemde yönetime el koymuştur. Bence, zamanında ve yerinde bir karar alınmıştır. Halkımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.”
Bu beyanın yalanlandığını okudunuz mu? Bu beyanın özeleştirisini gördünüz mü? Bu beyandan dolayı kızaran bir tane “yüz” gören oldu mu?
Bu bir “fıtrat” meselesidir; onlar daima “doğru zamanda doğru yerde dururular”. Bu doğru yer, 22 Eylül 1980’de Kenan Evren’in postalının kenarıdır, günümüzde ise bu dergilerde “radikal muhalif aktivist sanatçı olmak”tır. Hiçbir zaman yanlış ata oynadıkları görülmemiştir. Görüldüğü gibi ülkemizde çok fazla “doğru at oynayıcısı” vardır. Sezen Aksu’nun beyanını çok mu eski buldunuz? Daha yakından örnek verelim.
“Akil adam” Kadir İnanır, “yaşasın halkların kardeşliği” başlığıyla Kafa Dergisi’ne giriş yazmış. Ahmet Kaya’ya çatal fırlatılan gecenin “suskunu” Kadir İnanır, bu yazıda pek “konuşkan” … “Ee ne var bunda” diyen okurlar olabilir. Linkteki söyleşisi olmasa haklı olabilirler de. Nokta Dergisi’nde 2007’de o günün bütün klişeleriyle “Kürt sorunu yok, sorun ekonomiktir” şeklinde ele aldığı söyleşisini herkesin unuttuğundan emin gibi. 
Yıllarca, “kemalist teyze hezeyanları” diye alay edilen argümanları sıraladıktan 7-8 yıl sonra bunları yazmak, bana göre büyük bir maharet ve zamanın ruhuna bu uyum gücü karşısında şapka çıkarmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. Şu kadarını söylemeliyim; Kadir İnanır bu ülkenin insanlarının hafızasına güveniyor.
 “Bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz.”
Bu söz, eski Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın meşhur sözüdür ve sanki bu dergiler için söylenmiştir. Kimsenin solcu olma mecburiyeti yok elbette ancak bu ülkede solun ölüsünün bile hala bir prestiji, bir saygınlığı var. O dergilerde yapılan, bunu gaspetmektir.
Yıllarca holding basınında yazanlar neden 3-5 bin kişinin ancak okuduğu bu dergilerde yazar? Ya da bu dergide yazdıklarını niçin ana akım gazetelerdeki köşelerinde veya milyonlarca seyircisi olan programlarda hiç dile getirmezler? Çünkü “solculuk yapmak” ile yaşam, onlar için keskin sınırlarla ayrılmıştır. Normal yaşamlarında kapitalizmin bütün konforlarını yaşarken, bu tür dergilerde yazarak kendilerine haysiyet edinmektedirler. Herşeyin bir yeri vardır” onlara göre. “Solculuk yapmak” için de böyle dergiler vardır! Onlar solcu “olmazlar”, “solculuk yaparlar”.
İktidarı yıllarca destekleyip şimdi muhalefeti hiç kimseye bırakmayan, Radikal gazetesi “bakiyesi” Cumhuriyet yazarı “vicdan solcuları” da oradadır.
Kendine muhalif dese de 10 yıl boyunca neye muhalefet ettiğini kimsenin bilmediği, televizyon programlarının vazgeçilmez “vicdanist”i, her iktidarla ve herkesle geçinebilen, iktidarın ve iktidar yandaşlarının dostu uysal “anarşist” şair de Kafa Dergisi’ndedir…
Ermeni olması dışında hiçbir özelliğini henüz keşfedemediğim Taraf yazarı da, yandaş gazetelerin kitap eki editörü de oradadır.  Birgün Pazar’da başak burcu bile yazan ve akmaz kokmaz edebiyat yazılarını okuduğumuz Meltem Gürle de oradadır.
İktidarın onca yıl destekçisi, gezi olaylarında polisin “orantılı şiddetini” takdir eden ve daima “güç dengelerini gözeten” gazeteci Cüneyt Özdemir de bu dergide solculuk yapmaktadır.
Ana akım medyadaki bütün piyasa gazetecileri, zamanında iktidarın yalakalığını yapmışlar, yetmez ama evetçiler, bu dergilerde vicdan rahatlatabilirler. Bazılarının yazılarını okuduğunuzda yazıyı Bolivya dağlarında dolaşan Che Guevera’nın yazdığını zannedebilirsiniz! Oysa yazarı bir penguen gazetecisi; 10 yıl Hürriyet’te köşe yazmış ama bir kez bile burada yazdıklarını yazmamıştır. Ne de olsa her şeyin bir yeri vardır!
Piyasa Edebiyatının gözdeleri, “marjinal”lik kontenjanından buralarda solculuk yapmaktadır.
Bunca kişi bu dergilerde ne iş yapar? Tek cümleyle şu: saygın sol değerler üzerinden itibar kazanırlar. Yazıların içeriği nedir? Havadan sudan, kişisel anılardan oluşan yazılar dışında siyasal bir konu yazılacaksa mutlaka sol görüşlü okurun hoşuna giden bir şeyler: gezi güzellemesi, Berkin Elvan, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Aziz Nesin, 12 eylül, Sivas Katliamı ve benzeri konularda çoğunlukla genel geçer yazılar… Sol ve sosyalistlerin saygı gösterdiği ne varsa bunlar üzerinden “solculuk edinirler”.  Yapılan, solcuların asla tartışmadığı konuları kaba ve en popüler tarzda pekiştirmekten ibarettir.  Tekrar vurgulamakta yarar var: ne yazıldığı değil yazanların ünlü oluşu öne çıkmakta çünkü…
Peki bütün bunların ne zararı var?
Bu ülkede bugün iktidar gücünü en vahşi şekillerde kuranlar ilk meşruiyetini “sol” olarak bilinen çevrelerden almıştır. Bugün çıplak olarak gördüğümüz iktidarın en vahşi ideologları, 10 yıl önce “sol” yayın organlarında “muhafazakar demokrasi” yazıları yazıyor; bu iktidar “otantik burjuva”, “milli demokratik devrimin tamamlayıcıları”, “çevrenin merkeze olan zaferi” vs gibi bir yığın kavramla meşrulaştırılıyordu. Normalde sol çevreler tarafından asla ciddiye alınmayacak görüşler, bu tür yayın organları ile solun aklına enjekte ediliyordu. İşte zararı budur. Yılmaz Güney’in, Aziz Nesin’in, Madımak’ta katledilen şairlerin Kafa ya da Ot Dergisi’ne ihtiyaçları yoktur; ancak bu dergilerin bunlara ihtiyacı vardır. Biz Yasemin Çongar’ı, Aslı Aydıntaşbaş’ı, Cüneyt Özdemir’i, Armağan Çağlayan’ı, Sezen Aksu’yu vs yaptıklarından ve yazdıklarından tanıyoruz zaten.
Görüldüğü gibi reçete çok basittir.
Kapağa Suruç Katliamı’nı, arka sayfada Didem Madak’ın bir şiirini koyarsan ara sayfaları Radikal Gazetesi yapabilirsin. Okura adı olmayan bir Taraf Gazetesi, tanımlanmamış bir Radikal 2 okutmak istersen kapağa bir Nazım Hikmet arkaya bir Nilgün Marmara koymalısın…
Ara sayfalarında, en gaddar iktidar yandaşı gazetecileri, solcuların gözünde “aslında o kadar da kötü değillermiş” dedirterek temize çekmek için kapakta Yılmaz Güney’e, Ahmet Kaya’ya, Aziz Nesin’e ve solun panteonundaki kişilere ihtiyaçları vardır. Bir bilinç tecavüzcüsü, televizyonlardaki beşinci sınıf bir pop yarışmasının yapımcısı, devlet gücünün bütün dolayımlarından sıyrılarak en çıplak bir şekilde sokaklara indiği ve yüzlerce insanın vahşice yaralandığı ve 8 kişinin öldürüldüğü Gezi olaylarında göre göre kolluk kuvvetlerinin sağduyusunu gören bir gazeteci başka türlü nasıl meşrulaştırılabilir?
Biraz edebiyat, biraz kültür-sanat, 3-5 değerli gazeteci-yazar-şair, kapakta bir “sol dokunulmaz”, arka kapakta bir “tartışılmaz şiir” ile orta sayfalarda istediğiniz herkesi temize çekebilirsiniz. Bu dergiler bir tür eşkal değiştirme yeridir: 12 eylüle övgü düzenlerin, yıllarca iktidarı destekleyenlerin, penguen medyasında yıllarca en alçakça haberleri vicdansızca yapanların, yıllarca gözler önündeki onca cinayete gık dememiş olanların yeni bir kimlikle itibarını yenileme yeridir.
Yıllarca cellat alkışlayanların çaptan düşünce “biz de mağduruz” diye yakınma, “çaptan düşmeyenlerin” ise “aslında biz de sizdeniz” deme yeri… Şimdiye kadar yaptıklarının hesabını vermeden, hiçbir özeleştiri yapmadan, “sol değerlerin aralarına” karışarak aklanma-paklanma yeri…
Bu ülkede sol ne işe yarar? Bu kadar aşağılanan, vahşice toplumdan kazınan, görüldüğü yerde infaz edilen sol, “en ölü” zamanlarını yaşamakta… Ama ölüsü bile para ediyor işte.
“Sol değerler”, ucuzluk pazarında kırpılıp kırpılıp itibara çevrilen “eskici malzemeleri”dir.
Yukarıdaki örneklerden yola çıkarak bu dergilerin bir sonraki sayısında örneğin eski içişleri bakanı İdris Naim Şahin’in aşçılığı temalı bir söyleşisini okumak ve mutfakta sempatik bir fotoğrafının altında “Berkin’e ben de çok üzüldüm” yazısı hiç sürpriz olmayacaktır. İki sayı sonra orta sayfada, bir tam sayfa Murat Belge’nin kafası ve sakalının fotoğrafı, karşı sayfada da “Metin Lokumcu’daki latent moleküler militaristik İttihatçılık” söyleşisi, Gündüz Vassaf’tan “Spartaküs’teki baskıcı Jakobenizmin psikolojik antropolojisi” gibi bir yazı bu dergilere yakışmasın da nereye yakışsın? Olmaz demeyin, neden olmasın?

Taylan Kara
insanbu.com/30.10.2015