7 Ekim 2017 Cumartesi

ŞERİF MARDİN'İN ARDINDAN 4



Oryantalizmin Gölgesinde Siyasal İslam’ı Meşrulaştırmak

 Siyasi hareketlerin orta ve uzun vadede düşünsel hayata etkisini belirleyen örgütsel gücü kadar, bu siyasi hareketlere kimliğini veren, bir anlamda yol gösteren düşünürlerin niteliği ve derinliğidir.

   Yakın zamanda vefat eden Şerif Mardin üzerine çok konuşuldu. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte güncel siyasi tartışmalara yönelik açıklamalarıyla gündeme geldi. Sıkça söylenip dile getirilen “AKP’nin kendi entelektüeli yok” söylemini Şerif Mardin bağlamında yeniden düşünmek gerekir.

 3 Kasım 2002 seçimleri sonrası AKP’nin iktidara gelişini BİRİKİM DERGİSİ “Muhafazakar Devrim” diye alkışlamıştı. Seçimlerin hemen sonrasında Ahmet İnsel’in “Olağanlaşan Demokrasi ve Modern Muhafazakarlık” isimli makalesinde, “3 Kasım seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo, beklenmedik biçimde, 12 Eylül rejiminden çıkış kapısını araladı” demesiyle neoliberal sol- AKP ortaklığının zemini atılmıştı.

  AKP’nin kendi yetişmiş entelektüeli olmadığı için neoliberal sol ile ittifak yaptığını söyleyenler, özellikle cumhuriyetçi kesim içinde çoğunluktaydı. Gözden kaçan çok önemli nokta ise, Türkiye’de neoliberal solu yetiştiren ve ona Cumhuriyet’e saldıracak “ideolojik silahları” verenlerin başında Şerif Mardin’in geldiğidir. Mardin’in tarih yazımıyla yetişen Murat Belgeler, Ahmet İnseller, Ömer Laçinerler AKP’nin doğal entelektüelleridir. 

Bugün neoliberal solun dilinden düşürmediği “ceberut devlet”, “merkez-çevre”, “askeri-bürokratik vesayet”, “cemaatler ve sivil toplum” gibi Cumhuriyet’in ideolojik temellerini hedef alan bütün kavramların yerleşmesinde Şerif Mardin’in rolü göz ardı edilemez. Bundan dolayı 2010 referandumu sonrası AKP ve neoliberal sol arasındaki ayrışmayı “babalar ve oğullar” arasındaki tartışma olarak görmek gerekir.

 Mardin’in eserlerindeki tezleri incelerken, bu tezlerin Soğuk Savaş sonrası Batı’da üretilen, doğrudan Sovyetler’i hedef alan, “Doğu Despotizmi” ve ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi’nde ideolojik işlev gören “Popülist İslam” söylemlerinin hakim olduğu iklimde üretildiğine dikkat edilmelidir.

Tarihi Tarihsellikten Koparmak

  Türkiye’de “sivil toplumcu” tezleri ilk ortaya koyanların başında Şerif  Mardin gelmektedir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bu topraklarda neden “sivil toplumun” gelişmediğinin cevabını arayan Mardin’e göre, demokratikleşme sorunlarımızın temelinde “sivil toplumun” hiç olmaması yatmaktadır.

 Mardin’in “sivil toplum” ile neyi tanımladığına baktığımızda, bütün eserlerinde var olan “tarihi tarihselliğinden koparma” sorunuyla karşılaşırız. Hegel’in “Bürgerliche Gesellschaft” kavramını “sivil toplum” olarak kullanan Mardin’in, bu kavramı neden “burjuva toplumu” olarak kullanmadığına dair herhangi bir ize rastlanılmaz. Oysa bu kavram üzerinde çok zengin bir tartışma vardır, özellikle Alman tarihçileri arasında.

 Geç Ortaçağ’da hızla gelişen ticaret ve buna bağlı yükselen şehirler Avrupa tarihindeki önemli bir kavşağı temsil eder. Şehirlerde ticaretle uğraşan yeni bir sınıfın ortaya çıkmaya başlamasıyla feodal toplumda çatlaklar oluşmaya başlamıştır. Güçlenen şehirler bir süre sonra feodal toplumun görece sıkı denetiminden kendini kurtararak bazı özel haklar kazanır. Şehirlerin elde ettiği bu özerk haklar, yargıdan vergilendirmeye, milis kuvvetlerini toplamaya kadar, Batı’daki “sivil toplumun” temelleri olarak görülür. Şüphesiz bu haklar tüzel niteliktedir, bireysel özgürlükten ziyade şehrin kolektif özgürlüğüne vurgu yapar.

 Mardin’in yaklaşımındaki hatalar bu noktadan sonra başlamaktadır. Mardin,

“Şimdi sivil toplum teorilerde bir medeniyet aşaması olarak ele alınmaktadır. Toplumun vurgulanan özelliği de, siyasinin sultasından kurtulabilmiş ilk toplumsal sistem oluşudur. Sivil Batı’nın bütün ‘hürriyet’ anlayışında, ‘siyasi güçlerin sultasından kurtulma’ bu kökeni dolayısıyla önemli bir yer kapsar. Genç Osmanlı İmparatorluğu ve devrimiz Türkiye’siyle bir karşılaştırma yaparsak, bu ‘kurtulma’ fikrinin bizde hiçbir zaman Batı’da olduğu kadar derin köklere sahip olmadığı görülür”

demektedir.

Avrupa’da “sivil toplumun” ortaya çıkmasında şehirlerin özerk haklar elde etmesini referans alan Mardin, bu hakların baştan sona siyasi haklar olduğunu görmezden gelir. Bir prensten ya da senyörden ayrı milis oluşturma, ayrı vergi belirlemek başlı başına siyasi mücadele sonucu ortaya çıkmıştır ve doğrudan siyasetin kendisidir. Burjuvazinin erken dönemde elde ettiği bu haklar sayesinde siyasetin sonucu olarak, burjuva toplumu ortaya çıkmıştır. Elbette Mardin, “sivil toplum” kavramını kullanarak burjuvazinin rolünü, dolayısıyla buradaki sınıf kavramını gizlemektedir.

 Marksizm’e karşı Weber’ci tezleri kullanarak, sınıf olgusunun gizlenmesi Mardin’in çalışmalarında da gözlemlenir. Mardin’in muhafazakar Weber’ci tezleri, neoliberal sol tarafından “Marksizm” etiketiyle sosyal bilimlerde dolaşıma sokulmuştur.

 Asıl can alıcı nokta Mardin’in “Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’da devletin merkeziyle teba arasında bir köprü ya da tampon vazifesini gören ‘Stande’, ‘Rechtsgemeinschaften’ ya da mahalli ‘parlement’ler yoktur” yaklaşımıdır. Aristokrasinin ve ruhban sınıfının kıskançlıkla sarıldığı ayrıcalıklar, Batı’da “sivil toplumun” oluşmasının temeli olarak sunulur. Parlamentolar; soylular ve ruhban sınıfının monarşi döneminde yereldeki hukuki haklarını savundukları mevkilerdi. Fransız Devrimi öncesi 350’ye yakın hukuki uygulamanın varlığı bunun somut göstergesidir. Mardin’in iddia ettiği gibi “sivil toplum” siyasetten arınma değil, bu sınıfların siyasetin merkezi monarşinin kurumlarına sızarak, kralın iktidarına ortak olmasıdır. Kaldı ki Avrupa’da modern yurttaş ve demokratik toplum bu ayrıcalıklı yapıların ortadan kaldırılmasıyla ortaya çıkmıştır.

  Fransa’nın neden İngiltere gibi bir toplumsal gelişim yolu izlemediğini sorgulayan Tocqueville gibi merkeziyetçilik karşıtı bir düşünür bile, soyluların bu hukuki ayrıcılıklarına sarılarak bir “kast sınıfı” oluşturmasını bu nedenlerin başında görür. Mardin, muhafazakarlık noktasında Tocqueville’i bile geride bırakmıştır!

  Mardin’in tezlerini doğru kabul edersek, Fransa’daki soyluların ve ruhban sınıfının merkezi monarşiye karşı gerçekleştirdikleri Fronde ayaklanmalarının Avrupa’nın demokratikleşme mücadelesi şeklinde ele alınması gerekir. Ne var ki 4 Ağustos 1789 gecesi bütün feodal ayrıcalıkların kaldırılmasıyla kamusal alan halka açılmıştır. Seküler temelde örgütlenen kulüpler ve gazetelerin varlığı ve devamında devrim dönemindeki uygulamalarla bu ayrıcalıklar kaldırılarak kamusal alan ortaya çıkmıştır.

  Mardin, kendi tezlerini doğrulamak için tarihsel olguları keyfince eğip bükmektedir. Daha çarpıcı olan ise Avrupa’daki devrimlerin “ayaklanma” olarak gösterilmesidir: “Orta sınıflardan çok fazla fedakarlık istendiği zaman devletle orta sınıflar arasında bir çatışma çıktı. İngiltere’de 1640’ların ayaklanması, Fransa’da 1789 ayaklanması genelinde bu çatışmanın ürünü” diyerek devrimlerdeki uzlaşmaz sınıf çatışmalarını Weber’ci tezlerle gizlediği gibi, devrimlerin gerçekleştirdiği toplumsal kırılma ve kopuşları perdeler. Fransa’daki en azılı devrim karşıtları bile 1789’a devrim derken, Mardin’in “ayaklanma” demesi onun entelektüel derinliğini gösterir !

  Elbette Mardin’in buradaki amacı merkeze karşı yerelliği evrensel bir tarih mitine dönüştürerek yüceltmektir. Jön Türkler’den Kemalizm’e merkezin karşısına yereldeki gerici unsurları demokrasinin temsilcileri olarak sunmak için Mardin böyle bir saptırmaya başvurmuştur.

Oryantalizmden Merkeziyetçilik Düşmanlığına

 Montesquieu, Şerif Mardin’in tezlerinin arkasındaki en önemli düşünürlerin başında gelir. Bilinenin aksine Montesquieu, “kuvvetler ayrılığı” ile yargının bağımsızlığını müjdelememiş, yereldeki soyluların bu hukuki ayrıcalıklarının savunusunu yapmıştır. Mardin, yerelliği yüceltirken Montesquieu’nun fikirlerinden ilham alır. Bununla birlikte Montesquieu, “Doğu Despotizmi” kavramını ilk ortaya koyan düşünürlerin başında gelerek Avrupa’da oryantalist söylemi başlatan düşünürdür. Mardin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye okumasını bu “Doğu Despotizmi” kavramı üzerine korur. Mardin’in Cumhuriyet karşıtı tezlerini toplamda Asya karşıtı tezlerden beslenerek üretmesi gözden kaçırılmamalıdır. Soğuk Savaş döneminde anti-komünist Karl August Wittfogel’in “Hidrolik Toplumlar” eseri de Mardin’in çalışmalarındaki arka plana dair fikir verir. Wittfogel bu eserlerinde, Sovyetler’de bulunduğunu iddia ettiği “diktatörlüğün” coğrafi ve tarihsel olarak “kaçınılmazlığını” göstermeye çalışmıştır.

 Montesquieu’den Wittfogel’a, Asya’nın toplumsal geriliği, sınıfların yokluğu, özel mülkiyetin zayıflığı, devletin despotik gücü gibi kavramları alan Mardin, buradan hareketle “merkez-çevre” kavramını sunar:

“Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılı (structured) ve organize bir cemaat mevcuttur. Bu cemaatin aynı zamanda bir iktisadi ve bir hukuki sistemi vardır. Bu kopuklukta dini kuralların pekiştirdiği bir ‘cemaat’ da vardır, fakat bu ‘cemaat’, düzeni sağlayıcı otoriteden yoksundur. Tam anlamıyla ‘otorite’den bahsedilecekse, bu otorite devlet monopolündedir. Hatta sivil toplumu tanımlarken kullandığımız ‘iktisadi sistem’- ‘hukuki sistem’ kavramları bile Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’dakine eş bir anlam taşımaz. Bu fark ise, ancak, Osmanlı İmparatorluğu Batı’dan değişik çizgilerle gelişmiş sosyal tarihi çerçevesi içine yerleştirildiği zaman anlaşılabilir. Batı’daki kutuplaşmaların yarattığı çatışmalar yerine, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çatışmalara uzun vadede bakıldığında, bunların cemaat/devlet ekseninde odaklandığını söyleyebiliriz.”

Mardin “çevre” ile neyi söylemek istediğini gizlemez. Batı’daki tampon yapıların yerine Türkiye’de cemaatler, tarikatlar merkeze karşı “sivil toplumun” doğmasını sağlayacak yereldeki “demokratik” kuvvetlerdir. Kuşkusuz Mardin’in son dönemdeki açıklamaları bu cemaatlerin otoriteyi nasıl ele geçireceklerine yönelik eylemsel taktikler sunmaktaydı.

  Diğer taraftan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yaklaşık 8 yüzyıllık tarihi tek çizgi halinde, bütün farklılıkları yok edip düzleştirerek sunarak, tarihi tarihsellikten bir kez daha koparmaktadır. Bu yanlış tarih yazımı “sol eğilimli” olarak algılanan Çağlar Keyder, İdris Küçükömer gibi yazarların çalışmalarında aynı metotla yinelenmiştir.

  Bu bağlamda Mardin’in oryantalist tezlere belli itirazları bulunmaktadır! “Osmanlı İmparatorluğu’nda bir Doğu Despotizmi görenlerin Şeriatın garantilediği bir özel mülkiyet alanını gözden kaçırdıkları oranda, onların tarifine uyan bir ‘sivil toplum’ dinamiğinin öğelerinin kısmi mevcudiyetinden bahsedebiliriz. Genel özel hayatın ‘Örf-i Sultanı’dan uzak, bir çeşit masuniyetle korunmuş olarak cereyan etmesi açısından ‘sivil toplum’un varlığını ileri sürebiliriz” diyerek Mardin, Batı’da “sivil toplumu” yaratan dinamiklerin yokluğunda, “kendimize özgü koşullarda”, “sivil toplumun” cemaat ve tarikatlarla oluşturulabileceğini iddia eder. Bu tezini Osmanlı’daki merkeze karşı çevredeki cemaat ve tarikat ayaklanmalarıyla temellendirmeye çalışır; “Sade Vatandaş’ın hayatı çok daha emniyetlidir. Kendisine bu güveni sağlayan da Şeriat’ın günlük hayatları üzerine açtığı şemsiyedir” der ve devamında “Devletin karşısında odaklanan ikinci bir küme de tasavvuf kuramlarıydı. Genellikle tasavvuf bizde oldukça soyut bir fikir odağı olarak görülür, oysa bu spekülasyonları ayakta tutan unsur tarikatların somut varlıkları ve İslam dünyasının her yerine nüfuz eden haberleşme ağlarıydı. Tasavvufun, bu somut biçimiyle 13.- 15.yüzyılları arasında Selçuklular ve Osmanlılar’a kök söktüren ayaklanmalar da çıkardıklarını unutmamamız yerinde olacaktır.”

   Ne var ki olgulara tarihsel bakamayan Mardin, aynı yüzyılda Avrupa’da da dinsel referanslı köylü ayaklanmalar dönemi olduğunu gözden kaçırır. Sanki 13.yüzyılda Avrupa’da şehirli sınıfa dayanan “çevre” hareketleri varmış gibi olguları örtbas eder.

  Elbette, eğilip bükülen bütün bu tarihsel olguların varmak istediği nokta; Jön Türkler’in, Kemalistler’in anti-emperyalist savaş vererek, Ortaçağ gericiliğine karşı mücadele ederek modern yurttaşa dayanan çağdaş Cumhuriyet kurma iradesine cepheden karşı çıkmaktır. Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının da “çevredikleri” dışlayan merkezi politikaların devamı olduğunu söyleyen Mardin böylelikle, devrimin halk kitlesi için önemli değişimler getirmediğini iddia eden muhafazakarların “süreklilik” tezini yineler. Mardin’n çalışmalarında merkezi şeytan, yereli melek gibi sunan muhafazakarların tarihsel mitleri, neoliberallerin “yukarıdan inme devrimler” mitiyle kucaklaşır.

  Demokrat Parti ile birlikte “çevrenin” ilk kez merkeze yönelerek “sivil toplumun” ortaya çıkmaya başladığı, böylece Osmanlı ve Cumhuriyet elitlerinin temsil ettiği merkezin, çevreye açılarak merkez ile çevre arasındaki kopukluğun giderilmeye başlandığı dile getirilir. Mardin bu görüşünü “Bu açıdan AP ve ANAP’ın programları ve uygulamalarının bazı yönlerinin popülist-eşitlikçi olması bizi şaşırtmamalıdır.” Şeklinde temellendirir. Ahmet İnsel de “1980’den bu yana, otoriter devlet merkezli anlayışta açılan yegane ciddi gedik, Turgut Özal’ın ustalıkla öncülüğünü yaptığı, iktisadi planda liberalleşme girişimiydi” diyerek bu tezi devam ettirir.

 Mardin 12 Eylül sonrası kaleme aldığı 1987 tarihli makalesinde: “Bugünkü Türkiye’de ‘ikinci küme’ (taşra, şeriat, sokaktaki adam kümesi) günlük hayatımıza damgasını vurmaya başlamıştır. Bunu ‘sivil toplumun’ artık toplum yapısına girdiği şeklinde mi algılamamız gerekir? Soruya cevap verebilmek için önce sivil toplum kavramının Batı’da beraberinde getirmiş olduğu ‘kişi haklarına’ bir göz atmak gerekir.” şeklinde konuyu ele alırken, Amerikancı darbe sonrası bütün demokratik hakların geriye döndürüldüğü, siyasal İslamcılığın Yeşil Kuşak Projesi bağlamında canlandırıldığı koşullarda soyut kişi haklarından bahsetmektedir.

Kılıçdaroğlu’nun Şerif Mardin Sevgisi

  DP’den AKP’ye kadar Cumhuriyet karşıtı siyasi hareketleri “çevrenin” merkezi ele geçiren demokratik fatihleri olarak yücelten Mardin’in izleklerinin neoliberal solda görülmesinin yanında, bugün Cumhuriyet’i kuran partinin genel başkanının da bunlara sahip çıkması tarihe düşülmesi gereken acı bir nottur. Başka bir açıdan bakarsak Kılıçdaroğlu kendisiyle tutarlı biçimde Mardin’e sahip çıkmıştır. Mardin’in bütün çalışmaları Cumhuriyet’in merkezi, üniter, laik karakterine saldırarak yerelliğin kutsanması üzerinedir. Bugün yerelde cemaatlerin, tarikatların yanında bölücü siyasi hareketler de bulunmaktadır. HDP ile flört eden CHP’nin merkezi hedef alırken bunun ideolojik önderliğini yapmış olan Mardin’e sahip çıkması tutarlıdır! Tıpkı bugün Cumhuriyet Gazetesi’nin Mardin’in öğrencileri olan neoliberal sol tarafından yönetilmesi gibi, CHP kendi içinde tutarlı bir politika izlemektedir!

FERHAN BAYIR
Aydınlık Kitap
15.09.2017 / Sayı:276



   

DÜNDEN BUGÜNE NASIL GELİNDİ;"ANİ VE KÖKLÜ KOPUŞA DOĞRU"



Türkiye’nin geleceğini belirleyecek çok kritik bir sürece giriyoruz. ABD saldırısının Irak’la sınırlı kalmayacağı şimdiden görülüyor. Bu askerî harekât, Ortadoğu ülkelerinin ötesinde, Rusya, Çin, Fransa, Almanya gibi devletleri de yakından ilgilendiriyor.

ABD’NİN STRATEJİK HEDEFİ

ABD’nin stratejik hedefi, bugün dünyada büyük devletler arasındaki rekabetin odağı olan Orta Asya’yı ele geçirmektir. Dünya petrol ve doğalgaz yedekleri, kıymetli madenler, hepsi orada. Ayrıca ABD, Orta Asya’ya yerleşerek, 21. yüzyıldaki düşmanları olarak kabul ettiği Çin ve Rusya’nın arasına kama gibi girmek istiyor. ABD’nin Irak harekâtı, birinci olarak bu stratejik hedefle bağlantılıdır. Ortadoğu, Orta Asya’nın kanadında yer alıyor.

ABD KUKLA DEVLETTEN VAZGEÇEMEZ

Ancak Kuzey Irak, ABD için, yalnız Orta Asya’yı denetim altına almak açısından değil, ayrıca kendi başına da önemlidir. Rakip Asya ve Avrupa’nın enerji kaynakları orada. Türkiye ve İran’ı parçalama planları da, Kuzey Irak’ta kurulan Kukla Devletin pekiştirilmesini gerektiriyor.

Bütün bu olgulardan tek bir sonuç çıkar: Kuzey Irak’ta Kukla Devleti oturtmak ve yasallaştırmak, ABD’nin önümüzdeki askerî harekâtının esas hedefidir. İsrail açısından da aynı vazgeçilmez hedef geçerli, Siyonizmin bölgedeki biricik ittifak olanağı, yine o Kukla Devlet’tir.

Altını çiziyoruz: Washington’un meselesi, kesinlikle Saddam Hüseyin’i devirmek ve Irak’ta istediği rejimi kurmak değildir. Bunu anlamak için tek bir soru yeter: ABD ile Irak arasındaki hangi anlaşmazlık savaşa yol açıyor? Bu sorunun cevabında petrol belirleyici değil. Sırf petrol yüzünden olsaydı, Irak, ABD ile savaşmak yerine anlaşmayı yeğlerdi. Bağdat’ın savaşı göze almasının nedeni, ülkesinin parçalanmasıdır.

İsrail’in asli fail rolünde bulunması da, ABD’nin Kukla Devleti yerleştirme hedefinden ileri geliyor.

Savaş öncesinde Türkiye olarak en başa bu gerçeği yazalım: ABD’nin bu harekâtta vazgeçemeyeceği bir hedef varsa, o da Kukla Devletin bölgeye dayatılmasıdır.

ABD ZATEN TÜRKİYE’Yİ KAYBETMİŞ

ABD acenteleri hemen fırlayacaklardır, “ABD enayi mi, Türkiye’yi kaybetmeyi göze alsın?”

ABD, zaten Türkiye’yi kaybetmiş ve o nedenle de gözden çıkarmış. CIA’nın “Küresel Eğilimler 2015” başlıklı Dünya Raporu, 21. yüzyılda Türkiye’nin çıkarlarının Rusya, İran ve Çin ile birleştiğini saptıyor (Bkz. Aydınlık, sayı 783, 21 Temmuz 2002, s. 34). Doğru!

Devletler, nesnel gerçeklere göre hareket ederler. Rusya, Yugoslavya, Türkiye, İran, Irak, Çin, Hindistan, Kore vb: Bu devletler, ABD’nin küreselleşme programının önündeki en önemli engellerdir. Öte yandan Avrupa Birliği ve Japonya, ABD’nin dünya hâkimiyet planına taş koyan rakipleridir. 21. yüzyılın saflaşması, işte bu gerçekler üzerine oturacaktır ve oturmuştur. Yoksa birtakım acente kafalıların efendileri hesabına imal ettikleri yalancı dolmalara göre değil.

ABD’NİN ÖNÜNÜ KESEN GÜÇ: TÜRKİYE

ABD, Türkiye’yi gözden çıkarmanın da ötesinde, artık hedef tahtasına koymaktadır. Arkadaşımız Erol Bilbilik, Türkiye’nin ABD tarafından “başıbozuk devletler” sınıflaması içine alındığını birkaç yıldan beri belgeleriyle gösteriyor.

Gözleri açılmayanlar için, en önemli uyarı, ABD’nin bu yıl Lozan’ın yıldönümünde, 24 Temmuz günü başlattığı “Binyılın Meydan Okuması 2002” (Challenge of Millenium 2002) adlı Türkiye’yi işgal tatbikatıdır. Yunan Ordusunu Türkiye’ye karşı olağanüstü bir hızla silahlandıran, hatta uçak gemileri veren, Washington yönetimidir. Barzani’ye Türk Ordusu’na karşı kullanmak üzere 200 Stinger füzesi veren de onlar, PKK’yi silahlandıran ve Kuzey Irak’ta eğiten de onlar.

Dahası, artık ABD’nin önündeki en önemli engel, Irak değil, Türkiye’dir. Atlantik’in ötesinden yapılan saldırının önünü kesen güç, şu anda Türk Ordusu’dur. ABD’nin bütün faaliyeti de, bu direncin kırılması üzerinde yoğunlaşmıştır.

ABD PKK’Yİ ATEŞE SÜRMEK ÜZERE

Şu anda Kuzey Irak’taki meydan okumalar, Türkiye ile ABD arasındadır. ABD basını, Türk tanklarının Kuzey Irak’a girişini fotoğraflarla veriyor ve kaygısını açığa vuruyor.

Artık Kuzey Irak’ta cevabı aranan soru şudur: Bölgeyi kim denetim altına alacak? Bölge ülkeleriyle adı konmamış bir ittifak içine giren Türk Ordusu mu, ABD Ordusu mu?

ABD işte bu koşullarda PKK’nin düğmesine basmış ve eğittiği PKK kuvvetlerini ateşe sürme işaretleri vermeye başlamıştır. Doğal olarak kesenin ağzını da açılmıştır. ABD PKK’ye 125 milyon dolar tahsis etmek yanında, uyuşturucu ihalesini de vermiş bulunuyor.

CEPHE CEPHEYE GELİYORUZ

Görüldüğü gibi, ABD ne yapacağını biliyor. Türkiye, ABD ile karşı karşıya gelmiştir. Bundan sonra bütün gelişmeler, bu nesnel saflaşmayı doğrulayacaktır. Hatta süreç, her iki tarafı anî ve köklü bir kopuşa götürmektedir. ABD, işte bu nedenle acenteleri aracılığıyla Türkiye halkının gözüne kül serpmektedir. Daha kötüsü, bir operasyonla hükümeti ele geçirmiş ve Türkiye’yi hükümet mevzilerinden, iç hatlardan kuşatmıştır.

GÖZÜMÜZÜ AÇALIM

Bu durumda, yok 90 bin ABD askeri geliyormuş, yok üsler açılıyormuş, yok ABD ve Türk Ordusu birlikte harekat yapacakmış, yok 25 milyar dolar geliyormuş falan filan, bunlar hep Türkiye kamuoyuna atılan sis bombalarıdır. Şu an ilişkilerin özeti, oyalamadır, küçük ödünlerle durumu idare etmektir.

Gözümüzü açalım ve önünden kaçamayacağımız gerçeği görelim: Eğer milli devletimizi, toprak bütünlüğümüzü ve halkımızın barış ve özgürlük içinde yaşamasını savunuyorsak, ABD’nin bu saldırısını caydırmak, artık caydıramıyorsak başarısız kılmak durumundayız.

Bundan sonra ABD’nin başarısı, Kukla Devletin kurulması ve Türkiye’nin parçalanmasıdır.

Türkiye’nin başarısı ise, ABD’nin önünün kesilmesidir.

MÜMKÜN MÜ

Korkarak kazanılacak bir şey yok, mümkün!

Mümkün olmayan, ABD’nin hedeflerine ulaşmasıdır.

Kanıt yine ABD’den. Washington’un perde arkasındaki gerçek lideri Dick Cheney, Ortadoğu’da başlatacakları savaşın bitmeyeceğini söylüyor. Zafer beklemiyorlar. ABD’nin savaş kliği, savaşı savaş için çıkartıyor, zafer için değil. Çöken ekonomilerine savaşla can verecekler. Aynen eroin bağımlısının “Altın Vuruş”la intiharı gibi.


Doğu PERİNÇEK; Aydınlık/29.12.2002

6 Ekim 2017 Cuma

Avrupa’nın yeni ‘sahibi’: Pekin'i AB’de büyük yatırımlar yapmaya iten nedenler



Berlin merkezli Mercator Çin Araştırmaları Enstitüsü (MERICS), Çin’in 2000-2016 döneminde Avrupa Birliği (AB) ülkelerine 100 milyar euroluk doğrudan yatırım yaptığını belirtti.

MERICS’in konu ile ilgili olarak hazırladığı raporda, Batı’da kendisine, serbest piyasa koşullarında yetersiz kaldığı gerekçesiyle sitem edilen komünist Pekin’in son yıllarda kapitalizmin vatanı olan Avrupa’nın en büyük mal sahibi olduğu ifade edildi.
Çin’in ekonomisinin geçtiğimiz yıl dış aktifleri satın alımındaki artış hızı bakımından ilk kez ABD ekonomisini solladığını belirten piyasa analisti Dmitriy Tratas, “Şimdi Çin şirketlerinin önünde dillendirilmeyen bir görev var, her yerde satışa sunulan her şeyi satın almak, yani istisnasız olarak tüm pazarlarda tutunmak” ifadelerini kullandı.
ŞİMDİYE KADAR İNGİLİZLERE AİT OLAN, BUNDAN BÖYLE ÇİN’E AİT OLACAK
Çin yatırımlarının yüzde 59’luk payı İngiltere, Almanya ve Fransa’ya düştü. Rusya merkezli Sermaye Piyasası ve İdare Enstitüsü uzmanlarından Mihail Belyaev, “Çin, yatırımlarını en büyük ve en çok gelecek vat eden ekonomilerin bulunduğu yerlerde yapıyor. Yani Çinlilerin tutunması gerektiği yerlere gidiyorlar ve İngiltere, bu alanda en büyük ülke olarak kabul ediliyor. Bu ülke kendi başına denize açılsa da AB ile ilişkileri kesme niyetinde değil” diye konuştu.
Çin’in iş dünyası da en çok İngiltere pazarına saldırıyor. Pekin İngiltere’nin altyapısını adeta içine çekiyor. Örneğin Londra’daki Heathrow Havalimanı’nın yüzde 10’luk payı China Investment Corporation’ın elinde. Çin’den Beijing Construction Engineering Group adında diğer bir şirketse İngiltere’nin Manchester kentindeki ilk ‘havalimanı kenti’ yapım projesine katılma hakkı elde etti.  China Harbor Engineering Company adlı inşaat şirketiyse Suonsy körfezinde elektrik santrali projesinin inşaatına katılıyor.
Bu yatırımların yanında Çinli iş adamları, Avrupa’nın ünlü markalarını satın almaya devam ediyor.  Pizza Express, Travelfusion, elektrikli forklift üreticisi Emerald Automotive ve Manganese Bronze şirketi bunların sadece bazıları.
İngiliz market zinciri House of Frazer, hazır kahvaltı üreticisi Weetabix ve lüks yatların üretimini yapan Sunseeker Yachts şirketlerine ait çoğunluk hisselerini de Çinli şirketler almış durumda.
ALMAN ROBOTLAR TESLİM OLDU
Çinli şirketlerin Almanya’daki hareketliliği geçtiğimiz yıl tüm rekorları kırdı. Ernst & Young danışmanlık şirketinin verilerine göre geçen yıl Çinliler 68 Alman şirketini satın aldı. Bu rakam, bir önceki yılın rakamını neredeyse ikiye katlıyor.
Çin’in dünyanın en büyük sanayi robot üreticisi Alman Kuka şirketini 4,7 milyar dolar ödeyerek satın alması, Almanya’nın ulusal çıkarları bakımından çok hassas bir olay olarak değerlendirilmekle birlikte Çin’in Almanya’daki en büyük yatırımı ve Almanya’nın kendi içinde de en büyük anlaşma olarak kayıtlara geçti.
Münih’te faaliyet gösteren makine üreticisi KraussMaffei şirketinin 1 milyar dolara satın alınması ve atık yakma cihazlarının üreticisi EEW şirketinin Çinli devler tarafından ‘yutulması’ bu zincirin birer halkası olarak kabul ediliyor.
Rusya Bilimler Akademisi Avrupa Enstitüsü Müdür Yardımcısı Vladislav Belov, Çinlilerin Almanya pazarında yaptıkları çıkışın bir tesadüf olmayıp, Çin’in uzun süredir geliştirip ısrarla uyguladığı bir plan olduğunu belirtti.
Belov, “Almanya Çin’i şirketleri satın alma sürecinin tek taraflı olması konusunda suçluyor. Çin, hoşuna giden Alman şirketlerini satın alıyor, Alman şirketlerinin önüneyse birçok engel konuluyor. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, geçen yıl sonunda bu durumu düzeltmek amacıyla Çin’i ziyaret etti. Şimdi de Avrupa, stratejik öneme sahip şirketlerin ve onlara yapılan yatırımların üzerindeki kontrolü sıkılaştırmaya yönelik mekanizmalar uyguluyor. Çin’in bu durumda hızını bir derece keseceğini ve bu yıl daha az şirket satın alacağını düşünüyorum” diye konuştu.
DEVALÜASYON ORTAMINDA AÇILIM
Kimi uzmanlar ise Çin’in yaptığı açılımın aslında birçok etken ile zorunlu olduğunu savunuyor. Çin Ekonomi ve Finans Merkezi’nden Zhang Ning, yuanda yaşanan devalüasyonun Çinli yatırımcıları aktif arayışlara girmelerine neden olduğunu söyledi.
Çinli uzman, “Çin menşeili birçok şirket bu etkiyi üzerinde hissetti ve yurtdışında yatırımlarla ilgili operasyonları geliştirmeye başladılar. Operasyonlardan ve dövizlerin arasındaki kur farklarıyla ilgili diğer faaliyetlerden kar elde etmeye çalışan diğer şirketler de onlara katıldı” ifadelerini kullandı.
sputniknews.com/30.09.2017

5 Ekim 2017 Perşembe

Lenin'i Yanlış Anlayan 'Solcular'

Lenin, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı(UKKTH) isimli eserini 1913-1916 yılları arasında kaleme aldı. Lenin bu eserinde Rosa Luksemburg ve Karl Kautsky ile ulusal sorunu tartışıyordu. 

Emperyalist baskı karşısında kendi emperyalist burjuvazisini savunan Kautsky'ye karşı Lenin, ulusların emperyalist baskıdan kurtulması gerektiğini savunuyordu.

Çarlık Rusyası bu dönemde "Milletler Hapisanesi" olarak tanımlanıyordu. Yarı emperyalist ve yarı feodal karakterli Çarlık Rusyası, ulusların gelişmesinin önünde bir tıkaç konumundaydı. Lenin Batılı emperyalistlerin ve Çarlık Rusyası'nın baskılarına karşı, ulusların emperyalist-kapitalist sömürü zincirinden kurtulması için UKKTH tezini ortaya attı. Lenin bu dönemde hararetle Ukrayna'nın bağımsızlığını savunuyordu:

"...Büyük-Rusların Ukraynalılar üzerindeki ayrıcalıklı durumlarını desteklemeyiz; biz, yığınlara bu hakkı tanımayı ve devlet kurma hakkının, herhangi bir ulusun tekelindeki bir ayrıcalık olmasını reddetmeyi öğretiriz." (Lenin, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, 7.baskı, 1989, Ankara, sy.65)

***
Lenin öncülüğündeki Bolşevik Partisi, Ekim Devrimi'yle Kerenski hükümetini alaşağı edip, Çarlık Rusya'sını yıktı. Bolşevik Partisi yeni kurulan devlet için aynı zamanda kurucu bir iradeyi temsil ediyordu. İktidarı ele geçiren Bolşevik Partisi, yeni devletin ismini 1918 Temmuz'unda Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti(RSFSC) olarak ilan etti.

Cumhuriyet'in ismindeki "federal" teriminin tam bir anlamı yoktu; hem Rus olmayan nüfusun çoğunlukta bulunduğu "özerk" cumhuriyet ve bölgelerin RSFSC içinde birleşmeleri anlamına geliyor, hem de Çarlık Rusya'sı dönemindeki diğer bölgelerde ilan edilen ya da edilmesi muhtemel olan Sovyet cumhuriyetleriyle RSFSC arasında ilişkiler kurulmasını ifade ediyordu.

Bu düzlemde RSFSC, çeperindeki başka cumhuriyetlerle olduğu gibi, Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti'yle de 1920 Aralık'ın da ittifak anlaşması imzaladı. Ancak Ukrayna'da İç Savaş(1917-1921) sırasında milliyetçi ve Sovyet karşıtı güçler iktidarı ele geçirdi. Milliyetçi hükümet RSFSC ile birleşmek istemiyordu. Bolşevikler Ukrayna'da kurulan bu karşı devrimci/milliyetçi hükümeti Kızıl Ordu'nun müdahalesiyle devirerek, iktidarı yeniden ele aldı.

RSFSC'nin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)'ne dönüşmesi; Rusya'nın çeperindeki devletleri yöneten milliyetçi hükümetlerin devrilip, yerlerine Bolşevik hükümetlerin kurulmasıyla gerçekleşti.

***
Görüldüğü gibi Lenin 1913'te UKKTH'yı ulusların emperyalist-kapitalist baskı ve sömürüden kurtulması için savunurken, İç Savaş yıllarında Sovyet karşıtı milli hareketlerle mücadele etmiştir. Lenin'in Ukrayna milli hareketi karşısında aldığı iki farklı tutum, Lenin'in politik olarak tutarsız olmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, Lenin; değişen koşullara ve her durumda emperyalist baskıyı zayıflatmaya yönelik tutumlar aldı. 1913'te emperyalist baskıdan kurtulma mücadelesinde ilerici bir rol oynayan Ukrayna milli hareketi, devrimden sonra Batılı emperyalistlere ve Beyaz Ordu'ya yanaşarak gericileşmiştir. Lenin'in Ukrayna milli hareketine karşı tutum değiştirmesinin izahı budur.

Sanırız Ukrayna örneği Lenin'in UKKTH'yi mutlak bir ilke olarak benimsemediğinin en belirgin kanıtıdır. Lenin her şeyden önce gerçeklere bağlıydı ve teorisini değişen gerçekliğe göre bozup, yeniden kurmaktan hiçbir zaman korkmadı. Zaten Lenin'le başlayıp, Stalin'le süren Sovyet deneyimi; pratik olarak da UKKTH'nin reddiyesi niteliğindedir. Hatta liberal tarihçiler Stalin'i bu yüzden dolayı milliyetçi ilan etmiştir.

***
Şimdi gelelim bize...

Başta PKK olmak üzere, Türkiye'deki bütün Kürt milliyetçisi yapılar Türkiye sosyalistleriyle Lenin'in UKKTH tezi üzerinden ilişki kurdular.. Kürt milliyetçileri Lenin'in 1913'te, dönemin Rusyası'nı baz alarak ortaya attığı UKKTH tezine bir kutsal kitap gibi sarıldılar.

Aynı Kürt milliyetçileri bugün, emperyalistlerin Batı Asya'daki petrol bekçiliğini yaparken de, hiç utanmadan ve gerçeğe tecavüz ederek yine bu "kutsal kitaba" sarılıyorlar. Çünkü UKKTH güncel olarak Batı emperyalizminin ulusları baskı altında tutma propagandasının ana aracına dönüşmüştür. Bu durum Sovyetler Birliği yıkılıp, ABD'nin tek kutuplu dünya inşasına giriştiği tarihten beridir böyledir. Son çeyrek asrın gerçekliği budur.

ABD öncülüğündeki Batılı emperyalistler, 1990'dan beri "Kürtlerin uluslaşmasını desteklemek" yalanıyla; Türk'ün, Arap'ın, Fars'ın ve aslında en çok da Kürt'ün geleceğini yok etmeyi planlıyor.

Batılı emperyalist barbarlık, "Kürt" kartını kullanarak Irak'ı böldü, Suriye'yi bölmeye çalışıyor; Türkiye ve İran'ı yine "Kürt" kartı üzerinden tehdit ediyor.

***
ABD İsrail'le birlikte, 1. Irak işgalinden beri, Irak'ın kuzeyinde (36.Paralelin kuzeyi) "Kürdistan" inşa ediyor.

25 Eylül'de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Irak anayasasını çiğneyerek "Kürdistan" referandumu yaptı. Bu referandum 1990 sonrası başlanan "Kürdistan" inşasının da ulaştığı son noktadır. Referandumu meşru gören iki devlet var: İsrail ve ABD.

Türkiye, İran ve Irak bu girişimi 2. İsrail olarak tanımladı.

Esad öncülüğündeki Suriye, halihazırda PKK'nın Suriye koluyla savaşıyor.

Her şey aslında ne kadar da net değil mi?

Ama gelin görün ki, bu netliği göremeyen "sosyalistlerimiz" var. Kürt milliyetçilerinin Lenin'i aşağılık işlerinde iğdiş etmelerini normal gören "sosyalistlerimiz" var. UKKTH'yi sosyalizmin mutlak bir ilkesiymiş sanan "sosyalistlerimiz" var.

Lenin yaşadığımız çağa ismini verdi. Yaşadığımız çağa emperyalizm çağı diyerek, ulusların emperyalist sömürü zincirinden kurtularak özgürleşeceğini savundu. Lenin'in bu tanımlaması bugün bir asır öncesinden daha da günceldir ve yakıcıdır. İnsanlık, uluslar ve devletler; emperyalist barbarlığın terörünü her geçen gün daha da fazla hissediyor.

Şimdi yeniden gelelim Lenin'in UKKTH'sini kutsal kitap sanan "sosyalistlerimize"...

Hadi Lenin'i anlamıyorsunuz, gözünüzle gördüğünüz ABD ve PKK'nın silah arkadaşlığından da mı bir şey anlamıyorsunuz? IKYB seçimlerinin İsrail bayraklarıyla kutlanmasını da mı görmüyorsunuz?

Bakın açık konuşalım. İçinde bulunduğumuz süreç böylesine kafa karışıklıklarını kabul etmez. Bu kafa karışıklığı ve "ezberlerle" yola devam edenler yeni "İştirakçi Hilmiler" olmakla karşı karşıya kalacaklardır. Bu yol oraya gider. Aşağıdaki fotoğrafın neresindesiniz? Karşısında mı, yanında mı? Karar verin!



Kerem YILDIRIM
aydinlik.com.tr/05.10.2017

'Hrant'ın Arkadaşları' Nereye Kayboldu?



Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink davasında Fetullah Gülen, firari eski savcı Zekeriya Öz, gazeteciler, jandarma ve eski emniyet görevlilerinin de aralarında bulunduğu 21’i tutuklu 10’u firari 85 sanık bulunuyor.

Bugün duruşma günüydü ve salon neredeyse bomboştu. Mahkeme salonu önünde en fazla 15-20 kişi vardı. Kendilerine “Hrant’ın Arkadaşları” diyen liberal aydınlar grubu artık ortalıkta görünmüyorlar. Ergenekon, Balyoz kumpası döneminde yurtseverlerin üzerine "Katiller" diye yürüyen, özel görevli mahkeme önlerinde onbinleri toplayan "Hrant'ın Arkadaşları" asıl katillerin FETÖ'cüler olduğu ortaya çıkınca bir anda ortalıktan toz oldular!

Yaptıklarından utanmalıdırlar. Çünkü onlar, Hrant suikastını azmettirenlerle işbirliği yapmışlardı. Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün kapısından ayrılmayanlar onlardı. Oysa o kapı Hrant’ın katillerini gizleyen kapıydı.

O ŞEMA

Dink suikastının üzerinden (19 Ocak 2007) daha 10 gün geçmişti ki, Emniyet İstihbarat Dairesi tarafından hazırlanan iki şema dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’a sunuldu.

Şemalar, sözde suikast sanıkları arasındaki “telefon trafiğini” gösteriyordu. O şemalarda yer alan bazı isimler şunlardı: Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Levent Göktaş, Kemal Kerinçsiz, Şener Eruygur, Tuncay Özkan, Mustafa Özbek, Behiç Gürcihan, vb...

Bu şemalarda Ergenekon dalgalarında tutuklanacak ve hüküm giyecek olan tam 25 kişinin adı vardı! Hani o, “Her şey 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan 27 adet el bombasıyla başladı” denilen olaya daha 5 ay var! Örgütün adının “Ergenekon” olarak açıklanmasına ise (Ocak 2008) daha bir yıl var!

KENDİLERİNİ SAVUNAMADAN ÖLDÜLER

İddianamede, yüzlerce kez Hrant Dink’in adı geçti. Başta emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve Avukat Kemal Kerinçsiz olmak üzere, çok sayıda sanık Dink suikastıyla ilgili suçlandı.

Ergenekon davasında kendilerini savunamadan İlhan Selçuk, Engin Aydın, Prof. Dr. Uçkun Geray, Prof. Dr. Türkan Saylan, Erhan Göksel, Kuddusi Okkır ve Kaşif Kozinoğlu hayatlarını kaybetti. 

Tüm bunlar yaşanırken “Hrant’ın arkadaşları”, Zekeriya Öz’ün ağzıyla “Ergenekon” çığlığı atmayı sürdürdüler. Hatta, ipini koparmış bir dönek, Taner Akçam “Hrant Dink’i Talat Paşa’nın intikamını almak için öldürdüler... Hrant’ın nezdinde Ermenilerden Talat Paşa’nın intikamını almak istediler” diye yazabildi. (“Talat Paşa’nın intikamı alınmıştır.” (Taraf, 23 Ocak 2012)

“Hrant’ın Arkadaşları”nın topluma bir özür borçları vardır. Fakat onlarda utanma yoktur. Bakın duruşmayı bile izlemiyorlar!

HİKMET ÇİÇEK
aydinlik.com.tr/05.10.2017

4 Ekim 2017 Çarşamba

Lavrov: ABD, Suriye’de Rus Askerlerine Karşı Ölümcül Provokasyonlarda Bulunuyor




Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz'in yarın ilk kez yapacağı Rusya ziyareti öncesinde El Şark el Avsat gazetesine konuşan Lavrov, Washington'ın Suriye'deki teröristleri hükümet güçleri ve Rusya ordusuna saldırmaya teşvik ederek tehlikeli bir oyun oynadığını ifade etti.
ABD öncülüğündeki koalisyon ve muhaliflerin sürekli IŞİD ve diğer terör örgütlerinin işine yarayacak eylemlerde bulunduğunu belirten Lavrov "Koalisyon güçleri bazen devamında IŞİD'in saldırısının geldiği Suriye ordusuna yanlışlıkla olduğunu iddia ettikleri saldırılar gerçekleştiriyor. Bazen de teröristleri Şam'ın kontrolünü ele aldığı stratejik noktalara saldırıya teşvik ediyor ya da Rus askeri personeline yönelik ölümcül provokasyonlarda bulunuyor" dedi.
‘ABD, YARIM TEDBİR TAKTİĞİ UYGULUYOR'
Lavrov, Washington ve müttefiklerinin ‘yarım tedbir taktiğinin' Moskova'da endişe uyandırdığını da belirtti.

Washington'ın Suriye'de çifte standartlarla hareket etttiğini vurgulayan Lavrov, şöyle devam etti: "Çifte standart uygular, teröristleri kötü veya çok kötü olarak ayırır, başkalarını siyasi yönlendirmelerle koalisyona katılmaya zorlar ve BM'nin eylemleriniz üzerinde yaptırım uygulaması gerektiğini unutursanız, terörle mücadelenin etkili olmasından bahsetmek zor."

‘RUSYA'NIN ÇABALARI BÖLGESEL İSTİKRAR İÇİN DE FAYDALI'
Moskova'nın Suriye'de IŞİD'le mücadeleye katılmasının yalnızca Rusya'nın ulusal güvenliği için değil, bölgesel istikrar için de faydalı olduğunu belirten Lavrov, diplomatik çabaların önemine vurgu yaparak, çatışma bölgelerine barış getirmek için teröristleri yenmenin yeterli olduğunu ifade etti.
Lavrov, siyasi ve diplomatik çabalar doğrultusunda Moskova'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki krizin çözümüne yönelik süreçlerde yer almaya devam edeceğini ve ilgili tüm tarafları ortak çalışmalara davet ettiğini söyledi.
Suudi Arabistan'ın Cenevre görüşmelerinde Suriyeli bir muhalif heyetin oluşturulması konusunda öncülük ettiğini hatırlatarak, Kral Selman'ın Rusya ziyaretinin de ilişkileri tamamen farklı bir seviyeye taşımasını ve daha istikrarlı bir Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın yolunu açmasını umduğunu belirtti.
ABD'nin Rusya karşıtı histerisinin ilişkilerin normalleşmesinde büyük bir engel olduğunu belirten Lavrov, seçim sonuçlarını kabul etmek istemediklerini ve bu nedenle hâlâ Rusya kartını oynadıklarını, Moskova'ya karşı saldırgan adımların da yanıtsız bırakılmayacağını ifade etti.
'SURİYE VE IRAK'TA İSTİKRARIN SAĞLANMASINDA TÜRKİYE VE İRAN ÖNEMLİ ROL OYNUYOR'
Öte yandan Lavrov, Suriye ve Irak'ta istikrarın sağlanmasında Türkiye ile İran'ın önemli bir rol oynadığını belirtti. Suriye krizinin çözümü ve IŞİD'e karşı verdiği mücadelede Irak'a yardım edilmesi konularında Rusya'nın İran ve Türkiye'yle işbirliğine büyük önem verdiğini söyleyen Lavrov şunları kaydetti: "Türkiye ile İran, Suriye ve Irak'ın istikrarında önemli bir rol oynuyor. Rusya ile Türkiye arasındaki ortak çabaların, Suriye'deki durumu daha iyiye götürmeyi başardığına inanıyoruz. Söz konusu çabaların, IŞİD ve Nusra Cephesi ile diğer terör gruplarının direniş merkezlerini zayıflattığı gibi, ülkedeki siyasi rejimin geleceğine ilişkin de taraflar arasında yapıcı ve kapsamlı bir diyalog için gereken şartları sağladığını düşünüyoruz."
'SURİYE'DEKİ KARDEŞ KAVGASINI BİTİRMEK İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR SAĞLANDI'
Rusya, İran ve Türkiye arasındaki 'verimli ve sağlam' etkileşimin en son örneğinin, 15 Eylül'de Kazakistan'ın başkenti Astana'da yapılan Suriye görüşmelerinin 6. turunda varılan anlaşmalar ve İdlib'de çatışmasızlık bölgesi kurulması yollarının aranması olduğunu belirten Lavrov şöyle konuştu: "Suriye'deki kardeş kavgasını bitirmek, teröristleri yok etmek ve halkın barışçıl bir hayata dönmesi için gereken şartlar sağlandı. Ankara ve Tahran'la koordineli şekilde atılan adımlar, Suriye'deki çatışmasızlığın devamını sağlamayı ve anlaşmazlıkların siyasi yollarla çözülmesine yardımcı olmayı amaçlıyor."
'PUTİN VE ERDOĞAN, İŞBİRLİĞİNİN DEVAM ETMESİ GEREKTİĞİNİN ALTINI ÇİZDİ'
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 28 Eylül'de gerçekleştirdiği görüşmede bu konuların ele alındığını hatırlatan Lavrov, iki liderin de 'Astana anlaşmalarına bağlı olduklarını ve Suriye krizini çözmeye yönelik ortak eylemlerin koordinasyonunu derinleştirmek, bölgesel sorunları çözmek amacıyla ilgili dışişleri bakanlıklarının yanı sıra askeri ve istihbari kurumlar arasındaki sağlam işbirliğinin de devam etmesi gerektiğinin altını çizdiğini' aktardı.
Lavrov, Suriye konusunda "İlgili taraflar (Suriye hükümeti ile muhalefet), Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde siyasi ve diplomatik çözümden başka alternatifin olmadığı konusunda anlaştı ve ateşkes konusundaki kararlılığını dile getirdi" ifadesini kullandı.
sputniknews/04.10.2017

Bunların Hepsi Sizin Başınıza da Gelecek!

Bizim ülkelerimizi paramparça edenler, gün gelecek kendi çözülmeleri, ayrışmaları hatta iç çatışmaları ile yüzleşecek.

Bizim ülkelerimiz, bölgemiz için “yeni harita taslakları” çizenler, gün gelecek kendi bölünme haritalarıyla baş etmeye, ayrılıkları engellemeye, kendi iç sorunlarının üstesinden gelmeye çalışacak.

Bizim ülkelerimizi teröre boğanlar, kitlesel kıyımlar yapanlar, gün gelecek aynı terörün kendi ülkelerini de vuracağını, aynı kıyımların kendi ülkelerine, şehirlerine de taşınacağını görecek.

Siz de “birlik/beraberlik çağrıları” yapacaksınız.

Etnik ve dini kimlikleri istismar edip bu kimlikler üzerinden terör örgütleri kuranlar, aynı örgütlerin, sayısı daha da artarak, Hristiyan kimliği ve ırkçılık üzerinden ABD ve Avrupa’yı vurduğuna, ABD ve Avrupa şehirlerini kana buladığına tanık olacak. 

Terör örgütleri üzerinden ülkelerimizi istikrarsızlaştıranlar, kendi içlerindeki örgütler üzerinden istikrarsızlaşacak, terörün en ağır yüzüyle karşı karşıya kalacak, onlara karşı  “birlik ve beraberlik çağrıları” yapmak zorunda kalacak.

Irak’ta, Suriye’de onlarca örgütle, ABD ve Avrupa istihbaratının yönettiği kiralık katillerle yüzbinlerce insanı kıyıma uğratanlar, İsrail ve petrol/gaz için şehirlerimizi harabeye çevirenler, kendi şehirlerini de tehlikeye attıklarını, aslında kendilerini vurduklarını büyük bir acıyla öğrenecek. 

Ayrışma Avrupa’ya yayılacak, Batı kendi içende çatışacak..

Akın akın Irak ve Suriye’ye gelip talana katılan Avrupa ülkeleri, asker gönderen ülkeler, bu ülkelerin parçalanması için el birliği yapan ABD ve Avrupa, İspanya’dan başlayan, Fransa ve diğer Avrupa şehirlerine sıçrayacak ayrılık rüzgârlarını dindirmeye, durdurmaya, engellemeye çalışacak. Kendi iç sorunlarından dünyaya, dışarıya bakamaz hale gelecek.

Suriye ve Irak’ta kurdukları terör örgütlerine kiralık katiller taşıyanlar, bu kişilerin, burada eğitildikten sonra Avrupa ve Amerika şehirlerini vuracağını görecek.

Türkiye dahil, bölgedeki her ülke için “iç savaş” tezleri üretenler, “İslam iç savaşı” senaryoları yazanlar, “savaş İslam’ın kalbine yerleşecek” diyenler, çok geçmeden Avrupa iç savaşıyla, Batı’nın kalbine yerleşen büyük krizlerle, kendi iç savaş tezleriyle boğuşmak zorunda kalacak.

Terör örgütlerini müttefik ilan edenler sizlerdiniz, değil mi?

Neden mi?

21. yüzyılı “terörle mücadele” çağı olarak başlatanlar hem bizim ülkelerimizi, hem kendi ülkelerini mahvetti. Hem bizim insanlarımızı hem kendi insanlarını mahvetti. Terörü bir silah olarak öne sürdüler. Terör örgütleri kurup, terör grupları yetiştirip silahlandırdılar.

Ordularının önüne bu örgütleri kattılar. PKK gibi, DEAŞ gibi terör örgütlerini “müttefik” ilan ettiler. Devletten devlete yürütülecek ilişkileri, terör örgütleri üzerinden yürüttüler.

Sandılar ki, bu tehdit, bu silah sadece hedeflerindeki ülkeleri vuracak. Sandılar ki, bu örgütler sadece o ülkelerde, o şehirlerde kalacak. Sandılar ki, o kiralık katiller sadece düşmanlarına karşı savaşacak.

O kibir sizi mahvedecek..

Sandılar ki bu silah sadece Irak’ta, Suriye’de hapsolacak, sadece Türkiye’yi vuracak. Kendi şehirlerine, kendi başkentlerine ulaşacağını hiç düşünmediler. O kadar güçlü, o kadar kibirliydiler ki, dünyayı kendi ellerinde yoğuracaklarını, sınırsız güçle her şeyi halledeceklerini sandılar.

Ama işte şimdi, o terör bir başka kimlikle Las Vegas’ı vuruyor. Daha önce Paris’i vurdu, Avrupa’nın birçok şehrini vurdu. Daha da vuracak. Bizi etnik terör vuruyorsa, onları da ırkçı terör vuracak. İnsanoğlunun bütün birikimi, hafızası, bunun böyle olacağını açıkça söylerken onlar bundan hiç ders almadılar. Almayacaklar da…

O koridorda, PKK/PYD’nin eğittiği katiller kapınızda..

Türkiye’nin güneyinde, yüzlerce kilometre terör koridoru oluşturanlar, müttefik ilan ettikleri PKK/PYD saflarında eğitilenlerin yarın Avrupa’yı, Amerika’yı vuracağını yine göremeyecek. DEAŞ’ın, PKK/PYD eğitimli katillerin silahlarını kendi insanlarına doğrultacağını kabul etmeyecek. Las Vegas’ta onlarca kişiyi öldürenlerin bizim ülkelerimize ektikleri terör tohumundan beslendiğini, ilham aldığını göremeyecek.

Sadece terör mü? Suriye’yi, Irak’ı paramparça edenler, her türlü ayrışmayı, bölünmeyi kayıtsız şartsız destekleyen ve tanıyanlar, Libya’yı işgal edip Yemen’i bölenler, şehirlerimiz arasına kalın duvarlar örenler, bölünmenin Avrupa kapılarına dayandığını da görecek.

Barzani’yi kışkırtanlar Katalonya’yı ne yapacak?

Mesut Barzani’yi kışkırtıp ayrı devlet diye kandırıp, oralarda garnizonlar, askeri üsler, füze rampaları kurup Türkiye ve İran’ı vurmaya hazırlananlar, Batı’da yükselen ırkçılığın birçok ülkeyi bölmesini engelleyemeyecekler.

Bizim coğrafyamızda etnik milliyetçiliği kışkırtanlar, Katalonya ile başlayan bölünme ve ayrışmanın Avrupa genelindeki bütün etnik farklılıkları hortlatacağını, bir çok ülkede bir kaç yıl içinde ayrışma rüzgârlarının eseceğini, Avrupa Birliği düşüncesinin tarihe karıştığını ve uzatmaları oynadığını görecekler.

Büyük fırtınalar Doğu’dan Batı’ya esmeye başladı…

Artık Atlantik eksenin dünyayı yönetme gücü ve kabiliyeti kalmadığını, bu çözülmeyi durdurma gücü olmayacağını, yeni güçlerin ortaya çıktığını ve Batı’yı sınırladığını, bir adım sonrasında bu güçlerin Batı içindeki birçok ayrışmayı destekleyeceğini ve buna gücü yeteceğini anlayacaklar.

ABD ve Avrupa, durgunluğu engelleyemeyeceğini, çözülmeyi durduramayacağını, dünyanın büyük bölümüne müdahale imkanını yitireceğini, fırtınanın Doğu’dan Batı’ya doğru esmeye çoktan başladığını, ahlaki değerleri ve güvenilirliğini kaybeden Batı’nın elinde sadece terör kartının kaldığını ve bu kartın da zaten kendini vurmaya başladığını kavrayacak.

Katalonya bir başlangıçtır, Las Vegas devam edecektir

21. yüzyılı öylesine acıya ve kabusa dönüştürdüler ki, kötülüklerinin dokunmadığı hiçbir ülke ve neredeyse hiçbir toplum kalmadı. İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa ettikleri bütün değerleri birkaç yıl içinde çöpe atan Batı dünyası, sadece silah ve zorbalıkla dünyayı dize getiremeyeceğini anlayabilme yeteneğini bile kaybetti.

Sadece bizim coğrafyamızı, ülkelerimizi, şehirlerimizi değil, kendi insanlarını, şehirlerini de ateşe attı. Katalonya’daki bağımsızlık rüzgarları bir başlangıçtır. Las Vegas’taki terör ve katliam tekrarlanacaktır

Onlar Şam’a, Bağdat’a bakarken dünya da New York’a bakacak..

Bunu göremeyen batı dünyası kördür. Terörle yatıp terörle kalkmaktan vazgeçmezse, bu körlükten kendini kurtaramazsa intihar edecektir.

Onlar Şam’a bakarken, Bağdat’a bakarken, Yemen’e, Basra Körfezi’ne bakarken,  dünya da Atina’ya, Barselona’ya, Paris’e, New York’a bakacak. Çok yakın gelecekte, güç mücadelesi de, öfke de, hınç da, hesaplaşma da Batı’nın kendi içinde yaşanacak. Batı’nın iç çekişmelerini, Avrupa iç savaşını göreceğiz..

Bu çok sancılı olacaktır.

Las Vegas’ın da sorumlusu sizsiniz, bizim coğrafyadaki bütün kötülüklerin de..

İbrahim KARAGÜL
Yeni Şafak/03.10.2017