4 Ekim 2017 Çarşamba

Türkiye Asıl Kuzey Suriye’ye Konsantre Olmalı

BÖLGEMİZDEKİ gelişmeler ve bunların Washington’da algılanış biçimleri öyle hızlı ve yoğun ki. Amerika’nın etkin ulusal güvenlik yazarları arkadaşlarımın analizlerine, son zamanlarda gittikçe daha fazla ihtiyaç duymaya başladım.

Kuzey Irak’taki referandum ve sonrasında Türkiye’nin tepkileri gelince, arkadaşlara “Her zamanki yerimizde buluşalım” çağrısı yaptım. Beyaz Saray’a çok yakın Farragut North bölgesindeki restoranda bu defa yemek işine girmeden bir akşamüstü içkisinde buluştuk.

Bu ulusal güvenlik yazarı arkadaşlarımın söyledikleri, resmi kaynaklardan daha önemli; çünkü onlar Türkiye’ye karşı yönetimdeki kaynaklardan daha az ön yargı taşıyorlar, analizlerinde daha objektifler. Ayrıca ilgili tüm birimlerden son bilgileri en iyi onlar alıyor.

Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’taki gelişmeleri birlikte ele aldığımız uzun sohbetimizde aldığım başlıca notlar şöyle:

3 AŞAMALI SEÇİM

1- Türkiye kendi ulusal güvenliği açısından Kuzey Irak’a yoğunlaşmakta haklı, ancak bu Kuzey Suriye’de çok hızlı biçimde yaşanmaya başlanan olayların ihmal edilmesine yol açmamalı. Zira Kuzey Suriye’de yaşananlar bizce Türkiye açısından çok daha kritik sonuçlara varabilir.

2- Kürtlerin Rojava diye adlandırdığı bölgede, Irak’taki referandum gününe denk gelen günlerde Demokratik Birlik Partisi (PYD) tarafından bir seçim yapıldı. PYD ve YPG bölgede 3 aşamalı bir seçim sürecini bu yerel seçimle başlatmış oldu.

3- Bu seçimde 740 bine yakın yerel yöneticinin seçildiği haberi geldi. Bu aşamalı seçim süreci Ocak 2018’de bölge parlamentosu için yapılacak genel seçimle sonuçlanacak.

4- Kuzey Suriye’deki Kürtler, süreci Kuzey Irak’taki Kürtlerden çok daha kontrollü, çok daha akıllı yönetiyorlar. Kuzey Irak’takiler gibi tepki çekmemek için bu sürecin nihai hedefinin tam bağımsızlık olmadığını Washington’a da söylediler. Onların dediğine göre amaçları konfederatif yapı içinde otonomi.

5- Washington’daki birimler, tam bu günlere denk gelen bir zamanlamayla Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in, “Kuzey Suriye’deki Kürtlerle otonomi konuşmaya açığız” açıklamasına çok önem veriyor. Ve bunu, Rojava bölgesinde konfederatif bir yapı içinde otonom bir Kürt oluşumunun önünün açılması olarak görüyorlar.

6- Aylar önce size söylemiştik zaten, Washington’un amacı başından beri buydu. (Evet doğrudur, aylar önce söylendi bu, ben de duyar duymaz yazmıştım zaten.) Washington’daki birimlerde bu oluşum aylar önce “suzerainty” olarak tanımlanmaya başlanmıştı.

ŞAM’LA DİREKT İLİŞKİ YOK

7- Kuzey Suriye’deki oluşum, parlamento seçiminden sonra bağımsızlık istemediğini söyleyecek, ama bize göre bu Suriye’nin ve Türkiye’nin tepkilerini çekmeden otonomi oluşturma stratejilerinin bir parçası.

8- Bu belki komplo teorilerinin alanına girecek, ama bizce Amerika hem Kuzey Suriye’deki hem de Kuzey Irak’taki Kürtler için eş zamanlı konfederatif yapı içinde otonomi istiyordu. Bu süreç başlatıldıktan sonra büyük ihtimalle yıllar sonra ikisi için yine eş zamanlı bağımsızlık sürecinin başlatılması planlanıyor. Bu konu üzerine çalışan birimlerde Irak’taki ve Suriye’deki otonom yapıların bağımsızlık ilan edildikten sonra birleşmesi fikri de masalardaki planlarda hep oldu.

9- Bütün bunlar yaşanırken Kuzey Suriye’de kritik bir gelişme oldu. Bölgeden Barzani’ye yönelik daha önce var olmayan bir sempati oluşmaya başladığı haberleri geldi. Daha sonra da YPG, “Kuzey Irak’a bir saldırı olursa biz de savunuruz” açıklamasını yaptı.

10- Bütün bu gelişmeler birlikte ele alındığında Türkiye’nin asıl ulusal güvenlik tehdidinin Kuzey Suriye’deki oluşumdan geldiği görülüyor. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta opsiyonları çok, İran ve Irak’la ortak çalışma imkânı da var. Amerika da kendi uzun vadeli planını bozan Barzani’ye şu an kırgın durumda.

Ancak Kuzey Suriye’deki durum çok daha farklı. Türkiye, Şam ile direkt konuşmuyor ve arası çok bozuk. Rusya aracılığıyla konuşulduğu haberleri Washington’a geliyor, ama aracıyla yapılan haberleşmenin Kürt oluşumu konusunda mutlaka birlikte hareket etmesi gerekecek olan Türkiye ile Suriye’yi buluşturabileceği şüpheli görülüyor. Ayrıca şu anda Washington’da, ABD’nin bölge Kürtlerine tam desteği de sürüyor.

Serdar TURGUT
HaberTürk/03.10.2017

3 Ekim 2017 Salı

Rus Uzman: Erdoğan, Afrika'yı Ele Geçiriyor


Türkiye'nin Somali'de yurtdışındaki en büyük askeri üssünü açmasını değerlendiren Rus uzman İgor Pankratenko, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başarılı bir politika izlediğini ve Afrikalıların kalbini kazandığını ifade etti.
Türkiye'nin Somali Harp Okulu, Astsubay Okulu ve Birlik Eğitim Merkezi adı verilen üstte askeri personel yetiştirileceğini ve bu sayede Somali'nin yüksek savaş kabiliyeti bulunan bir orduya sahip olacağını kaydeden Pankratenko, Ankara'nın da Somali'deki nüfuzunu pekiştirerek Afrika'ya açılmak için güvenilir bir sıçrama tahtasına sahip olacağını belirtti.
'MOGADİŞU, TÜRKİYE'NİN BAŞARILI DIŞ POLİTİKA İZLEDİĞİ BÖLGELERDEN BİRİ'
Azeri basını için ele aldığı makalede Somali'de üssü bulunan ABD'nin ülkedeki asker sayısını azaltacağını, bir diğer üs sahibi ülke Birleşik Arap Emirlikleri'nin de Somali'nin kuzeyindeki ayrılıkçılarla başının dertte olduğuna dikkat çeken Rus siyaset bilimci, "Mogadişu, Türkiye'nin son derece etkili ve başarılı dış politika, Afrika'da nüfuzu artırma politikası izlediği bölgelerden biri haline geldi" ifadelerini kullandı.
'2011'DE MOGADİŞU'YU ZİYARET EDEN İLK LİDER OLAN ERDOĞAN RİSK ALDI VE KAZANDI'
2011 yılında cihatçı terör örgütü el Şaabab militanları başkent Mogadişu'dan çıkarıldıktan kısa süre sonra Erdoğan'ın siyasetçiler, işadamları ve hatta sanatçılardan oluşan büyük bir kafileyle bu kente gittiğinin ve stratejik konumu nedeniyle birçok ülkenin ilgi duyduğu toprakları ziyaret eden ilk Afrikalı olmayan lider olduğunun altını çizen Pankratenko, şöyle devam etti: "Erdoğan risk aldı ve kazandı. Somali'ye önemli yatırımlar yapan ABD ve Çin'den farklı olarak Türkiye, Somali halkının kalbini kazanmayı başardı. 2010'nun sonunda 5.3 milyon seviyesinde olan Türk yatırımları, iki yıl içinde 123 milyon dolara yükseldi. Bu ekonomik veriler, siyasi sonuçlar da doğurdu."
'SOMALİ HALKI ERDOĞAN'A 'KURTARICI' DİYOR'
Erdoğan'a Somali'de 'kurtarıcı' dendiğini ve çocuklara 'Recep', 'Tayyip', 'Erdoğan' adlarının verildiğini de aktaran Pankratenko, on binlerce Somalilinin 16 Temmuz 2016'da darbe girişimini protesto etmek için sokağa çıktığını, Türkiye'nin bölgedeki nüfuzunun şu anda ABD ve Çin'inkinden daha yüksek olduğunu vurguladı.
'TÜRKİYE'DE YATIRIMLARDAN MEMNUN OLMAYANLAR VAR'
Pankratenko, Erdoğan'ın Kara Kıta'daki politikasının Türkiye'de herkesi memnun etmediğine de dikkat çekti.
Afrika'daki insani projeler için ayrılan kaynağın Türkiye'nin sosyo-ekonomik sorunlarını çözmek için kullanılması gerektiğini savunanların olduğunu belirten Rus uzman, yapılan yatırımların kendini amorti ettiğini hatta artı değer yarattığını yazdı.
Erdoğan'a Somali'de 'kurtarıcı' dendiğini ve çocuklara 'Recep', 'Tayyip', 'Erdoğan' adlarının verildiğini de aktaran Pankratenko, on binlerce Somalilinin 16 Temmuz 2016'da darbe girişimini protesto etmek için sokağa çıktığını, Türkiye'nin bölgedeki nüfuzunun şu anda ABD ve Çin'inkinden daha yüksek olduğunu vurguladı.
'ELDE EDİLEN SONUÇLAR, YAPILAN YATIRIMLARA DEĞER'
Pankratenko makalesini şöyle sonlandırdı: "Erdoğan'ın Afrika politikası, kısa sürede ve kısıtlı imkanlarla ancak siyasi iradeyle etkili bir siyasi, ekonomik ve hatta askeri varlık tesis etmenin örneği. Bununla birlikte Türkiye, bölgedeki 'ağır toplar' ABD, Çin ve Hindistan ile münakaşa etmeden bu ülkelerin Afrikalıların zihinlerindeki ve kalplerindeki yerlerini kısıtlıyor. Bu sonuçlar, Mogadişu'daki üssü inşa etmek için yapılan 50 milyon dolarlık yatırıma değer."
GENELKURMAY BAŞKANI AKAR AÇILIŞA KATILMIŞTI
Somali Harp Okulu, Astsubay Okulu ve Birlik Eğitim Merkezi'nin açılışı birkaç gün önce yapılmıştı.
Açılışta konuşan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, bölgesel ve küresel barış ile istikrarın önemli destekçilerinden olan Türkiye'nin kendi tarihi tecrübesini, toplumsal, siyasal ve kültürel birikimini, sahip olduğu imkan ve kaynaklarını 'Afrika sorunlarına Afrikalı çözümler' ilkesi çerçevesinde, barış ve istikrar yolunda Somalili kardeşleri için seferber ettiğini belirtmişti.
sputniknews/03.10.2017

İsrail Bayrakları Bölgeyi Birleştirdi

2014 Ekim ayının ortaları.

PKK/PYD’nin Ayn-el Arap’taki (Kobani) zor günleri.
IŞİD karşısında tutunamıyorlar.

ABD uçakları açıkça yardıma başlar.

ABD, Kürt ayrılıkçılığını “kara gücü” ilan eder.

Batı Asya’da (Ortadoğu) yeni bir sürece girilir.

***

Tahran’da bir dostum anlattı.

İran TV’lerinden birine çıkar o günlerde. Aynen şunları söyler:

“IŞİD abartılıyor. Bölgemizde asıl tehdit Kürt ayrılıkçılığıdır. “
“Çünkü, arkasında ABD var.”

Sonuç?

Gülerek aktardı: “Adeta aforoz edildim. Televizyonlara bir daha çıkarmadılar.”

***
2014’te... 2015’te... 2016’da...

Ve 2017’nin ortalarına kadar...

Tahran’da resmi görüş böyleydi: Tekfircilik asıl tehdit sayılmaktaydı.
Onun arkasında da ABD vardı çünkü.

***
(“Tekfir” etmek: Her önüne geleni “kafir” saymak.
Tekfirci: IŞİD ve El Kaide türü gruplar için kullanılır.)

***
Tekfirciliğe karşı mevzilenme bana da yabancı değildi.

İran, Irak, Suriye ve Lübnan seyahatleri...

Her seferde gördüğüm: Bütün başkentlerde öncelikli tehdit El Kaide türevi gruplardı.

***
İran?

IŞİD’le mücadelede “Büyük Şeytan’la (ABD) bile hizalanıyordu. Musul’da ortak cephe kurulmuştu.

Barzani bölgesinden gelecek tehdit?
Tahran, Erbil’i kuşattığını düşünüyordu.
Doğudan Talabaniler ve Goran’la... Batıdan PKK/PYD ile...
Güneyden de Şii toplumla.

***
İran için PKK/PYD?
Daha çok Türkiye’nin sorunuydu.

***
Suriye?

IŞİD... El Nusra... ÖSO (Özgür Suriye Ordusu)....
Topluca, ülkenin en az yarısında etkindi.

PKK/PYD’ye bakış?
Evet: Şam rahatsızdı. Kuvvetli endişeleri vardı.
Fakat: Daha çok gelecek için.

***
Ayrılıkçılık: “Sonraki aşama”nın meselesiydi.

En kötü senaryoda bile denklem belliydi.

Şam’a göre: Tekfirciler ülkenin tamamını talep ediyordu... PKK/PYD ise bir kısmını.

Bir de: PKK/PYD’ye ayıracak pek kuvvetleri yoktu.
Biraz da Türkiye rahatsız olsun istiyorlardı.

***
Lübnan Hizbullahı?

Bütünüyle Suriye’deki kavganın içindeydi.
Başka mevzilenmeyi düşünecek durumda değildiler.

Sonuç: Batı Asya’da direnen kuvvetlerin öncelikli meselesi tekfircilikti.

***
Ayrılıkçılık... İkinci İsrail tehdidi...
Türkiye’den giden bizlerin uyarıları...
Onlara göre, “fazlasıyla milliyetçi” hassasiyetlerdi.
Açıkça ifade edilmiyordu: “Kürt meselesi”, daha çok Türkiye’nin meselesiydi.
NATO’cu Türkiye bedelini ödesindi.

***
Tahran... Şam... Beyrut...
Son bölge turunda şaşırdım.

Stratejik tehditte öncelikleri kökten değişmişti.

Bütün başkentlerde:
Ayrılıkçılık: Biz açmadan onlar gündeme getirdi.
İkinci İsrail: Bizden önce onlar dillendirdi. Açıklayıcı, temel kavram olarak.

Ya IŞİD ve diğer tekfirciler: Bölge başkentlerine göre, miyadı dolmuştu.

***
Değişim, iki temel gelişmeye dayanıyor.

İlki Irak ve Suriye sahasında: IŞİD büyük oranda geriletildi.

İkincisi Washington ve Tel Aviv’in İkinci İsrail hamlesi: Barzani’nin bağımsızlık referandumu.

Ve de: Referandum mitinglerinde İsrail bayraklarının açılması.

İsrail bayrağı, bir sembol: Saldırganlığın, savaşın, işgalin, parçalamanın.
“Kürt ayrılıkçılığı” safını belli etmişti.
Böylece: Yeni süreci anlama, anlatma mesafesini kısaltmıştı. Özellikle kamuoyları için.

***
Referandumdan bir gece önce.
Kuzey Irak’tan eski bir tanıdık aradı.
Barzani partisinin Bağdat’taki ofisinden.
Heyecanlıydı. Sevinçliydi.

İsrail bayraklarını sordum.
Onlar için: İsrail desteğinin “sigorta” değeri o kadar yüksekti ki...
Kabaran tepkileri önemsemiyordu bile.
Oraya davet etti. “Gel, vaziyeti kendi gözlerinle gör” diye.

***
Şimdi 2 ay kadar geriye dönüp Tahran’a bakalım.

Özel görüşmeler... Yeni durum hemen farkediliyor.
Etnik ayrılıkçılık gündemde öne çıkmaya başlamış.
Fakat, durumu tam da netleştirmiş değiller.

Anlamaya çalışıyorlar:

Tamam, “Kürt meselesi” kullanılacak.
Ama ne kadarı İran’a taşırılacak?
Doğrudan İran’a saldırı ihtimali var mı?

Tahran’ın bazı “sinir uçları”nda konuyu tartıştık.

***
Yeni bir kaygıları vardı: Türkiye, Barzanilerle köprüleri atmak ister miydi?
Onlara göre: AKP hükümetinin Barzanilerle ilişkileri “derin”di.

***
“Kürt meselesi”nde roller değişmişti adeta.

Daha önce: Türkiye komşularını eleştiriyordu. “Kararlı olun” diye.

Şimdi: Komşularımız Türkiye’den kararlılık bekliyordu.

***
Devrim Muhafızları’ndan üst düzey bir isim.
Türkiye’ye mesaj verme derdindeydi.

“Bağımsızlık referandumundan sonra yeni bir süreç başlar.”
“Bölge ülkeleri sertleşir.”
“Sonuçta: Barzani... PKK... Diğer Kürt partileri... Hepsi birleşir...”
“Türkiye bunları hesap etmeli.”

Asıl söylemek istediği: Türkiye tutarlı olsun... Ayrılıkçılığa karşı birlikte hareket edelim.

***
Oysa Türkiye’nin pozisyonu zaten bu yöndeydi.
En azından iki yıldır.
Evet: Ankara’nın önceliği Barzaniler değil, PKK/PYD’ydi.
Fakat yeni süreçte anlaşılan: Riskler de yakınlaşacak, bölgenin müşterekleri de.

***
Günün özeti: Tekfircilik geride kaldı.
Şimdi: Batı Asya, İkinci İsrail’e karşı birleşiyor.

Rafet BALLI
Aydınlık/28.09.2017

Türkiye’nin Avrasya Ekseni Tehdidi ve Washington

“ERDOĞAN’ın Global Stratejik Hamlesi” başlıklı yazımı 24 Nisan tarihinde yani Cumhurbaşkanı buraya Trump ile görüşmeye gelmeden neredeyse bir ay önce yazmıştım.

Yakın gelecekte global yeni düzenin nasıl kurulacağı, bölgemizde ve Ortadoğu genelinde taşların nasıl yerine oturacağına bağlı olarak belirlenecek.

Amerika ile ilişkilerin istenildiği gibi gitmediği bu dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan birtakım hamleler yapmak gerektiğini görüyor. Nitekim o yazımdan sonra 16-17 Mayıs tarihlerinde Trump ile görüşmek için buraya gelmeden önce Cumhurbaşkanı, Rusya ve Çin’i de ziyaret etmişti. Gezinin bu şekilde planlanması tabii ki tesadüf değildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan eline Avrasya eksenine kayma tehdidini daha sağlam alıp Washington’a gelmek istemişti.

Nitekim bu koz da tuttu. Bugün Washington’da, Türkiye’nin son diplomatik temaslarına bakan birimler arasında, “Acaba Türkiye bölgeye yönelik stratejilerini bundan böyle Avrasya eksenli politikalarla mı saptar?” sorusu soruluyor ve bu tartışılıyor.

Amerikan Kongresi’nde de, “özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Avrasyacı tavrın gittikçe güçlendiği” yolunda bir endişe var ve konunun Türkiye olduğu hemen her alanda bu ifade de ediliyor.

İKİ İLGİNÇ TARTIŞMA

Geçtiğimiz cuma, Avrasya eksenli tartışmalar açısından ilginç ve verimli bir gündü. O gün öğle saatlerine doğru Center for Strategic and International Studies (CSIS) adlı düşünce üretim merkezinde, “Competing visions: How infrastructure is shaping the Eurasian supercontinent (Birbiriyle rekabet eden vizyonlar: Altyapı yatırımları Avrasya süper kıtasını nasıl şekillendiriyor)” başlıklı çok ilginç bir tartışma vardı. CSIS’in Türkiye projesi direktörü Bülent Ali Rıza 7 kişinin katıldığı panelde konunun Türkiye açısından anlamını bütün boyutlarıyla ele alıp anlattı.

Uzman yaklaşımlarla iyice dolmuş olarak toplantıdan ayrıldıktan sonra aramızdaki saat farkı nedeniyle o gece Ece Üner’in sunduğu tartışma programını da baştan sona izleyebildim. Doğu Perinçek’in de konuşmacı olarak katıldığı tartışma programında Avrasyacı tavrın geçmişi ve bugün Türkiye açısından ne ifade ettiği de anlatıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önemli stratejik hamlesini yazdığım günlerde Century Foundation adlı vakıf “A Rising China Eyes the Middle East (Yükselen Çin Ortadoğu’ya bakıyor)” başlıklı kapsamlı bir rapor yayınlamıştı.

Çin’in o tarihte OBOR (One Belt One Road / Bir Kuşak, Bir Yol) diye adlandırılan Avrasya’ya ve bölgemize yönelik bir yeni vizyonu tartışılıyordu. Şimdilerde Yol ve Kuşak İnisiyatifi olarak adlandırılan bu büyük vizyon, Çin’in Rusya ile de stratejik işbirliği içinde Avrasya’ya ve bölgemize Amerika’ya alternatif bir plan ortaya koyuyordu.

2016 yılında yayınlanan Arap Policy Paper (Arap politikaları raporu) ile ilk kez bölgemize yakın ilgiyle yaklaşmaya başlayan Çin, askeri güce değil ülkelerin ekonomik çıkarları merkezli karşılıklı işbirliği temeline dayanan bir politika üretti.

Temelde eski İpek Yolu’nun canlandırılmasını merkezine koyan bu plan eğer kabul ederse Türkiye’ye de merkezi önemde bir konum veriyor. Örneğin CSIS’de de tartışıldı; bu vizyonda ülkeleri birbirine bağlayıcı olarak köprü yatırımlarına özel önem veriliyor. Bir Avrasya süper kıtasının işbirliği içinde oluşması bu tür altyapı yatırımlarına bağlanıyor.

TÜRKİYE’NİN 2023 VİZYONU

Türkiye uzunca bir süredir kapsamlı bir altyapı yatırımı atılımında. Üçüncü köprü Avrasya projesinin en anlamlı yatırımlarından biri olabilir. Eğer Türkiye eksenini dış politikasıyla da bu yeni oluşuma kaydırırsa bölgemizde bunun devrimci sonuçları olacağı ve tüm güç dengelerini de değiştireceği söyleniyor. Son zamanlarda stratejik ortaklık eksenini Kürtlere kaydırmış olan Amerika’nın da bu olasılıktan çok rahatsız olmaya başladığı Washington’da açıkça görülüyor.

Serdar TURGUT
HaberTürk/02.10.2017

Bazen Seyretmek Ölümdür!

Irak’ı işgal eden ABD, 8 Mart 2004 günü 53 sayılı geçici yasa ile bir yeşil hat ilan etti. Bunun amacı Dohuk, Erbil ve Süleymaniye vilayetlerinde yaşayan Kürtleri askeri olarak koruma altına almaktı. Ancak bu yeşil hat, oldubittilerle sürekli olarak batı ve güneye doğru genişliyor. Kuzey Irak’ta Kürtler bu hattın dışında 50 bin km. karelik alanın da tapusunu istiyor! Gelinen aşamada, Irak nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturan Kürtler fiilen Irak topraklarının yüzde 34’ünü denetim altında tutuyor. Ancak bu gelişme tesadüf değil! Projenin mühendisi ilk günden itibaren böyle bir ortam yaratmak için çalıştı.

BÖLÜNME ANAYASASI

ABD’nin dayattığı ve 2005 yılında kabul edilen anayasa bir bölünme anayasasıydı. Bu anayasada Irak, bir “diller, dinler, mezhepler, milliyetler, etnik gruplar devleti” olarak tasvir ediliyordu. Ordu içinde bile etnik dengeler gözetilecekti. Kürdistan Bölgesel Hükümeti anayasal koruma altına alınıyor ve başka bölgesel hükümetlerin kurulması için de kapı aralık bırakılıyordu.

Projenin mühendisinin başkentine uzanalım. ABD Kongre üyeleri üst üste yaptıkları açıklamalarla Barzani’ye destek veriyor. Cumhuriyetçi Trent Franks ortalama eğilimi yansıtıyor: “Bağdat Hükümeti bu topraklar üzerinde yaşayan diğer halklar gibi Irak’taki Kürtlerin can güvenliğini sağlayamadı.” 

Peki niçin? İsterseniz geriye uzanalım ve işgalin sıcak günlerini hatırlayalım. ABD’nin kurduğu Irak Silahlı Kuvvetlerinde muharip uçak yoktu, muharip harp gemisi yoktu; 7 hafif piyade tümeni ve sadece bir zırhlı tümen vardı. Etnik kotalarla ordunun birlik ve berberlik ruhu ve hiyerarşik düzeni yok edilmişti. Diğer bir ifade ile üç kuruşluk IŞİD’e teslim olacak bir ordu bilerek ve kasıtlı olarak kurdurulmuştu.

ABD, bu tür kirli ve sinsi tuzaklar kurarken, söylemini hiç değiştirmedi: “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız.” Birkaç gün önce ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Heather Nauert şunları söyledi: 

“Hem Bağdat hem de Erbil’deki dostlarımızla görüşmeyi sürdüreceğiz. Askeri müdahaleye karşı çıkarız. ABD’nin kaygıları, bu referandumun zamanlaması ve Irak’ın bütünlüğüne yönelikti, bölünmeyi istemediğimiz yönündeydi. Bağdat’tan yana taraf tutmuyoruz; birleşik ve demokratik bir Irak görmek istiyoruz." 

Sözcü Hanımefendi, herkesi kör âlemi sersem sanıyor! Bu ifadenin ruhu çok açık! Bir taraf ABD’nin dayattığı anayasayı çiğniyor, diğer taraf anayasa çerçevesinde tedbirler alıyor. Sözcü, tarafsızlık söylemi ile sadece lafazanlık (demogoji) yapıyor... Ancak maalesef bu sözler, ülkemizde bile hem de bakan düzeyinde anlaşılmadığına göre, Bayan Nauert bu tiyatroya devam edebilir.

İLK ADIMLAR HIZLI ATILMALI!

Bir amfibi harekâtta ilk anlar hayatidir. Çünkü başlangıçta sıfır olan yetenekler, zamanla orantılı olarak geometrik olarak büyür. Diğer bir ifade ile savunan açısından müdahale ne kadar gecikirse, başarı şansı o kadar az olur. Başlangıç anında bir bölük ile savaşırken, 2 saat sonra bir kolordu ile savaşmak zorunda kalırsınız. 

Kriz yönetimi de böyledir. Her gecikme, karşı tarafa normalleşme için zaman kazandırır. Karşınızda emperyalist merkezler varsa, basın organlarınız bile size karşı çıkar ve kafaları bulandırır. Ortak hareket eden bölge ülkelerini birbirine düşürecek kışkırtıcı haberler yaymaya başlarlar. Statükoyu bozanlar, bilerek anlamsız polemikler yaratarak zaman kazanır ve bu süre zarfında cephelerini tahkim ederler.

Müdahalede hedef, belirli bir sınır içinde bağımsızlık iddiasında bulunan bir topluluğun, o sınırlar içinde otoritesini kabul ettiremediğini fiziki olarak gösteren eylemleri hayata geçirmek olmalıdır. Burada öncelik, zaten tartışmalı olduğu Barzani tarafından da itiraf edilen bölgelere verilmelidir. Örneğin Kerkük, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi sınırları içinde değildir. Irak Parlamentosu, Vali Kerim’in azledilmesi dâhil, bir dizi karar almıştır. Irak Merkezi Hükümeti, bu kararları uygulamada geciktiği ya da zafiyet gösterdiği takdirde, inisiyatifi karşı tarafa bırakır. Çözümün anahtarı hızlı ve kararlı olmaktır. Sorun dondurulursa, haklı olmanız bir anlam ifade etmez! Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan haklı değil mi?

Soner POLAT
Aydınlık/30.09.2017

2 Ekim 2017 Pazartesi

Çilingir'den FETÖ İtirafları

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan "kaset" iddianamesinde, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensuplarının dinleme ve görüntüleme yapmak üzere evlere girmek için kullandıkları çilingir gizli tanık "Kılıç"ın itiraflarına yer verildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile eski MHP'li yöneticilerin özel hayatlarına ilişkin görüntülerin internet ortamında yayınlanmasıyla ilgili Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) elebaşı Fetullah Gülen'in de aralarında bulunduğu 171 şüpheli hakkında, "silahlı terör örgütü kurma ve yönetme", "özel hayatın gizliliğini ihlal" gibi 8 ayrı suçtan iddianame hazırladı.

İddianamede ifadesine yer verilen "Kılıç" kod adlı gizli tanık, örgüt üyelerinin İstanbul ve Ankara'da pek çok adreste evlere girmek için kendisini kullandığını belirtti.

2008-2013 yılları arasında istihbarat birimlerinde görev yapan FETÖ mensubu polislerin, kapı açma ve kapı tamiri konusundaki birçok talebini yerine getirdiğini anlatan gizli tanık Kılıç, ifadesinde şu bilgileri verdi:

"Ankara'nın Kızılay Mithatpaşa Köprüsü'nün ayağının sağ tarafındaki yer, Çukurambar, Ümitköy Angora Evleri, Çankaya Turan Güneş Bulvarı, Çankaya Birlik Mahallesi Doğukent Caddesi civarı, Hoşdere Caddesi, Batıkent'te Özyuvam Sitesi civarında ve Harb-İş Sitesi, Maltepe GMK Bulvarı üzeri, Dikmen Mevlana Bulvarı, Kızılay'da bir sendika binası, Yenimahalle MİT Lojmanları yanında Tarım Bakanlığı lojmanlarının arkası, Şentepe'de TOKİ bloklarının arkası, Balgat MHP binasının sol çaprazı, Sincan Plevne Mahallesi, Çinçin Bağları gibi çok değişik yerlere benzer şekilde beni götürerek çilingir hizmeti aldılar. Ayrıca bir defa da İstanbul'a Bağdat Caddesi'ne götürdüler."

FETÖ'nün amaçları doğrultusunda hareket eden örgüte mensup Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığında ve bağlı birimlerinde görev yapan şüpheliler Sedat Zavar, Ali Özdoğan, Hami Güney, Erol Demurhan, Tamer Özbek, Kaan Özyiğit, Özgür Türker, Mustafa Koparan, Selim Yasdıbaş ve Rüstem Atik'in aldıkları örgütsel talimat doğrultusunda gizli tanık Kılıç'ı da yanlarına alarak birçok adrese yasa dışı yollarla girdikleri belirlendi.

Baykal'ın evinin kilidini açmış


İddianamede yer alan tespitlere göre, Deniz Baykal'ı hedef seçen şüpheliler, Baykal'ın Ankara'daki konutuna böcek tabir edilen ses ve görüntü aktarmaya yarayan cihaz yerleştirmek için hazırlık yaptı. Ankara İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde görevli şüpheliler Kaan Özyiğit, Özgür Türker, Mustafa Koparan, Selim Yasdıbaş ve Rüstem Atik, gizli tanık "Kılıç"ın kilitli kapıyı açması üzerine Baykal'ın evine girdi.

Bu çalışma sırasında çevre kontrolü yapan istihbarat görevlileri, sitenin güvenlik görevlilerinin binaya yaklaşmaları üzerine evdeki polisleri uyarırken, çalışma sonunda şüpheliller, Baykal'a ait adrese görüntü ve ses aktarma cihazı yerleştirdi.

Süs çiçeğinin aynısını yaptırmışlar


Müşteki eski siyasetçi Feridun Pehlevan'ın özel hayatına ait görüntü ve ses kaydı temin etmek amacıyla şüpheliler Sedat Zavar, Ali Özdoğan, Hami Güney, Erol Demurhan, Tamer Özbek, ve Özgür Türker, Pehlevan'a ait adrese görüntü ve ses aktarma cihazı monte ettiler.

Ayrıca, şüpheli Özgür Türker, resmi bir görevlendirme yazısı olmadan gizli tanık Kılıç'ı da alarak şüpheli Özbek'in aracıyla 26 Ekim 2009'da İstanbul'a giderek, İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğündeki FETÖ'cü polislerle irtibat kurup Pehlevan'ın evine girdiler.

İddianameye göre, İstanbul polisinin çalıştığı çilingirin daire kapısının kilidini açmaya çalışırken bozması üzerine, kapı kilidini açan gizli tanık Kılıç, bozulan kilidi de tamir etti. Daha sonra şüpheli Cengiz Söğüt evin oturma odasında bulunan televizyonun içine görüntü aktarma cihazı yerleştirdi. Yatak odasına da cihaz yerleştirmesi talimatı üzerine, Söğüt, yatak odasında cihaz yerleştirilecek uygun yer bulunmadığından bu talimatı yerine getiremedi. Bunun üzerine benzerini yaptırmak için odada bulunan süs çiçeğinin fotoğrafını çekti ve evden ayrıldı. Gizli tanık Kılıç da uçakla Ankara'ya döndü.

Söğüt, fotoğrafını çektiği çiçeğin benzerini Ankara'da yaptırıp içine görüntü ve ses aktarma cihazı yerleştirerek, daireye bırakmak üzere tekrar İstanbul'a gitti. İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlileri ile daireye tekrar giren Söğüt, hazırladığı çiçek ile dairede bulunan çiçeği değiştirip daha sonra Ankara'ya döndü.30.09.2017


Muhabir: Cemil Murat Budak,Serdar Açıl 


Kaset Kumpası Şüphelisinin Kardeşinden FETÖ İtirafı



Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile eski MHP'li yöneticilerin özel hayatlarına ilişkin görüntülerin internet ortamında yayımlanmasıyla ilgili iddianamede, eski MHP'li yöneticilere kurulan kaset kumpasının sorumlusu olduğu belirtilen firari şüpheli İbrahim Faruk Bayındır'ın FETÖ mensubu olduğuna dair kardeşinin beyanları da yer aldı.

Başsavcılık tarafından hazırlanıp Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilen iddianamede, esik CHP Genel Başkanı Baykal ile MHP'li yöneticilere ait olduğu iddiasıyla internet ortamında yayınlanan video görüntülerini çeken, internet ortamında yayımlayan faillerin eylemlerinin icrasındaki benzerlikler olduğu ve FETÖ tarafından her iki tarafa da aynı kumpasın kurulduğu değerlendirmesi yer aldı.

Bu kapsamda, firari şüpheli İbrahim Faruk Bayındır'ın, eski MHP'li yöneticiler Bekir Aksoy, Recai Yıldırım, Metin Çobanoğlu, Mehmet Ekı̇cı̇, İhsan Barutçu, Ahmet Deniz Bölükbaşı, Mehmet Taytak, Bülent Dinmez, Mustafa Cihan Paçacı, Ümit Şafak ve Osman Çakır'a ait olduğu iddia edilen özel hayata ilişkin ses ve görüntülerin yayımlanmasının sorumlusu olduğu belirtildi.

Söz konusu kayıtların, "ulkucugazete.com", "ulkucugazete.net", "ulkucugazete.org" adlı internet sitelerinde yayımlandığı kaydedilen iddianamede, iş adamı Bayındır'ın sitenin alan adını (domain) almak için kredi kartıyla ödeme yaptığı ifade edildi. 

Konuyla ilgili o dönem açılan soruşturma kapsamında İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce yapılan ve Eylül 2011'de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na sunulan yazıda, "Bahse konu internet sitesini almak için godaddy.com, security-tunnel.com, namecheap.com, networksolutions.IIc ve webhostingpad.com isimli sitelerden domain ve IP adresi gizleme satın alınmıştır." tespiti yer aldı. 

Bank Asya'ya talimatla para yatırmış


Bayındır'ın, FETÖ ile ilişkilerine dayanak niteliğindeki tespitlerin de bulunduğu iddianamede, FETÖ elebaşı ve iddianamenin bir numaralı şüphelisi konumundaki Fetullah Gülen'in talimatıyla 17-25 Aralık sürecinden sonra Bank Asya'daki hesabına, 31 Aralık 2013 ile 24 Aralık 2014 arasında 609 bin 215 lira para yatırdığı belirtildi. 

Aynı tarihlerde Bayındır'ın eşine ait hesapta ise 1 milyon 161 bin 9 lira artış olduğu kaydedildi.

İddianamede, Bayındır'ın kardeşi F. Bayındır'ın ağabeyi hakkındaki beyanlarına da yer verildi. Buna göre kardeş F. Bayındır, ağabeyi hakkında daha önceden verdiği beyanlarda, "FETÖ yapılanması içerisinde yer aldığı, MHP kaset olaylarında rol almış olabileceği ve Haydar Meriç cinayeti ile de ilgisi olabileceği" şeklinde itiraflarda bulundu.

İddianamede, Bayındır hakkında yapılan değerlendirmede şu ifadelere yer verilidi:

"FETÖ'nün amaç ve hedefleri doğrultusunda, Türk siyasi hayatını dizayn etmeye yönelik gerçekleştirilecek faaliyetler öncesinde özel hayata ilişkin ses ve görüntülerin yayımlanacağı internet sitelerinin ücretini kredi kartı ile ödemesi ve bu internet sitelerini FETÖ'nün amaçları doğrultusunda kullandırdığı, FETÖ üyesi olduğu, şüphelinin soruşturmaya konu eylemlerinin silahlı terör örgütü üyesi olmak, siyasal hakların kullanılmasını engellemek, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek ve kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi suçlarını oluşturduğu anlaşılmıştır."

Kaset kumpasında 171 kişi şüpheli


Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile eski MHP'li yöneticilerin özel hayatlarına ilişkin görüntülerin internet ortamında yayımlanmasıyla ilgili iddianamede Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) elebaşı Fetullah Gülen'in de arasında bulunduğu 171 kişi, şüpheli olarak yer alıyor. 

Şüphelilerin, "silahlı terör örgütü kurma ve yönetme", "özel hayatın gizliliğini ihlal" gibi 8 ayrı suçlamadan cezalandırılmaları talep ediliyor.



ANKARA - İsmet Karakaş/Tanju Özkaya
01.10.2017