30 Temmuz 2019 Salı

Londra Merkezli “Şark El-Avsat”: "Ankara, Vaşington’a Baskı Uygulamak Amacıyla Menbic Çevresindeki Askeri Varlığını Güçlendiriyor"


Türkiye destekli Suriye’li güçler, Menbic kırsalında silahlarıyla / Suriye 29 Aralık 2018 
REUTERS/Khalil Ashawi/File Photo


Türkiye, Vaşington’un müttefiği olan YPG'yi hedef almakla tehdit ederek, Suriye sınırındaki askeri takviye kuvvetlerini artırdı ve birliklerinin bir kısmını Halep'in kuzeydoğusundaki Menbic kentinin çevresine taşıdı.

Ankara, Çarşamba günü, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in başkanlığındaki bir ABD Heyeti tarafından, Fırat’ın kuzey-doğusu’nda önerilen güvenli bölge üzerinde  yürütülen müzakere turlarının başarısızlığa uğradığını duyurdu. Ankara, ayrıca, geçen yıl iki taraf arasında imzalanan Menbic yol haritasının yaşama geçirilmesinde ilerleme sağlanamadığını da ilave etti.

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye'nin, Suriye'nin kuzeyinde olası bir "güvenli bölge" oluşturulmasına ilişkin ABD önerisinden memnun olmadığını söyledi ve Türkiye ve ABD'nin, olası bölgenin büyüklüğü veya nasıl yönetileceği konusunda aynı fikirde olmadıklarını belirtti.

Türkiye, Menbic'te Kürt birliklerinin yaklaşık 1000 üyesinin bulunduğunu, Vaşington'un bunları Fırat’ın doğusuna taşıyarak, yol haritası anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini de ifade etti.

Cuma günü, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Fırat'ın doğusundaki güvenli bölgeyle ilgili Washington ile devam eden görüşmeler ne olursa olsun, “YPG unsurlarını gömmek” amaçlı tehditlerini yeniledi.

Haberler, Erdoğan’ın “terör koridoru” olarak tanımladığı şeyi ortadan kaldırmak amacıyla bölgede askeri operasyonlara hazırlanma tehditinden hemen sonra, YPG’nin ana gövdesini oluşturan, ağır silahlarla donatılmış Suriye demokratik güçleri (SDF)’den geniş çaplı takviyelerin, Tel abyad’ın sınır kasabasına ulaştığını bildiriyor.

Bu arada; İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türk Devleti’ni, Suriye’li mültecileri zorla ülkelerine geri gönderdiği halde, “gönüllü dönüşleri” için imza vermeye zorlamakla suçladı.

Örgüt, bir raporda, yakın zamanda Suriye’ye gelen mültecilerle temasa geçerek birçok sınır dışı etme vakasını belgelediğini söylüyor.

Said Abdelrazek- ANKARA

28 Temmuz 2019 Pazar/08:00




Londra Merkezli “Şark El-Avsat”: ‘Kürt Düğümü”nün Çözülmesindeki Başarısızlık Sonrası ABD-Türkiye Alarm Durumunda



ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri  
(AFP Photo/Delil Souleiman)

Suriye Özel Temsilcisi ve IŞİD ile Mücadele Küresel Koalisyonu Özel Elçisi Büyükelçi James Jeffrey ve Türk yetkililer arasında Ankara’da düzenlenen, Kuzey Suriye’deki YPG’nin akibeti şeklinde yansıyan “Kürt düğümü”nü çözme amacını taşıyan, ancak başarısızlığa uğrayan görüşmelerden hemen sonra, her iki taraf arasında Suriye-Türkiye sınırlarına yakın alanlarda gerginlik hızla tırmanışa geçti. 

Gözlemciler, Vaşington ve Ankara’nın, Halep’in kuzeyinde Menbic’e yakın kesişen alanlarda ve Suriye-Türkiye sınırının her iki tarafında güçlerinin ve ittifak yaptıkları grupların teyakkuzunu arttırdıklarını söylüyor.

Jeffrey’in Türk Dışişleri Bakanlığı’ndaki yetkililerle Kuzeydoğu Suriye’deki güvenli bölge üzerine yaptığı son tur görüşmeler, bir yanda Vaşington ve müttefiği SDF güçleri’nin, diğer tarafta Ankara’nın pozisyonu  arasındaki ihtilafın derinliğini su yüzüne çıkardı.

Tartışma, esas olarak, Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD'li mevkidaşı Donald Trump'a önerdiği Kuzeydoğu Suriye'de güvenli bir bölgenin kurulmasıyla ilgili.

Son ABD-Türkiye görüşmeleri, bu bölgenin derinliği ve Kürt unsurlarının, özellikle SDF’nin ve bunların ağır silahlarının akibeti ile ilgili birçok düğümün çözülmeden kaldığını ortaya koydu.

Vaşington ve Ankara, YPG’den temizlenecek alan, toplanacak ağır silahlar ve oluşturulacak bir yerel yönetimi kapsayan Menbic yol haritasıyla ilgili herhangi bir ilerleme sağlamayı başaramadı.

Bu hafta başında, SDF lideri Mazlum Abdi ve bir ABD delegasyonu arasında, esas olarak Türkiye ile ortak sınırın güvenlik durumu, ortak eşgüdüm, SDF ve IŞİD karşıtı koalisyon arasındaki işbirliğinin geleceği ve Küresel Koalisyon ile fikir alışverişinde bulunmak üzere Ayn el-Arab şehrinde bir toplantı gerçekleştirildi.

İbrahim Hamidi/LONDRA
28 Temmuz 2019 Pazar/06:00






23 Haziran 2019 Pazar

Kımıl Zararlısı "İhvan"ın Elemanı MURSİ "Ne"yin Şehidi ???

MURSİ

30 sene “demokratik seçimlerle ve sandıktan her defasında ilk parti çıkarak” Mısır’ı yöneten Mübarek Hanedanlığı Şubat 2011’de yıkıldı. 1935 doğumlu, Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi Süleyman, Mısır Silahlı Kuvvetleri başkomutanı, Savunma Bakanı, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi başkanı ve Mısır Devlet Başkanı sıfatıyla Şubat 2011’de, seçilecek yeni başkan dönemine kadar Mısır’ı yönetti. Mübarek’in yıkılmasının ardından Mısır’ı kimin yöneteceği uğruna en soldan en sağa birçok parti ve milyonlar Tahrir (Özgürlük) Meydanını mesken edindi.

Mayıs 2012’de yapılan Devlet Başkanlığı seçimin ilk turunda 13 aday yarıştı. İlk turda en çok oy alan üç aday oldu. 5.7 milyon oy alan Müslüman Kardeşler Örgütünün (MKÖ veya İhvan Hareketi) siyasi partisi Özgürlük ve Adalet Partisi'nin (ÖAP) adayı Mursi birinci, Mübarek döneminin Başbakanı Ahmed Şefik 5.5 milyon oy ile ikinci ve Arap Ligi Genel Sekreteri Mısırlı Amr Musa üçüncü oldu. Haziran 2012’de yapılan ikinci tur seçimine en çok oy alan iki aday Mursi ve Şefik katıldılar.

Seçim, Mısır halkının ezici çoğunluğu nezdinde mekruh yani sevilmeyen dini-dar Müslüman Kardeşler Örgütü-İhvan Hareketi (Özgürlük ve Adalet partisi) temsilcisi Mursi ile yıkılan Mübarek hanedanlığının eski Başbakanı Ahmet Şefik arasında hasıl olacaktı. 52 milyon seçmeni olan Mısır halkının sadece 23 milyonu sandığa gitti. 29 milyon seçmen uzak kaldı, boykot ve protesto etti. Mursi, ikinci turda 13.230.131 oy ile (yüzde 51.73) birinci seçildi ve devlet başkanı oldu. Seçildiği tarihten itibaren çok ciddi hatalara imza atıldı. Yabancı turistleri taşıyan otobüsleri tarayan “dinci” teröristler özel af kararnamesiyle serbest bırakıldı.

Başkan yardımcısı İsam (Essam) El-Aryan BBC’ye verdiği röportajda aktif üyelerinin en az yüzde 40’nın Müslüman Kardeşler Örgütü (MKÖ) mensubu olduklarını söylemişti. Parti, ülkemizi 17 senedir yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi'nin isminden ilham alınarak kurulmuştu. 9 Ağustos 2014’te Mısır Mahkemesinin kararıyla önce yasaklandı. İkinci bir mahkeme kararıyla bir terör örgütü olarak kabul edilen MKÖ’nün siyasi ayağı olması gerekçesiyle kapatıldı. Bu parti ve MKÖ Üyeleri hakkında idam ve ağırlaştırılmış hapis cezaları kararı çıktı. Birçok yöneticisi yurt dışına kaçtı. Önemli bir bölümü Katar ve Türkiye’de yaşıyor.

Müslüman Kardeşler gömleği, çok dinli, çok siyasi kimlikli, dünya ile entegre olmuş, köklü bir tarihi, sineması, sanatı, müziği ve laik cumhuriyet değerlerinin yüksek kıymeti harbiyesiyle Mısır’a dar geldi. Sosyal adalet, ekonomik refah, İslami nizam yoksul kesimlerin dikkatini ve ilgisini kısa bir müddet için çekebilir. Ancak orta ve uzun vadede bu tip hareketler, birçok sebepten ama özellikle münafık, çağdışı ve laiklik karşıtı olmaları sebebiyle topluma umut olamamaktadır. Mursi öldü veya öldürüldü. Şehit midir, gazi midir, proje midir, hain midir yoksa niyazi midir bu husus daha çok tartışılacak. 29 milyon seçmenin protesto ettiği ‘Demokratik Seçim’ sonucu mu yönetime geldi, yoksa ülkenin o tarihte içinde bulunduğu koşulların mecburiyetleri mi onu iktidar yaptı çok konuşulacak.

Mursi’nin mensubu olduğu Müslüman Kardeşler Örgütü'nün 1928’de Mısır’da nasıl kurulduğu, kimler tarafından inşa edildiği, Türkiye ile ilgisi, bu hareketin Türkiye’ye kimler tarafından ve neden ihraç edildiği, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Nizamı düşmanlarının bu hareketle ilişkileri, Erdoğan iktidarının Mursi’ye hangi sebeplerle sahip çıktığı, şehit ilan ettiği ve daha birçok önemli ve enteresan bilgiyi gazeteciler Soner Yalçın’ın 19 Haziran tarihli “İhvan Sevgisi” , gazeteci Yılmaz Özdil’in, “Mursi Şehit Öyle mi?” yazılarında ve araştırmacı yazar Faik Bulut’un “Orta-Doğu’da Dinci Örgütler” kitabında okuyabilirsiniz.

Bilgileri tekrarlamamak adına, biz bu yazımızda Türkiye’de birçok hükümet medyasında Mursi’nin anti-Emperyalist ve anti-Siyonist olduğu ve bir Suudi-ABD-İsrail kumpasına kurban edildiği iddiaları üzerinde duracağız. Ayrıca Mursi’nin Suriye düşmanlığı ve bu politikaların çöküşündeki rolünü irdeleyeceğiz.

Mısır ve Türkiye arasında çok önemli benzerlikler var. Siyasi sistemleri de, tarihleri de birbirine yakındır. Osmanlı saltanatını ortadan kaldırıp Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal, Mısır’a da ilham kaynağı oldu. 1952’de Özgür Subaylar Hareketinin (Millet+anti-Emperyalist Ordu İttifakı) genç subaylarından Cemal Abd El-Nasır, Mısır’ı 144 yıl yöneten eski Osmanlı Paşası ve Mısır’ın yeni hükümdarı Mehmet Ali Paşa ve oğullarının iktidarına son verdi. Bu hanedanlığın son temsilcisi Sultan 1. Faruk’u devirip Cumhuriyeti ilan etti.

Nasır, İngilizleri Mısır’dan kovdu. 1954’te Süveyş Kanalındaki son İngiliz askeri üssünü kapattı. Ekonomiyi Millileştirme, tarım reformu ve Asvan barajı gibi devasa projelerle yerli ekonomiyi ihya etme politikalarını benimsedi. Karizmatikti, iyi bir hatipti ve Arap Milli Uyanışı ve Birliğine muazzam katkıları oldu. 1958’de Mısır ve Suriye’nin tek devlet olması planına ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin kurulmasına öncülük etti. Filistin davasına sahip çıktı ve uğruna İsrail ile birçok savaş yaptı. Mısır’ın İsrail ile tüm ilişkilerini yasakladı. Nisan 1955’te Kıbrıslı Başpiskopos ve siyaset erbabı Makaryos tarafından Kıbrıs’ı işgal eden İngiliz askeri üslerine karşı başlatılan silahlı direnişe destek verdi. Bu sebeple hem İngiliz hem de Batının borazanı Türkçe medyada Nasır’a karşı büyük bir yalan ve yıpratma kampanyası başlatıldı. 1956’da İsrail, İngiltere, Fransa Mısır’a saldırdı. Kentlerini limanlarını bombaladı. Menderes İktidarı bu saldırıya destek verdi.

1962’de Yemen Kralı Ahmed’in ölümünün ardından yönetime el koyan Özgür Subaylar Hareketi mensubu ve Abd El-Nasır tarafından desteklenen Albay Abdullah Selal liderliğindeki Arap Milli Ordusu (Millet+anti-Emperyalist Ordu İttifakı) yönetimi ele geçirdi ve cumhuriyeti ilan etti. Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail ve İngiltere tarafından desteklenen kraliyetçiler bir direniş hareketi başlatarak kontrolü ele geçirmeye çalışırken Nasır, Yemen'e asker gönderdi. Yeni ilan edilmiş cumhuriyet nizamına destek verdi.

İngilizler ile kavgasında hem ABD hem de Sovyet Rusya’dan yardım gördü. Başkan Kennedy ile iyi anlaştı. Ancak Kennedy’nin öldürülmesinden sonra ABD’nin vaat ettiği ekonomik yardımları yerine getirmemesi Nasır’ın ABD’den uzaklaşmasına sebep oldu. Ne Amerika Ne Rusya Bağımsız Mısır sloganı üzerinden Dünya Bağlantısızlar Hareketinin kurucularından oldu.

Bu olaylar cereyan ederken Mısır’da İngiliz istihbaratı tarafından kullanılan en önemli “yerli, milli, ve dinci” diye pazarlanan taşeron örgüt kimdi? Müslüman Kardeşler Örgütü yani İhvan Hareketi yani Özgürlük ve Adalet Partisi'nin ecdadı ve hocaları. Nasır’ın kurduğu Mısır Cumhuriyetine “kafir nizam, İslam düşmanı zındık Nasır” propagandalarıyla saldırdılar. Yabancı ama özellikle İngiliz ve Fransız istihbarat örgütlerinin en çok kullandığı örgüt İhvan Hareketi oldu.

Mursi ve tabi olduğu İhvan Hareketi 2012’de ve henüz birkaç haftalık başkan iken, İngiltere, ABD, İsrail, Suudi hanedanlığı, Katar, Ürdün, Fransa ve daha nice ülke ve örgütün içinde yer aldığı Esad düşmanı kampta Suriye’nin birliği, dirliği laik cumhuriyetçi siyasi karakteri ve hatta İslam Şeriatı hukuk sistemine karşı saldırıya geçen cepheyi sevindirecek kararlara imza attı; Şam ile diplomatik ilişkileri kesti. Suriye’de savaşacak Mısırlı gençlerin önünü açtı. Mısır’ı Şam’a karşı faaliyetlerin bir merkezi yaptı. İhvan hareketinin mensubu olan Filistinli HAMAS örgütü ile Suriye’ye karşı cephe kurdu. Şam’ın uzun yıllar İsrail düşmanı diye koruduğu HAMAS ve lideri Halit Meşal Suriye’ye ihanet etti. Terör örgütlerine bomba yapımı, tünel kazma tekniği ve birçok silah üzerinde eğitim verdi. Bu konuda ihtiyacı olan her türlü desteği Mursi’den aldı.

İsrail ile ilişkilerini devam ettirdi. Oraya atadığı Büyükelçisi vasıtasıyla İsrail Devlet Başkanı Peres’e gayet samimi iki mektup gönderdi. Müslüman kardeşler Örgütü bu mektuplar ortaya çıkınca, bunun bir “siyonist propagandası ve yalanı” olduğunu söyledi. Ancak Peres ofisi, İsrail gazeteleri ve Mısır medyası bu mektupları kamuoyu ile paylaştı. Mursi, mektuplarla ilgili soru önergelerini yanıtsız bıraktı. ABD çıkışlı Mühendis Mursi, en çok ABD heyetlerinin ziyaretlerinden memnun kaldı. Suudi hanedanlığı ile Suriye düşmanlığında güvenilir kanka oldu. Muhammed Mursi İsa El-Ataya, 17 Haziran’da mahkeme salonunda yaşadığı kriz sonucunda öldü. Eceliyle öldü diyenlere karşı, mahkeme salonunda kriz geçiren Mursi’ye 20 dakika müdahale edilmedi, bilerek ve kasten ölümüne sebep oldular diyenler de var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Uluslararası Müslüman Kardeşler Örgütü taraftarları Mursi’yi şehit ilan etti. Gıyabi cenaze namazları kaim oldu. Mursi, ideolojik terbiyesi ve intimasıyla Uluslararası Müslüman Kardeşler Örgütü (İhvan Hareketi) mensubudur. Örgütü gibi kendisi de Emperyalist-Siyonist projelerde maşa olarak kullanıldı ve kullanılma süresi bitince rafa kaldırıldı. Düşman ve terör örgütü olarak sunuldu. Aynı şeyi Erdoğan ve AK Parti için hazırladıkları aşikar. Ya Müslüman Kardeşler Örgütü gömleğini çıkaracaksınız, gerçekten yerli, milli, dini değerleri de koruyan laik-cumhuriyet nizamı ve onu temsil eden siyasi kuvvetlerle kucaklaşacak ve iktidarı paylaşacaksınız yahut ibret almayanlardan olacaksınız.

Mehmet YUVA

Aydınlık Gazetesi, 23.6.2019

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Türk Devrimi Karşısında Türk Sosyalistleri

Maçoğlu yönetimindeki belediye meclisinin Dersim tabelası asma kararı yok hükmünde olduğundan hukuken önem taşımıyor. Bu kararın taşıdığı önem, Türk Devrimi’ne karşı bir siyasi irade beyan etmesinde yatıyor.

Öte yandan Tunceli belediye başkanının “komünist” adı taşıyan bir partiden seçilmiş olmasından dolayı Türk Devrimi karşısında aldığı tavır, bilimsel sosyalistlerin Türk Devrimi ve Atatürk’e nasıl baktığı konusunda bir kavram kargaşasının kapısını aralıyor.

Türkiye’de bilimsel sosyalist hareket, örgütlü mücadeleyi başlattığı 22 Eylül 1919 tarihinden itibaren Kurtuluş Savaşı’nı ve Türk Devrimi’ni destekledi. 

TKP, devrimin ilerletilmesi konusunda daha kararlı adımlar atmaları için hükümetleri sürekli teşvik etti, kararsızlıklarını eleştirdi. Atatürk’ün ölümünden birkaç gün sonra, Komünist Enternasyonal toplantısında TKP delegesi B. Ferdi, Altı Ok’u kendilerinin de ilkeleri saydıklarını belirtiyordu. 1954’te Hikmet Kıvılcımlı’nın kurduğu Vatan Partisi programında altı ok “Cumhuriyetçiyiz, milliyetçiyiz...” diye ifade edilerek benimseniyordu.

1960’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi programı, Kurtuluş Savaşı ile siyasi bağımsızlığımızı kazandığımızı, şimdi önümüzde ekonomik tam bağımsızlık hedefine yönelen ikinci kurtuluş savaşı olduğunu belirtiyordu. Programında adının geçtiği her yerde Atatürk’ün adı ATATÜRK diye büyük harfle gösteriliyordu. TİP dışında Milli Demokratik Devrim stratejisini savunanlar ise Türk Devrimi’nin tamamlanamadığını, sosyalistlerin önündeki görevin Kemalist Devrim’in tamamlanamamış görevlerini de üstlenmek olduğunu savunuyorlardı. Başlangıcından günümüze kadar Türkiye sosyalist hareketinin ana geleneği, Atatürk önderliğindeki Türk Devrimi’nin mirasçısı oldu, olmaya devam ediyor.

Ancak 12 Mart döneminde, Türkiye sosyalist hareketinde başka konuların yanı sıra Türk Devrimi’ne bakış konusunda da büyük bir kırılma ortaya çıktı. Darbe, yaygın tutuklamalar, işkenceler, parti kapatmalar ve dağılmalar getirdi. Bazı sosyalist çevreler, darbeyi öngörememe, hazırlıksız yakalanma ve yenilgi psikolojisi içinde 12 Mart generallerinin “Atatürkçü”lüğünü Türk Devrimi’nin Kemalizm’i ile eşitlediler. Böylece İbrahim Kaypakkaya’nın TKP/ML’sinden Kürt etnisitesini esas alan bölgesel örgütlenmeciliğe, SSCB işbirlikçisi gruplardan, maceracı fraksiyonlara kadar bir dizi örgüt, Türkiye bilimsel sosyalistlerinin örgütsel ve teorik mirasından koparak Türk Devrimi’ne “yamuk bakmaya” başladı.

12 Eylül darbesi, bu kesimlerde sadece yenilgiyi değil, ideolojik savrulmayı da katmerleştirdi. Çoğu fraksiyon tutunamayıp yok oldu. Kitle hareketinin dibe vurduğu 80’li yıllarda koşullarda kendisini “sosyalist” olarak sunan ve giderek daha geniş bir kitle tabanına erişmeye başlayan PKK, 12 Mart’tan bu yana Türk Devrimi mirasını reddederek savrulan bazı grupları umutlandırdı ve adım adım kendi ideolojik hegemonyasına doğru çekti. Bu gelişmenin konumuz açısından iki sonucu oldu.

Bölgecilik temelinde yol alan PKK, Kürdistan’ın dört emperyalist ülke (Türkiye, İran, Irak, Suriye) arasında paylaşılmış bir ülke olduğu tezine dayanıyordu. Emperyalizmi yanlış adreste aramakla kalmıyor, o ülkelere karşı ABD ve AB gibi gerçek emperyalist güçlerle ittifak ediyordu. Böylece ilk sonuç, PKK’nın önderlik ettiği “halk hareketi” üzerinden bir devrim ümidine kapılan grupların da adım adım emperyalist işbirlikçiliğine çekilmesi oldu.

İkincisi, sömürge Kürdistan tezi uyarınca bir Kürt tarihi inşa etmeye çalışan PKK, “emperyalist” Türk devletine karşı her türlü feodal-gerici isyanı kendi “milli tarihi” içinde saymaya başladı. Böylece modern sosyo-ekonomik kurum ve ilişkilere isyan eden Seyit Rıza, Şeyh Sait gericiliği, PKK’nın milliyetçi tarih yazımı içinde “demokratik” bir anlam kazandılar. Bu ideolojik etki, Türk Devrimi’nin Tunceli’sine karşılık Dersim feodalizminin belediyeciliğine savrulmayı kolaylaştırdı.

Sonuç olarak, Maçoğlu’nun meseleyi bilenler için sürpriz olmayan Türk Devrimi karşıtı konumlanmasının bir tarihsel arka planı bulunuyor. Bu tavırlar Türkiye sosyalist hareketini değil, onun 12 Mart-12 Eylül yenilgilerinin faturasını Kemalizm’e çıkaran, sonra da adım adım Kürt milliyetçiliğinin hegemonyasına giren yozlaşmış bir kesimini temsil ediyor. Günümüzde ulus-devlete karşı bölgeciliği ve özerkliği savunan bu kesimler “Emperyalist T.C.’ye” karşı feodal isyancıların heykellerini dikerek “demokrasi” mücadelesi veriyorlar. En büyük destekçisinin batılı ülkeler olmasına şaşırmıyoruz ama bazı Atatürkçülerin cehalet ve aymazlığı içimizi acıtıyor. Haksız mıyım?

Atakan Hatipoğlu

7 Mart 2019 Perşembe

Askeri Müdahaleyle Venezüella Hükümeti Devrilebilir mi?


Güney Amerika Senaryosu

Venezüella’ya yönelik yabancı işgali ancak ülkeye komşu üç devlet, Brezilya, Kolombiya ve Guyana üzerinden mümkün olabilir. Teorik olarak en az üç tane işgal ekseni mevcuttur.

- Güney Amerika devletleri tarafından gerçekleştirilecek bir işgalin, Venezüella üzerindeki hava üstünlüğünün ele geçirilmesiyle başlaması şarttır. Ancak, Venezüella’nın askeri-siyasi hedeflerinin birçoğu, F-5, A-4, AMX-1A ve A-29 Tucano uçaklarından oluşan Brezilya Hava Kuvvetleri'nin menzili dışındadır.

Kolombiya’nın elinde, Buk-M2, S-125, S-300 hava savunma sistemleri ve Venezüella’nın elindeki F-16 ve Su-30 uçakları karşısında hiçbir şansı olmayan Kfir, A-37 ve A-29 uçakları bulunmaktadır. Venezüella’nın orta ve uzun menzilli hava savunması ve hava kuvvetleri karşısında aynı durum Brezilya’nın elindeki uçaklar için de geçerlidir.

Düşük irtifa tavanları nedeniyle, turbo motorlu A-29 Tucano uçakları, çoğunlukla Venezüella’nın elindeki 5 000 seyyar SA-24 (İgla-S) hava savunma füzesinin menzilinde seyretmektedirler. F-5, A-4, AMX-1A, Kfir ve A-37 uçakları hassas güdümlü silahlara sahip değildir ve 2 000 ila 3 000 metre irtifada taarruz etmektedir ki, bu da onları aynı şekilde seyyar SA-24 (İgla-S) hava savunma füzeleri karşısında savunmasız kılmaktadır.

- Guyana’dan bir kara istilası mümkün görünmemektedir. Bu küçük ülkenin buna ne imkanı, ne fiziki yeteneği vardır: Orinoco nehrini ve deltasını aşan yolu ve cangılı tanklarla aşma imkanı yoktur.
Brezilya’nın da başarılı olması düşük ihtimaldir. Çünkü Venezüella’nın ana kuvvetleriyle temasa girmeden önce, Brezilya Ordusunun da cangıl içerisinde 500 km kat etmesi gerekmektedir.

Sonra, Orinoco nehri, seyyar köprü ve diğer istihkam donanımlarına sahip olmayan Brezilyalılar için aşılması çok güç bir engel oluşturmaktadır. Bunun dışında, Brezilya ve Kolombiya, kara birliklerinin hava savunması için 5 000 m irtifaya yönelik seyyar füzelere sahip değildir. Oysa Venezüella’nın elindeki Su-30’lar KAB-500 ve KAB-1500 lazer güdümlü bombaları ya da 10 000 m irtifada Kh-29 füzeleri fırlatmaktadır.

Taarruz için en muhtemel eksen Kolombiya’dır. Öte yandan, taarruzun yönü Maracaibo Gölünde sonlandığı için yer şekilleri Kolombiya’nın taarruzuna elverişli değildir. Gölün, Venezüella Ordusu tarafından savunulması kolay olan 15 ila 20 km’lik bir koridor izlenerek doğudan dolaşılması gerekmektedir.

En iyi seçenek, tugaya eşdeğer olan Kolombiya hava üssü ile bir kısa yol açmak ve bu birliği And Dağları üzerinden ülkenin Güneydoğusuna paraşütle indirmek olacaktır. Ancak bu seçenek de aynı şekilde mümkün görünmemektedir çünkü Kolombiya’nın elinde 5 adet C-130 ve 8 adet C-295 bulunmaktadır ki bunlarla ancak 2 ya da 3 bölük paraşütle indirilebilir.

Kolombiya aynı şekilde Venezüella’dan çok daha düşük bir savaş gücüne sahiptir, çünkü hafif zırhlı piyadelere dayanmaktadır; buna ek olarak tankları yoktur, topçu birlikleri dağınıktır ve kamyonlar tarafından çekilmektedir. Buna karşılık Venezüella’nın elinde 2S19 Msta kundağı motorlu toplar, BM-30 Smerch, BM-21 Grad, LAR ve T-72 tankları bulunmaktadır.

- Brezilya’nın helikopter ve çıkarma gemilerini kullanarak 1. Deniz Piyade Tugayıyla düzenleyeceği bir deniz seferi Venezüella savunma güçlerinin durumunu zorlaştırabilir. Venezüella, çıkarma gemisi grubuna kıyıdan 100 ila 200 km açıkta, Su-30’lardan fırlatılan Kh-31A1 ve Kh-59ME gemisavar füzeleriyle saldırabilir.

ABD İşgali Senaryosu

Irak ve Libya’da olduğu gibi, Nicolas Maduro’yu ancak bir ABD askeri işgali senaryosu devirebilir. Ancak bu arada Rusya, dış politikasını değiştirmiş ve Suriye’de müttefiklerini koruyabileceğini ortaya koymuştur.

Venezüella’daki yüksek ekonomik çıkarlar nedeniyle, Rusya ve Çin, kendi birliklerini göndermeseler de, ABD işgalini önlemek için ülkeye üst düzey ve uzun menzilli silahlar sağlayacaktır.

ABD dünyadaki en büyük deniz gücüdür ve 2 deniz piyadesi kolordusuna sahiptir. Dolayısıyla ana taarruz cephesinin bir ABD çıkartmasıyla açılması büyük olasılıktır.

ABD’ye ait 1 ya da 2 uçak gemisinin ve çok sayıda amfibi çıkartma gemisinin batırılması, hava üstünlüğünün ele geçirilmesinin imkansız hale gelmesi ve Venezüella kıyılarında deniz piyadelerinin köprü başı oluşturma şansının azalması anlamına gelecektir.

Bu hedefe, Rusların 1 000 km menzilli Zirkon hipersonik füzesi ve 1 400 km menzilli Kalibr 3M-54 seyir füzesiyle kolaylıkla ulaşılabilecektir. Venezüella bu füzelere sahip olursa, Bahama Adalarının güneyinde, Miami’den 500 km uzakta ABD deniz sefer grubunu vurabilecektir. Öte yandan Rusya’nın Venezüellalılara Zirkon ve Kalibr füzelerini teslim edeceğini düşünmüyorum. Buna karşın, Su-30 uçaklarında kullanılabilen Bastion sistemleri ve 550 km menzilli havadan havaya Kh-59MK2 füzeleri önerebilir.

Rusya tarafından donatılan bir kıyıdan gemiye Bastion füze bataryası, dört adet seyyar P-800 Oniks füze rampası kullanmaktadır. Füzenin ağırlığı 3 ton, kanat açıklığı 1,7 m ve patlayıcı başlığı 250 kg’dır. İtici gücü, Zirkon füzesindeki gibi bir ramjet (süpersonik statoreaktör) seyir motoru ile sağlanmaktadır. P-800 füzesinin menzili 350 ila 600 km, hızı ise Mach 2,5 (700 m/sn). Güzergahı üzerinde, 14 000 m irtifa tavanında füze uydu ile yönlendirilmektedir. Hedefe yaklaştığında P-800 hedefe kilitlenerek 10 metre yüksekliğe kadar iner ve yön değişikliği manevralarına girişir.

Bu durumda Venezüella, Haiti Adalarının ve Porto Rico’nun güneyinde bulunan ABD sefer gücü grubuyla baş edebilir. P-800 Oniks füzesinin olası hedef vuruş sapması 1,5 metredir ki bu da, hepsinin uzunluğu 100 m’nin üzerinde olan uçak gemisi, helikopter gemisi, kruvazör ya da destroyer durumunda hedefin % 100 vurulması anlamına gelmektedir.

Tek olasılık, önceden belirlenen hedeflere yönelik NATO’nun (ABD, Fransa, Hollanda, Birleşik Krallık) ve Latin Amerika Devletleri’nin (Brezilya, Kolombiya, Guyana) koordineli bombardımanıdır. Bu durumda, bir işgal değil, Venezüella’daki bazı yapıların imhası söz konusu olacaktır.

Valentin Vasilescu
Askeri uzman. 

04.03.2019
Voltaire İletişim Ağı

17 Ocak 2019 Perşembe

Joseph Nye: China, US not in 'cold war', but cooperative rivalry





Wang Xiaohui, editor-in-chief of China.org.cn, maked an exclusive interview with Political scientist Joseph S. Nye, on Jan. 10.

Joseph Nye, accepted as one of the most influential scholar in international relations and between American foreign policymaker’s, said these:

  • Some today are looking at China-U.S. relations through a Cold War lens, even labeling the two sides as "strategic adversaries.

  • Rather than focusing on the negative aspects of the two countries' current relationship, people should think cooperatively, as transnational challenges are impossible to resolve without cooperation. In the face of climate change, for example, No way can the U.S. solve that problem without working with China. No way can China solve that problem without working with the U.S. Noting the same is true when it comes to financial stability, dealing with pandemics, and other issues. So as we think about this, yes there will be tension, but there has to be cooperation.

  • ·     During the Cold War, there was almost no trade and no social relations. Today with China, we have obviously massive trade. And we have 370,000 Chinese students in the U.S. and millions of tourists going in both directions. This is not like the Cold War. And we should not use the language of cold war. I've called it a cooperative rivalry.

  • ·    China has been following a smart power strategy since the 17th CPC National Congress. The "economic miracle" of poverty eradication has far-reaching benefits.

  • ·     China has much to be proud of. If you look at what has happened in China, of raising hundreds of millions of people out of poverty, that's good for China. That's good for all of humanity.

  •      From 1978, when the reform and opening up policy was first adopted, to 2017, China has lifted 740 million people out of poverty, contributing more than 70 percent to global poverty alleviation work in the past 40 years.

  •    China should continue its effort in increasing its soft power, because China's hard power, economic and military, is growing. But if China can also increase its soft power of attractiveness, it makes that more acceptable to other countries.

  •     U.S. President Trump has damaged American soft power with his "America First" rhetoric, as well as his decision to drop out of the Paris climate accord and other international agreements. You can see this by public opinion polls. When you have a slogan like 'America First,' it makes everybody else feel second. So it may be a good slogan for American domestic opinion. It's a very bad slogan for international opinion. In contrast to Trump's "America First" policy, Chinese President Xi Jinping's concept of "building a community with a shared future for mankind" reflects a collaborative spirit required in today's global climate. President Xi's slogan is a way of illustrating that type of cooperation. It's something which is going to be essential for all mankind. I sometimes say that we have to learn not about power over others but power with others. The power with others.

  •    Source: China.org.cn




*Who is Joseph S. Nye ?

Joseph S. Nye is University Distinguished Service Professor and former dean of Harvard’s John F. Kennedy School of Government.


He has also worked in three government agencies. From 1977 to 1979, Nye served as Deputy to the Under Secretary of State for Security Assistance, Science and Technology and chaired the National Security Council Group on Nonproliferation of Nuclear Weapons. In recognition of his service, he received the highest Department of State commendation, the Distinguished Honor Award. In 1993 and 1994, he was chair of the National Intelligence Council, which coordinates intelligence estimates for the President. He was awarded the Intelligence Community’s Distinguished Service Medal. In 1994 and 1995, he served as Assistant Secretary of Defense for International Security Affairs, where he also won the Distinguished Service Medal with an Oak Leaf Cluster.

He serves on several non-profit boards: as co-chair (with Brent Scowcroft) of the Aspen Strategy Group, chair of the North American Group of the Trilateral Commission, a director of the Council on Foreign Relations, Chair of the Pacific Forum, and a trustee of the Center for Strategic and International Studies. He is also on advisory boards for TOTAL, Mitsubishi, and the Defense Department.

He has served as a director of the Institute for East-West Security Studies, a director of the International Institute for Strategic Studies, a member of the advisory committee of the Institute of International Economics, and the American representative on the United Nations Advisory Committee on Disarmament Affairs. He has been a trustee of Wells College and of Radcliffe College. He is the recipient of the Woodrow Wilson Award from Princeton University, the Charles Merriam Award from the American Political Science Association, and the Palmes Academiques from the French government.

İn 2014, he has been listed as the fifth most influential scholar in international relations and the most influential scholar on American foreign policymaker’s.

The top international-relations specialists in 2014

·         The scholars’ favorites

1- Alexander Wendt
2- Robert Keohane
3- James Fearon
4- John Mearsheimer
5- Joseph Nye
6- Robert Jervis
7- Martha Finnemore
8- Peter Katenstein

·         The policymakers’ favorites

1- Joseph Nye
2- Samuel Huntington
3- Henry Kissinger
4- Francis Fukuyama
5- Zbigniew Brzezinski
6- Robert Jervis
7- Thomas Schelling
8- Fareed Zakaria

He is the author of thirteen books and more than a hundred and fifty articles in professional and policy journals.




His most recent publications are The Powers to Lead (2008), Soft Power: The Means to Success in World Politics (2004), an anthology, Power in the Global Information Age (2004), a textbook Understanding International Conflict, The Power Game: A Washington Novel (2004), and in 2011 The Future of Power which The Economist called “rigorous and convincing”.



13 Ocak 2019 Pazar

Suriye, Araplar; Suriye'de Yeni Bir Dönem Başlıyor



Suriye’yi Arap Kucaklamasının Jeopolitiği

Suriye savaşında, Suriye, asla gerçek hedef olmadı. Suriye, şimdi açıkça ortaya çıktığı  gibi, İran ve Rusyaya karşı sadece bir savaş alanıydı ve hedef, bölgeyi Asya’nın içine doğru Suudi ve Amerikan yayılması amacıyla açık tutarak, Rusya ve İran’ın Ortadoğuda hem ekonomik hem de askeri olarak etki ve varlıklarını kesin olarak sonlandırmaktı. IŞİD, şimdilerde batı ana akım medyasında bile inanıldığı gibi, ABD tarafından sırf bu amaç için yaratılımıştır. Rusya ve İran, bu imal edilen ‘iç savaş’ın sınırlarını biliyordu ve bu nedenle, İran ve Rusya (İran Rusyadan epeyce erken katılmış olmakla birlikte) bunu engellemek amacıyla, şimdilerde oldukça başarıya ulaşmış görünen bir görevi gerçekleştirmek üzere olaya dahil oldular. Ve açıkcası Suriye, şimdi, kaotik 7 yıldan sonra yeniden ortaya çıkıyor. ABD birliklerini geri çekmeye karar verdi ve Arap devletleri, daha şimdiden, kürkçü dükkanına geri dönerek yavaş yavaş Suriyeyi kucaklamaya doğru ilerliyorlar ve tüm bunlar sadece tüm Suriye projesinin yenilgisini değil, aynı zamanda eski hasımlar arasında yeni bir rekabet türünün başlangıcını da işaret ediyor. Ancak bu kez, vekalet güçlerini ve silahları içeren bir savaş değil, Suriye’nin yeniden inşası üzerinden paranın tekrar hükmünü göstereceği bir savaş olacak.

ABD’nin Suriye’den çekilmesinin en önemli jeopolitik sonucu, Esad’ın evine gönderilmesine bel bağlayan Arap Devletleri’nin, şimdi, Suriye üzerinden İran ve Rusya’ya karşı savaşı daha uzun bir süre sürdüremeyeceklerini tam olarak kavramış olmalarıdır. Onların vekil milisleri zaten yenilgiyi kabul ettiler ve ABD’nin geri çekilmesi, İran’ı püskürtme meselesinin dolaylı ya da dolaysız herhangi bir askeri yöntemle desteklenemeyeceğine işaret ediyor; bu nedenle, Suriye ile kaybedilmiş olan bağların tekrar hızlı bir şekilde iyileştirilmesi gerekiyor. Arap devletleri’nin Suriye’yi adeta kucaklaması (Suriye’yi, 2019’da Arap Birliği’ne geri döndürme görüşmeleri bile söz konusu), bu devletlerin (BAE, Suudi Arabistan) yeni Suriye gerçeğini kabul ettikleri ve sadece uyum sağladıkları anlamına gelmiyor; iyi niyetleri işin görünen kısmı, dahası da var.

BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin Suriye oyununda kalmanın bir yolu olarak, ülkenin savaş sonrası yeniden yapılanması çabalarında sürekli bir rol üstlenmek emeliyle bir B planı uygulanmaktadır. BAE dışişleri bakanı Anwar Gargassh’ın söylediği gibi, “Suriye'deki Arapların rolü, İranlı ve Türkler’in bölgesel arzularına karşı daha gerekli hale geliyor” ve “BAE, bugün, Şam’daki varlığı ile bu rolü etkin kılmaya çabalıyor.” BAE’nin açıklamasından birkaç saat sonra, Bahreyn, Suriye ile “ilişkileri sürdürmek için çok istekli” olduklarını, “Arapların rolünü güçlendirmek istediklerini, Suriye’nin toprak bütünlüğünü, egemenliğini ve bağımsızlığını korumak için bu ilişkiyi tekrar canlandırmak ve işlerine bölgesel (Türkiye ve İran) müdahale riskini önlemek” istediklerini     söyleyerek, Şam'daki büyükelçiliğini yeniden açma niyetine işaret etti.

Suudi Arabistan doğrudan Suriye'ye yaklaşmasa da, ABD Başkanı, Suudilerin 100 milyon dolar vaadinde bulunarak Suriye yeniden inşasının faturasını ödemeyi kabul ettiklerini ifade etti. Bu bağlamda, Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir’in ziyareti, sadece Suriye’yi ziyaret eden ilk Arap lideri olması nedeniyle değil, aynı zamanda, Yemen’deki savaşta Suudi Arabistan’ın yakın bir müttefiği olan Beşir’in bölgedeki başlıca müttefiğine (Suudiler) danışmadan Suriye’yi ziyaret edemeyeceği düşünüldüğünde, Esad’a yeni bir dönemsel ilişkiye dair bir mesaj götürmekten başka bir amaca hizmet  ediyor olması açısından önemli.

Bu nedenle, (Sünni) Arap dünyasının Suriye’yi canı gönülden kucakladığına şüphe yok. Esad için, zamanında yönetiminin değişmez muhalifi olan ülkelerle uzlaşmak ille de olumsuz bir şey değil. Zaten, Arap dünyası ile uzlaşmaya dönük konuşmalarına, barışa yönelik resmi adımların duyurulmadığı daha Ekim 2018’de başlamıştı. Bir Kuveyt gazetesine verdiği röportajda, Esad, Arap devletleriyle ülkenin sivil savaşındaki düşmanlık yıllarından sonra ‘büyük mutabakat’tan söz etmişti. Ona göre, ülkenin yeniden yapılanmasında bir Arap rolü yaşamsal öneme sahip olabilir ve onlarla böyle bir yakınlaşma, Suriye’nin bölgesel çevredeki değişime uyum sağlamasına izin verecektir. Bu tutum, Esad'ın yakınlaşma ve Arap ülkelerinden fon kabul etme konusunda daha önce söylediklerinden tamamen farklı. O zamanlar, ülkenin onu yok etmek için çalışanlar tarafından yeniden inşa edilmemesi gerektiğini savunmuştu.

Bununla birlikte, İran için işler bu kadar kolay değil. Arap sermayesinin Suriye’ye girişi, kaçınılmaz olarak Suriye’nin, İran nüfuzunu açıkça etkisiz hale getirmeyi amaçlayan bu ülkelere daha fazla bel bağlaması anlamına gelecek. İran’ın açmazı, ağır ABD yaptırımlarıyla darbe yemiş olması, Suriye savaşında zaten milyarlar harcamış olması ve dolayısıyla Suriye’nin yeniden inşası için yeterli fonlara sahip olmaması. Hatta, Astana müttefiklerinin (iran, Türkiye ve Rusya) toplam finansal kapasitesi bile,  gereken 250- 400 milyar doların üzerindeki miktarı karşılamaya yeterli değil.

İran için diğer açmaz, o Arap devletleriyle olumlu ilişki kurmak istiyor olsa bile, BAE bakanının açıklamasının gösterdiği gibi, Arap devletlerinin farklı yollarla da olsa İran’a karşı ajandalarını hala sürdürüyor olmalarıdır. Bu ajandanın sürekliliği, Arap devletlerinin, potansiyel ABD çekilmesini güçlerini genişletmek ve ortaya çıkacak boşluğu hızla doldurmak için bir fırsat olarak değerlendirdiklerini gösteriyor. Aslında, yakınlaşma ve yeniden inşa fon haberlerinin ABD’nin çekilme haberleriyle aynı zamana rastlaması sadece bir tesadüf değil;  ABD aracılığıyla, bundan sonra Suriye’deki bölgesel oyunun bir parçası olarak kalmaları için Körfez Araplarına güvence vermek amacıyla bir Arap jandarma gücünün yerleştirildiği B planının bir parçası.

Müttefikleriyle olduğu kadar Suriye için de, zorlu konu, yeniden inşa sorununu Arap devletlerinin ülkenin siyasi yapıları üzerine çok fazla şey söylemelerine izin vermeden yönlendirmek olacaktır. Bu nedenle, ‘yeni işbirliği dönemi’ adı altında yeni bir jeopolitik satranç tahtası çizilmektedir. Suriye’de savaş bitmiş olabilir, ancak bölgesel rekabet henüz daha sona ermedi ve yeniden yapılandırmanın jeopolitiğini etkilemeye devam edecek.

04.01.2019-  Salman Rafi Sheikh 

Salman Rafi Sheikh, Pakistan’lı uluslararası ilişkiler araştırmacı analisti.

Çeviri: IŞIK

Makalenin Orijinali için Bakınız: