4 Haziran 2016 Cumartesi

DELİ GAFFAR: "Cumhuriyet’ten Neden Nefret Ediyorlar? – Top 10"


Palyaçolar – Jesus Zero, ABD – Y.boya kanvas

Efendim ben kulunuz, kendimi bir cumhuriyet çocuğu sayarım, şu yarım aklım için bile kendimi en önce cumhuriyete ve onu kuranlara müteşekkir hissederim. Çünkü anam okuma yazma bilmez, Türkçe’yi sonradan öğrenmiş bir işçinin çocuğudur. Babamsa Rus savaşından kaçmış muhacir bir ailenin evladıdır, onun babası da okumayı askerde öğrenmiş yoksul bir köylüdür. Bu iki insanın da mektep okuyup bir meslek sahibi olması ancak bir mucize ile kabil olmuştur ve doğrusu o mucizenin adı Cumhuriyet’tir. Dolayısı ile ben de, her ne oranda insan olabildiysem, tamamını, “köylülerden-işçilerden, baldırıçıplaklardan ve kullardan vatandaşlar yaratmış olan” Cumhuriyet’e borçluyum diyebilirim.

Cumhuriyet’e kendini pek borçlu hissetmeyenler, bırakın sevmeyi, ondan nefret edenler de vardır mutlaka. Dürüst olmak lazım, Cumhuriyet rejiminin de günahları, hataları vardır, ama bugün cumhuriyete kast edenlerin memleketi getirdiği noktayı görünce Cumhuriyet, gözümüze sütten çıkmış ak kaşık misali temiz görünmektedir.

Cumhuriyet düşmanlığı, bazen bir moda, havalı bir tavır, bazen üzerinden nemalanılacak bir siyasi tutum, bazense koskoca bir siyasi hareket yaratabilecek ideolojik bir zemin olabilir. Ancak, her ne şekilde tezahür ederse etsin, gayet faydalı bir araçtır. Çünkü cumhuriyet demek aynı zamanda kısmi anlamda da olsa “devlet” demektir. Büyük ve sınırları belirsiz bir varlık olarak devlet, adeta koskocaman bir hayvan gibi orta yerde durmakta, ona saldıran herkes etinden budundan gerdanından az ya da çok bir pay kapmaktadır. Öylesine tuhaf bir durumdur ki bu, devletin başındakiler bile devletten şikayet edip onun en yağlı gördükleri tarafına bir diş atmaktadırlar. Tıpkı Sovyetlerin yıkılması sırasında olduğu gibi, “eski rejime” şu ya da bu biçimde düşmanlık etmek size misliyle mükafat olarak geri dönmektedir.

En başta dinciler, onların peşi sıra liberaller, Kürt milliyetçileri, kimlikçiler, onların ardından kısa günün karı konusunda doktora yapmış kasaba tüccarları, ikbal kalkülatörü bürokratlar, idareyi maslahat cambazlarıCumhuriyet karşıtı dev bir fener alayı, olağanüstü şenlikli bir temaşa, modern zamanların en güzide soytarılar geçidi….

Kıt aklıma ve sınırlı gözlem olanaklarıma dayanarak bu soytarılar geçidinin Cumhuriyet düşmanlığı temasında zirve yapmış on argümanını tespit etmeye çalıştım. Buyrun bakalım,

10 – İnandığım gibi yargılanamıyorum

Her boydan “islamcı entel” tarafından tezgaha atılan ve yine her boydan safdil vatandaş tarafından alıcı bulabilen bir malzeme. Efendim, Cumhuriyet ne yapmış? Hukuk sistemini dinsel düşünceden, inançlardan ayırmış. E ama bir müslümanın kendi inancına göre yargılanması gerekmez mi? Herkesin kendi inancına göre yargılandığı bir dünyada norm diye bir şeyin kalmayacağını, dolayısı ile objektif hukukun da kurulamayacağını bilmediklerini anlıyoruz. Daha ilginç olanı ise, kendi başlarına geleceklerden habersiz olmaları. Malumunuz, şeriatta hırsızlığın cezası kol, zimmetin cezası ise kafa kesmedir. Böyle bir durumda en çok hangi kesimden kol, kafa vs kesileceğini tahmin etmek güç değil sanırım.

9 – Kadınlara zorla seçme/seçilme hakkı verdiler

Öyle diyor bir kısım ultra-feminist, “beş harfli” arkadaşımız, tabi ki aralarında bolca islamcı-feminist vs. de var. Osmanlı döneminde başlayan feminist akımlar Cumhuriyet tarafından boğuldu, Cumhuriyet böyle tepeden inme bir şekilde kadın işlerine karışmasaydı feminizm doğal çizgisinde ilerleyecek, bugün İsveç’ten bile eşitlikçi bir toplum olacaktık. Alçak Cumhuriyet, Osmanlı’daki demokratik akımların önünü kesti, seçme seçilme hakkı veriyorum ayağıyla kadınları çağdaş ev kölesi haline getirdi. “Arkadaş ne içtiniz siz, hadi feminizmi tersinden okumuşsunuz, Osmanlıyı da mı hiç bilmiyorsunuz” gibi sorular sorduğunuzu duyar gibiyim. Ama benim değil de bu aklı evvellerin duyması önemli tabi.

8 – İngiliz/Amerikan marabası olamadım

Listemizde sekizinci sırayı bir zamanlar bir TV programının canı yayında en mağdur ve en cırtlak sesiyle “tabii ki Amerikan mandasını tercih ederdim, hiç değilse o zaman inandığım gibi yaşayabilirdim” diyen tesettürlü arkadaşımıza veriyorum. Kendisi sadece cehalet konusunda değil, gerizekalılık konusunda da bir çığır açmıştır ve o çığırdan çıkan tilmizleri bugün memleketin dört bir yanını sarmıştır. Aferin, size de böyle Amerikan-İngiliz şeysi yakışırdı zaten. “Şey” sözcüğünü, terbiyem müsait olmadığı için öylece bırakıyorum, tercihinize göre siz yerine bir şeyler koyarsınız artık.

7 – Her yere put gibi heykeller dikildi

Yedinci sırayı islamcının estetik ve sanatla imtihanı dolduruyor. Hatta imtihan demeyelim de, estetikle tuttuğu güreş diyelim. Bu daha uygun sanırım. Liberaller “bu ne kaba estetik, her yere böyle aynı adamın heykeli mi dikilirmiş” derken, İslamcılar eli görüp artırmaktadır: “her yere Kemal’in putları dikiliyor”. Bu arkadaşların Kudüs dinlerine inanmayan 3,5 milyar insanı helvadan put yapıp yiyen manyaklar olarak görüyor olmasını şimdilik bir kenara bırakalım. Bundan daha vahimi, “Atatürk putlarından” şikayet eden bu insanların memleketin her köşesine pleksiglastan ucubeler dikmiş bir akımdan geliyor olmalarıdır. İslamcıların iktidarı boyunca yurdumuzun tanıştığı sanat şaheseri putların arasında ne yoktur ki, kayısı, erik, horoz, Ninja Kaplumbağa, Transformers, çay bardağı, kül tablası ve hatta dev bir İnegöl köfte….  Belli ki cehalet içinde oldukları konu sadece sanat ve heykel değil, putlar ve putperestlik konusunda da hayli cahildirler.

6 – Çaldılar dört karı hakkımızı (ya da 1/4 koca hakkımızı)

Aslında bu konu islamcı erkeklerden çok islamcı ve liberal kadınlar tarafından dile getirilmektedir. Dolayısı ile, aslında belki de “dörtte bir koca hakkımız elimizden alındı” diye tercüme etmek daha doğru olabilir. Bu hanımefendilerin iddiasına göre Cumhuriyetin laik medeni kanunu erkek doğasını hiçe saymış, onu bir tek kadınla iktifa etmeye zorlamıştır. Hal böyle olunca, memlekette aldatma, fuhuş ve bilimum kötülük boyvermiştir. Tabi bu tezi savunan hanım kardeşlerimizin hepsi kendini senaryodaki “birinci hanım” olarak görmektedir, hiç kimse kendine halayık ya da kapama rolünü yakıştırmamaktadır. Evet canım, emin olun böylesi bir düzende hepiniz birer “pirenses” olurdunuz!

5 – Çocuklara tecavüz hakkımıza tecavüz edildi

Cumhuriyete ve onun kurumlarına en çok düşmanlık edenlerin en büyük herzeleri yiyenler olması bir tesadüf olabilir mi? Sanmıyorum. Malumunuz Cumhuriyet’in en önemli başarılarından biri, artık ortaçağa ait olan eğitim kurumlarını tasfiye etmiş olmasıdır. AKP sağolsun, son on yılda bu kurumlar yeniden hortlayıverdi. Hortlar hortlamaz ne gördük? Evet, gözümüze en çok çarpan nedir? Bu kurumların eğitim kalitesi mi, bunlar sayesinde elde edilen bilimsel başarılar mı, şefkat ve merhamet duygusunun dalga dalga yurdun her yanına yayılması mı? Yoksa ….? Evet, yoksa ardı arkası kesilmeyen taciz, tecavüz, istismar vakaları mı? Tabi ki ikincisi. İnsan bu manzaraya bakınca, bu beylerin hanımların tekkelerin-zaviyelerin kapatılmasına neden karşı çıktığını daha iyi anlıyor. Evet, diyorlar ki, çocukların ırzına geçme, onları kullanma hakkımız elimizden alındı… İnsanın ağlayası geliyor, bu Cumhuriyet ne kadar da zalim birşeymiş yahu!

4 – Cumhuriyet Kürt çocuklarını zorla okuttu

Listemizde dördüncü sırayı akıl sahibi olmadan fikir sahibi olma konusunda hep en önde giden Kürt milliyetçisi kardeşlerimize veriyoruz. Aynı zamanda liberal de olmayı başaran bu arkadaşlarımızın temel karın ağrılarından biri Cumhuriyet’in her kente, kasabaya mektepler açıp çocukları okutmuş olmasıdır. Van’ın, Siirt’in bir köyünde ayak çıplak baş kabak sürünen çocukcağızı okula kaydedip eğitim vermek aslında Cumhuriyet’in çok hain bir planının parçasıdır: Kürtleri asimile etmek. Hain Cumhuriyet, Kürt çocuklarının ağaların elinde alınır satılır bir mal olmasına izin vermemiş, onları vatandaş yapmaya kalkmıştır. E ağalar için bundan ala mağduriyet olamazdı herhalde!

3 – Bir gecede okuma yazma bilmez, kara cahil olduk

Geldik listemizin ilk üçüne. Üç numarada islamcıların yüzyıldır çiğnemekten usanmadıkları bir sakız var: alfabe değişti, bir gecede cahil olduk! İnsanın “ulan okumuş haliniz bu ise keşke hep öyle kalsaydınız” diyesi geliyor. Okuma yazma oranı %5 bile olmayan bir ülkede ceberrut Kemal alfabeyi değiştirerek bu oranı onbeş yılda altı katına çıkarmış, zalim Cumhuriyet, halkımızı zorla okuma yazma sahibi yapmıştır. Bu zulme yürek mi dayanır a dostlar!

2 – İçoğlanı olma hakkımız elimizden alındı

İki numaramız cinsiyet özgürlüğü ile ilgili. İlk duyduğumda ben de şaka yaptıklarını zannetmiştim, ancak hiç de öyle değilmiş. Bir grup liberal ve kimlikçi arkadaşımız ciddi ciddi bunu iddia ediyordu, hala da ediyorlar. Efendim, iddiaya göre, Osmanlı toplumu eşcinsellik açısından çok daha özgürlükçüdür. Saray’da bile pek çok eşcinselin varlığı bilinmektedir. Ancak Cumhuriyet maskülen bir Türk erkeği tanımı yapmış eşcinselleri dışlamıştır. Oh yeee.. “anelize” gel!

Anlaşılan o ki bu divaneler Saray’da eşcinsellerin ne iş yaptığından habersizdir. Kısaca belirtelim, Saray’daki eşcinsellerin mesleği hazinedarlık, mabeyincilik falan değil, sadece ve sadece eşcinselliktir. Evet, cinsiyetleri onların mesleğidir yani hepsi padişaha ve diğer üst rütbelilere cinsel hizmet vermektedir. Üstelik bu işi bedava yaptıkları için basbayağı seks kölesidirler. Yani, ceberrut Cumhuriyet içoğlanı müessesesini ortadan kaldırmış, bu arkadaşların köle olma hakkını ellerinden almıştır. Ne feci!

1 – Uluorta sıçamaz olduk

Listemizin bir numarası hastane koridorunda çarşafını sıyırıp uluorta sıçan teyzemizle gündeme gelmiştir. O zaman söylemiştim, bu topluma doğru düzgün defi hacet eylemeyi Cumhuriyet öğretmiştir ve insan gibi sıçmak Cumhuriyet düşmanlarının zoruna gitmektedir. İtiraf edeyim, Cumhuriyete düşmanlıklarını henüz bu kadar açıkça ifade etmemişlerdir ama sabırlı olun “rahatça sıçırtmadın bizi faşist Kemal” diye ortaya dökülmeleri yakındır. 

Deli Gaffar
22.05.2016

‘Gereksiz Yasa’ Çıktı


İşçi kiralama bürolarına ilişkin 6715 sayılı Kanun 20.5.2016 günü yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Türk-İş Genel Mali Sekreteri Ramazan Ağar şöyle diyordu:

“Biz buna (yasaya ilişkin) çok müdahale ettik ama geri çektiremedik. Bütün illerimizde imza kampanyaları başlattık, basın açıklamaları yaptık, bütün teşkilatlarımızı AKP il başkanlarıyla görüşmeye gönderdik. Ancak yasa geçti. Bu yasaya ihtiyaç var mı? Bana göre yok. Gereksiz, hiç kimseye faydası olmayan bir yasa. Tereddütlerimiz var. Bunları Türk-İş yönetimiyle oturup, ne yapmamız gerektiğini konuşacağız. Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesi beklentileri de var. Takip edeceğiz.” (Aydınlık, 9.5.2016)

Ramazan Ağar’a göre, “bu yasaya ihtiyaç yokmuş.” “Gereksiz, hiç kimseye faydası olmayan bir yasa” imiş.

Bunları okudum. Gülmekten başka elimden bir şey gelmedi.

Türk-İş’in genel mali sekreteri, sermayedar sınıfın yıllardır böyle bir kanunun çıkarılması için büyük çaba gösterdiğinin farkında bile değil. “Gereksiz, hiç kimseye faydası olmayan bir yasa” imiş.

Eşimle birlikte kahkahalarla güldük.

İmza kampanyaları başlatmışlar. Basın açıklamaları yapmışlar. AKP il başkanlarıyla görüşmüşler.

Bunları yaptıklarında da bu yasa tasarısını geri çektirebileceklerini düşünmüşler. Daha doğrusu, herhalde geri çektirebileceklerini düşünmediler ama, bir şeyler yapmış gibi gözükmek gerekiyordu; onu yaptılar.

Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay da esip gürlemişti. Aydınlık’ın (10.5.2016) haberi şöyleydi:

“İşçilerin bugüne kadar Türk-İş’in aldığı bütün kararlara uyduğunu söyleyen Atalay, hükümet Türk-İş’in itirazlarını dikkate almazsa anlayacakları dilden hareket edeceklerini vurguladı.” Ergün Atalay, “kiralık işçilik, esnek çalışma bu ülkeye, bize yakışmıyor” da demiş.

TAŞERON İŞÇİLERİNE İKİ BÜYÜK DARBE

Taşeron işçilerinin günümüzde çok önemli hakları vardır. Bu hakları öğrenen ve kullanmaya cesaret eden taşeron işçileri önemli miktarlarda toplu para kazandı. Boş vaktini haklarını öğrenmek yerine eğlence programları izleyerek geçiren ve haklarını ısrarla öğrenmeyen işçiler bu haklarını kaybedecek. Bu hakları kendilerine anlatıldığı halde bu hakları kullanma cesaretini gösteremeyenler de büyük hak kaybına uğrayacak.

Taşeron işçilerine yönelik saldırı iki cephede sürüyor.

Özel sektör işyerlerindeki taşeron işçilerine indirilen darbe, işçi kiralama bürolarıyla gerçekleşti. Yargıtay’ın taşeron işçilerinin haklarını onaylayan kararlarında, Türkiye’de işçi temini ihalesi yapılamayacağı vurgulanıyordu. Yeni kanunla birlikte özel sektör işyerlerinde çalışan taşeron işçileri özel istihdam büroları tarafından kiralanan işçilere dönüştürülecek.

Kamu sektöründeki taşeron işçilerine indirilen darbe de, özel sözleşmeli personel statüsüyle gelecek. Bu konuyu daha önce yazdım.

SORUMLULAR GELECEKTE NASIL ANILACAK

Sermayedar sınıf, gayet normal olarak, işçi haklarının geriye götürmeye çalışır. Bu tavır onların hakkı.

Ancak işçi adına hareket ettiğini söyleyip, işçi aidatlarıyla yaşamını sürdürüp, işçilere yönelik böylesine büyük bir saldırı karşısında “gereksiz, hiç kimseye faydası olmayan bir yasa” gibi açıklamalarda bulunanlar büyük hata yapıyor.

Hata burada da bitmiyor.

Böylesine büyük bir saldırı karşısında imza toplayıp basın açıklaması yapmakla yetinenler, yarın kıdem tazminatı hakkına saldırı olduğunda da benzer bir tavır içinde olacaktır.

Bugün kimse Türk-İş Genel Sekreteri ve 12 Eylül döneminin Sosyal Güvenlik Bakanı Sadık Şide’yi saygıyla anmıyor.

Bugünkü Türk-İş yönetimi acaba gelecekte nasıl anılacak? 

Yıldırım KOÇ
Aydınlık/21.05.2016

Tarihten Dersler




Devrimler ve karşıdevrimler çok tuhaftır. İkincisini “yavaşlatılmış çekim”le yaşadığımız için pek hissetmiyoruz ama on beş yıl öncesini dikkatle düşünürsek ne çok şeyin değiştiğini ve değişmekte olduğunu anlayabiliriz. En önemli değişiklik elbette devlette oldu. Devletin hiyerarşik yapısında siyaset ve ideolojik tutum liyakat ve kıdemin yerini aldı. Buna devletin evreler halinde ele geçirilmesi diyebiliriz.

Devletin bazı bölümleri daha kolay ele geçirilmiştir. Mesela Çocuk Esirgeme Kurumu ya da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nü bir iki atama ve yönetmelik değişikliğiyle teslim almak kolaydır, fakat TÜBİTAK gibi bir kurumu ya da üniversiteleri, aşamalı olarak, bir tür yıpratma savaşıyla ele geçirebilirsiniz. Buralarda daha bilinçli kadrolar vardır, dirençlerini kırmak zaman alır, geçiş dönemi yönetimlerine ihtiyaç duyulur.

DEVLETİN BASKI AYGITLARI

Yavaşlatılmış karşıdevrimlerde en kritik kurumlar elbette devletin baskı aygıtlarıdır. Siyasi iktidarların kolayca denetleyebildiği polis teşkilatında ideolojik ve siyasi dönüşüm görece daha kolaydır. Fakat “eski rejim”in bekçisi konumundaki silahlı kuvvetlerle oynamak tehlikelidir; buradaki dönüşümü zamana yaymak, küçük sıçramalarla ulaşılan her evrede beklemek, kazanımları istikrarlı hale getirmek, gelecek tepkileri hesaplamadan adım atmamak gerekir.

En önemli adım ordunun hiyerarşik yapısı bozulduğunda atılmış olur. Bunu bir tür fait accompli’yle (emrivâki/oldu bitti) yapar, suçu da başkasına atarsanız, geri dönüşü olmayan bir durum yaratmış olursunuz. Geleneksel liyakat ve kıdem kuralları ihlal edilerek, tasfiyeler sayesinde kurumun başına geçmiş olan kişiler mevkilerini borçlu oldukları iktidarın korumasına ihtiyaç duyacakları için, kendilerine verilen role zamanla alışacaklar ve iktidarın tanımladığı devlet protokolündeki yerlerini meşru göreceklerdir.

Fakat “eski rejim”in devrimci fikirlerinin alttan alta etkisini sürdürdüğü ordular hiyerarşik düzenleri bozulduğunda da tehlikeli olmaya devam edebilirler. Bu yüzden onları son tahlilde karşıdevrimci iktidarınızı güçlendirecek bir takım zor görevlere, savaşlara angaje etmeniz gerekir. Mesela Hitler 1933-39 arasında Alman silahlı kuvvetlerinin Prusya askeri geleneğiyle yetişmiş en kararlı komutanlarını en âdi numaralarla tasfiye etmekle kalmamış, diğerlerine de Versailles Barışı’nın ancak savaşla aşılabileceği idealini aşılamış, generalleri tek parti rejimine bağlı üniformalı sivil komiserlerin denetimine soktuğu anda gerçek bir diktatör olarak ortaya çıkabilmiştir.

KURUM FETİŞİZMİ

Devrimlerde de baskı aygıtlarının hiyerarşileri altüst olur. Mesela 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Denikin, Kolçak, Wrangel gibi anlı şanlı imparatorluk generalleri emperyalist kuvvetlerle birleşerek kendi anavatanlarına saldırmışlardır. Bu arada Çaritsin’de (daha sonra Stalingrad, günümüzde Volgograd), Stalin’in çevresinde toplanarak Beyaz Ordu’yla savaşan sıradan askerler, babası ayakkabı tamircisi olan maden işçisi Voroşilov, Çar’ın ordusunda süvari çavuşu olan Budyonni ve topçu eri Kulik kısa süre içinde general olmuşlar, yıllar sonra II. Dünya Savaşı’nın ünlü mareşalleri olarak tarihe geçmişlerdir.

Kurumları fetiş haline getirmemek gerekir. Bunların hiyerarşisi bozulabilir; bir kurum olarak dağılabilirler, yeniden kurulabilirler. Hatta satın alınabilirler, kendi çıkarları uğruna vatanı satabilirler. Mesela Irak savaşı sırasında (2003) Bağdat’ı savunmakla görevli zırhlı birliklerin bazı komutanları Florida’da bir ev, aileye pasaport, çocuklara okul vs karşılığında vatanı satmışlardır. İşgal Komutanı General Tommy Franks, Iraklı generallerden “Artık sizin için çalışıyorum” diyen mektuplar aldığını söylemiştir. Amerikan Conisi Bağdat’ın kapısını pahalı füzelerle değil, daha ucuza gelen rüşvetle açmıştır.

Örnekler çoğaltılabilir: 309 Osmanlı paşasından sadece 6’sı Kurtuluş Savaşı’na komuta etmiştir ve Cumhuriyet’in ilânına karar verilen gece, Mustafa Kemal’in yanında sadece İsmet Paşa vardır.

Her şey dağılabilir ve yeniden kurulabilir. Bu yüzden hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi yaşayan konformistler (sorgulamayanlar) için devrimlerin ve karşıdevrimlerin her türlüsü çok tuhaftır. 

Yavuz ALOGAN
Aydınlık/21.05.2016

Obama’nın Temsilcisi Kobani’yi Yurt Edindi




ABD Başkanı Barack Obama’nın IŞİD’le mücadelede özel temsilciliği görevini yürüten Brett McGurk’ün ikinci kez Suriye’nin kuzeyine gittiği öğrenildi.

Merkezi Erbil’de bulunan K-24 kanalına konuşan Kobani Kantonu’nun Dış İlişkiler Temsilcisi İdris Nassan, Brett McGurk’ün Salih Müslim ve sahada bulunan YPG komutanlarıyla buluştuğunu aktardı. Brett McGurk’ün son ziyaretini haberleştiren PYD’ye yakın medya kuruluşu Ara News ise buluşmada esas gündemin IŞİD ile mücadele olacağını savundu. Haber sitesine konuşan YPG’li yetkili Mustafa Abdi, özel olarak Münbiç operasyonunun masada olacağını iddia etti.

ABD ve Türkiye arasında devam eden “Kuzey Ordusu” planlarına denk gelen ziyaret tartışmaları da beraberinde getirdi. Hafta içinde medyaya sızan bilgilere göre; Türkiye, S.Arabistan ve Katar, Suriye’nin kuzeyindeki IŞİD varlığını sona erdirmek için Kuzey Ordusu ( Ceyş-ül Şimal) isminde bir yapı kurmayı önermiş ancak bu yapı ABD’nin engeli ile karşılamıştı. ABD’nin plana esas olarak destek verdiğini belirten kaynaklar, tartışmanın YPG’nin Kuzey ordusuna katılımı noktasında yaşandığını savunmaktalar.

ABD’DEN PKK VE PYD İTİRAFI

Barack Obama’nın Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün Kobani’yi ziyaretinden önce konuşan ABD’li yetkililer PKK ve PYD arasında bağlantı olduğunu itiraf ettiler. Obama yönetiminin aksine PKK ve PYD arasındaki ilişkiyi kabul eden Florida Senatörü Marco Rubio ve Şam eski büyükelçisi Robert Ford, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde söz aldı.

Oturumda, Cumhuriyetçilerin başkan aday adaylarından olan ve mart ayında yarıştan çekilen Florida Senatörü Marco Rubio, Suriye konusunda ABD’nin PYD’ye verdiği desteği eleştirdi. Rubio, Türkiye ile PYD arasındaki anlaşmazlıkla ilgili, “Türkler şunu söylüyor: Suriye’nin kuzeyindeki kantonları bir araya getirmeye çalışan PYD, esas olarak PKK’dır. Buna mukabil ABD’nin de aralarında olduğu diğerleri ise YPG’nin kuzeyde birlikte çalışılabilecek ve IŞİD’e karşı etkinliği kanıtlanmış bir grup olduğunu savunuyor.” dedi.

“Suriye’deki Savaş: Krizi Hafifletmek İçin Sonraki Adım” isimli etkinlikte söz alan Robert Ford da PYD’nin Afrin’den doğuya bir koridor kurma niyetinin su götürmediğini vurgulayarak “Kesinlikle kuzeyde kendi bölgelerini (devletlerini) oluşturmak istiyorlar. Bununla ilgili soru işareti yok. Bundan dolayı Türkler büyük reaksiyon gösteriyor. ABD’nin desteklediği YPG’nin PKK ile kesinlikle bağı var.” ifadesini kullandı.

YPG HASEKE’DE SURİYE ORDUSUNA SALDIRDI

Suriye’nin kuzeyinde bulunan Haseke şehrinde Suriye ordusu ve YPG arasında çıkan çatışmada sekiz kişinin yaşamını yitirdiği, üç kişinin de yaralandığı bildirildi.

Ülke genelinde gerçekleşen yüksek okul sınavlarında güvenliği sağlayan Suriye ordusuna sınav merkezi önünde saldıran YPG’nin şehirde bulunan kontrol noktalarına askeri sevkiyat yaptığı görüldü. Obama’nın Özel Temsilcisi McGurk’un bölgeyi ziyaret ettiği gün YPG tarafından gerçekleştirilen saldırılar manidar bulundu. 

Aydınlık Dış Haberler Servisi
19.05.2016

Pişmanlık Günlükleri




PKK içinde yaşanan sıkıntı ve çözülme teröristlerin günlüklerine de yansıdı. Nusaybin’de yapılan operasyonda ele geçen ve PKK’lı bir kıza ait olduğu belirlenen günlükte, örgütte yaşanan huzursuzluk anlatıldı. Güvenlik kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Mardin Nusaybin’de PKK’ya yönelik operasyonlar sürerken 16 Mayıs 2015 tarihinde Zehra Kaya isimli bir PKK’lıya ait bir günlük ele geçirildi.

Günlükte Zehra Kaya’nın örgüte katıldıktan sonra yaşadıklarının anlatıldığı görüldü. Kaya günlüğünde örgüte katılmakla ne kadar büyük bir hata yaptığını dile getirirken, örgütün kendilerini nasıl piyon olarak kullandığını ifade ediyor. Kardeşlerine kesinlikle örgüte katılmamaları isteğinde bulunan Kaya, arkadaşlarının çoğunun öldüğünü, kendisini de benzer bir sonun beklediğini vurguluyor. Operasyonlarda ölüp ölmediği bilinmeyen Zehra Kaya’nın “Vasiyetimdir, bu notlar kimin eline geçerse aileme iletsin” dediği günlükte kardeşlerine, annesine ve abisine bıraktığı mesajlar özetle şöyle:

KARDEŞİM RAMAZAN VE APTULLAH’A

...Ramazan kardeşim özellikle sana yazıyorum ben öldükten sonra sakın katılım yapma. Ben bir dava üzerine gelip katılmadım. Bu hayattan sıkıldığım için Zeyno’suz kaldığım için katıldım. Beni bu hale getiren de örgüttür. Her şeyi bu hale getiren, her şeyi yıkıp geçen bunca ölümün sebebi gene örgüttür. Onları hala sevmiyorum ve sevmicem de. Hayatınıza bakın, hiçbir şeyi takmayın. Çünkü bu dava gereksiz ve boş bir davadır. Hepimizde bir piyonuz kim güçlüyse daima güçsüzü yeniyor. Senden tek isteğim odur ki bu örgütün içine asla katılma...

CANIM ANNEME (HELİMA’YA ŞİRİN KADIN)

...Size kızdık dağa çıktık. Ooff oof annem bilsen ne kadar acı çekiyorum. Bilsen ne kadar yanıyor bu yüreğim. Bir türlü kendime gelemedim...

ABİM DELİL’E

...Benim hayatı soracak olursan kötü gidiyor. Arkadaşlarımın yarısı şehit oldu bir sürü de yaralı var. Moralim sıfır... Ah be ağabeycim, o kadar kuşkum var ki .... Keşke bu hayata düşmeseydik, keşke dağ illetine çıkmasaydım. Ne bileyim anlık bir öfke ve kin bizi ne hale soktu... 

Aydınlık / Ankara
18.05.2016

3 Haziran 2016 Cuma

Ermenistan'ın İlk Başbakanı KAÇAZNUNİ:"Türklere Biz Savaş Açtık"



Hovhannes Kaçaznuni (1868, Ahıska – 1938, Erivan), Ermeni siyasetçi ve Ermenistan'ın ilk başbakanı.

1868'de Ahıska'da doğmuştur. İlk öğrenimini doğduğu kentte, orta öğrenimi Tiflis'te tamamladıktan sonra 1887'de Petersburg'daki Mimarlık Enstitüsünden 1893'te birincilikle mezun olmuştur. Mimarlık okurken Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) Partisine katılmış ve zamanla partinin en önemli üyelerinden biri olmuştur. Mezuniyeti sonrasında 1893-1895 ve 1899-1906 atasında Bakü, 1895-1897 arasında Batum ve 1897-1899 arasında Tiflis'te mimar olarak çalışmıştır.

1911'de Rusya'da görülen Taşnak davasında tanık olarak çağrılmışsa da deşifre olmamak için Kafkasya'yı terketmiş ve 1914'e kadar önce İstanbul, sonra da Van'da yaşadıktan sonra Kafkasya'ya dönmüştür.

1917 yılında Rusya Meclisine Bakü delegesi seçilmiş, 1918 yılında Transkafkasya Parlamentosu'nda Taşnak temsilcisi olarak görev almıştır. Transkafkasya hükümeti ile Türkiye arasında Trabzon ve Batum'da yapılan barış görüşmelerine delege olarak katılmıştır. Transkafkasya Cumhuriyeti'nin dağılmasından sonra 1918 yılı Mayıs ayında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı olmuştur. Kaçaznuni başbakan olarak 1919 yılının Ağustos ayına kadar görevini sürdürmüştür. Kaçaznuni 1920'de Ermenistan Meclisi başkanı seçilse de görevi Sovyetlerin Ermenistan'ı işgali yüzünden 1 ay sürmüştür.


Ermenistan'da 1920'de Bolşevik yönetiminin kurulmasından sonra tutuklanmış ve 1921'de serbest bırakılmasının ardından ülkesini terketmiştir. 1921-1924 arasında Bükreş'te yaşadıktan sonra 1925'te ülkesine dönmüştür. Hem Leninakan kentinde mimar olarak çalışmış, hem de Erivan Devlet Üniversitesi'nde inşaat ve mimarlık dersleri vermiştir. 1930'da o dönem üniversiteye bağlı İnşaat Enstitüsü'ne geçmiş ve İnşaat Mühendisliği dalında profesör olmuştur. 1937'de Büyük Temizlik kapsamında tutuklanmış ve 1938'de hapiste ölmüştür.

Ovanes Kaçaznuni’nin 1927 yılında SSCB (Tiflis)’te yayımlanan Taşnaksutyun’un Artık Yapacağı Bir Şey Yok” adlı kitabı, aslında, 1923 yılı Nisan ayında Taşnaksutyun Partisi’nin Bükreş’te yapılan Yurtdışı Konferansı’na sunulmuş rapordur. Ovanes Kaçaznuni, denebilir ki, Taşnak hareketinin en önemli lideridir. “Ermeni soykırımı” diye nitelenen 1915- 1923 döneminde Taşnak hareketinde sorumlu konumlarda bulunmuştur. Söz konusu rapor, işte o dönemin özetidir.

Kaçaznuni, bu konferansın raporunda, geçmiş dönemin özeleştirisini yapar. Bu özeleştiri aslında bir itirafnamedir. Kaçaznuni, çekilen acılardan Taşnaksutyun Partisi’nin sorumlu olduğunu dürüstçe ve açık yüreklilikle saptar. Raporun sonunda Taşnaksutyun’un kendisini feshetmesi ve siyasi arenadan çekilmesi gerektiğini savunur. Son cümleleri çarpıcıdır, “Evet intiharı öneriyorum, Parti kendisini feshetmelidir” der.

Kaçaznuni, hemen o yıl raporunu kitap olarak yayımlatır. Koyduğu başlık, yine intihar önerisini vurgulamaktadır: “Taşnaksutyun’un Artık Yapacağı Bir Şey Yok”. Ermenice basılan kitap, dört yıl sonra, 1927 yılında Rusça’ya çevrilerek Tiflis’te “ibreti alem” olması amacıyla 2 bin adet basılır. Kitabın İngilizce basımı ise, 1955 yılında, “The Armenian Revolutionary Federation Has Nothing To Do Any More” başlığıyla “Armenian Information Service” (Ermeni İstihbarat Servisi) tarafından New York’ta yayımlanıyor.

İlk Ermeni başbakanının bu tarihi raporu Ermenistan’da yasaklanmıştır. Yayınların Avrupa’daki kütüphanelerden Taşnaklar tarafından toplatıldığı da biliniyor. Kitabın çeşitli dillerden yayımlanan basımları, Avrupa kütüphanelerinden toplatılmıştır. Kitabın katologlarda adı var, ancak raflarda bulunmuyor.

Kaçaznuni’nin kitabının Rusça basımını, Ermeni Meselesi üzerine çalışmalarım sırasında, Moskova’daki Lenin Kütüphanesi’nde buldum.
….
Ülkemizde Kaçaznuni’nin raporunun bugüne kadar değerlendirilmemiş olması bir bakıma şaşırtıcıdır; bir bakıma da olağan sayılabilir. Çünkü Türkiye hükümetleri ve Türk araştırmacıları, tezlerini emperyalizme karşı mücadele zeminine, Kurtuluş Savaşı’nın haklılığı gibi sağlam bir temele oturtmamışlardır. Çünkü bu raporun önemi, gerek bilim ve araştırma çevrelerinde, gerekse Dışişleri Bakanlığı tarafından anlaşılmamış ve değerlendirilmemiştir. Kaçaznuni Raporu’nun Türkçe çevirisi yayımlanmamış, adeta saklanmıştır. Kuşkusuz bunda, Türkiye makamlarının ve araştırmacılarının, Rus ve Ermeni arşivlerinden uzak durma eğilimleri, Rus kaynaklarını değerlendirmeyi Bolşevikliğe bulaşmak olarak algılamaları, birinci derecede etkili olmuştur. Resmi Türk tezlerini Batılı emperyalistlere beğendirme kaygısının belirleyici olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Mesele buradadır.
….
Taşnak Hükümeti’nin ilk başbakanı, özellikle şu saptamalarda bulunuyor:

·         Dünya Savaşı öncesinde gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
·         Kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanmışlardı.
·         Türklerden yana olan güç dengesini hesaba katmamışlardı.
·         Tehcir kararı amacına uygundu.
·         Türkiye, savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
·         1918  sonlarındaki İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı.
·         Ermenistan’da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.
·         Denizden denize Ermenistan projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.
·         Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
·         Ermeni terör eylemleri Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
·         Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
·         Taşnak Partisi’nin artık yapacağı bir şey yoktu; intihar etmeliydi.

Kaçaznuni’nin bu saptamaları bazılarını şaşırtmaktadır. Oysa yenilgi sonrasında Ermeni devlet adamları ve tarihçilerinin birçoğu aynı değerlendirmeleri yapmaktadır. 1921 sonrası, Ermeni aydınları için yoğun bir özeleştiri dönemidir. Ayaklar suya ermiştir. Gerçeklere ulaşılmasında kuşkusuz Ermenistan’da kurulan Bolşevik yönetiminin de önemli etkisi var. Emperyalizme karşı konumlanmak, Ermeni aydınlarını ister istemez gerçeklerle buluşturmakta ve Lenin- Atatürk ittifakının mevzilerine çekmektedir. Bu nedenle özellikle 1921 sonrasına ait Ermeni ve Taşnak belgeleri, Kaçaznuni’nin görüşlerini doğrulamaktadır. Bir kısmı Ermenistan devlet arşivlerinde bulunan Taşnak belgeleri, soykırım yalanını aynı Kaçaznuni gibi çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bizzat Taşnak kaynakları, Çarlık Rusyası ve Batı emperyalizmi tarafından Türkiye’ye karşı nasıl kullanıldıklarını, işgal sırasındaki Ermeni mezalimini ve Türk ordusunun buna karşı verdiği haklı savaşı zengin belgelerle ortaya koymaktadırlar.
…..
Mehmet PERİNÇEK


Kitaptan bir bölüm:

YOLDAŞLAR!

   Bu meseleler, benim gayet uzun ve gayet üzücü düşüncelerimin ana konusunu oluşturmuştur. Sizin de bu konuları düşünmüş olduğunuzdan kuşku duymuyorum. Yalnız, sizin de aynı sonuca varıp varmadığınızı bilmiyorum. Korkarım ki, böyle değildir. Daha fazlasını söyleyeyim: Korkarım ki, benim son kanaatim- ki bunu telaffuz etmek gayet zordur ve ben sadece vicdanımın sesini dinleyerek bunu söyleyeceğim- konferans katılımcılarının toptan tepkisini, belki de öfkesini çekecektir.

   Ben buna hazırlıklıyım.

  Yalnız şuna inanmanızı rica ederim: Benim açımdan bu sözleri yazmak ve imzalamak, bunları benden duyarken hissettiklerinize kıyasla çok daha zor olmuştur. Söyleyeceğim söz, laubaliliğin ya da yeterince düşünülmemiş kanaatlerin bir sonucu değildir. Köklü kanaatlerin ve net bir bilincin sonucudur, zira ben düşünmek ve anlamak, muhakeme etmek, değerlendirmek ve duruş belirleyebilmek yeteneğine sahibim.

   Bu yüzden, azıcık sabır göstermenizi ve konulara önyargısız yaklaşmaya çalışmanızı rica ediyorum. Biliyorum, parti kaygılarıyla yaşayan ve parti kıstasları çerçevesinde düşünen kişilerin bunu yapabilmesi kolay değildir.

   Bu yüzden bu konuyu yersiz buluyorsanız, sizlerden özür diliyorum. Başka koşullarda bu sözler gereksiz ve yersiz görünebilirdi. Fakat benim sunacağım tebliğin farklı içeriği, sizlerin geniş bakış açınıza ve bilinçlerinize hitap etmemi zorunlu kılıyor ve bana hak veriyor. Konuya geçiyorum.

 Varacağım sonuçların esaslı biçimde gerekçelendirilmesi amacıyla, büyük savaştan başlayarak Lozan Konferansı’na kadar geçen dönemde Ermeni meselesinin bazı aşamalarını ve Taşnaksutyun Partisi’nin rolünü belleklerimizde tekrar canlandırmak isterim.

   1914 yılı sonrasında Ermeni meselesi hangi aşamalardan geçti, olaylar nasıl gelişti, nasıl oluştu, birbirini nasıl izledi ve nereye getirdi, bu arada partimiz ne yaptı ve ileride ne yapması gerekir ?

  Bu konulara yoğunlaşarak, yakın geçmişi hatırladığımda, önemli hususları ikincil ve tesadüfi olanlardan ayırdığımda ve olayları kronolojik düzen içinde sıraladığımda şu manzarayı görebiliyorum:

1. 1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmamış, fakat savaş hazırlıkları içindeyken, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta önce Erzurum’da yapılan kongrede gönüllü birlikler konusunda alınan olumsuz karara rağmen, Ermeni Devrimci Taşnaksutyun Partisi (EDDP) hem bu birliklerin oluşturulmasına hem de bunların Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı. EDDP’nin Güney Kafkasya birimleri ve partinin bazı önde gelenleri, gayet ciddi sonuçları da beraberinde getirecek olan böylesine zor ve sorumluluk gerektiren bir konuda partinin üst karar organı olan kongrenin iradesine karşı geldiler.

   Neden?

   Çünkü kendileri de kitle sendromuna yakalanmış olup, akıntıya kapılmışlardır.

 Bu vesileyle, daha önceki dönemde de Taşnaksutyun’un Güney Kafkasya’da kendisi dışında oluşan bazı hareketlerin kurucusu ve müteşebbisi değil, sadece katılımcısı olduğunu hatırlıyorum ve sizlere de hatırlatmak istiyorum. 1903 (kilise malvarlıklarına el konulması dolayısıyla yapılan protesto ve gösteriler) ve 1905- 1906 yıllarında (Ermenilerle Müslümanlar arasındaki kanlı çatışmalar) durum böyle olmuştur. Keza ilk geniş çaplı işçi hareketleri (1903- 1906) sırasında da böyle oldu ve Taşnaksutyun Bakü’de, Tiflis’te, Batum’da diğer sosyalist partilerin politikaları ve taktikleri doğrultusunda yönlendirildi.

   İleride göreceğiniz gibi, bu özgün çizgi bizim sonraki dönem faaliyetlerimizde de kendini belli etmiştir.

   “Gönüllü birliklerin kurulması gerekir miydi” sorusu günümüzde elbette anlamsızdır. Tarihsel olayların kendine özgü çelik bir mantığı vardır. 1914 sonbaharında Ermeni gönüllü birlikleri kuruldu ve Türklere karşı faaliyete geçti. Bu gelişme, Ermeni halkının hemen hemen çeyrek yüzyıl boyunca beslenmiş olduğu psikolojik ortamın doğal ve kaçınılmaz bir sonucuydu. Bu psikoloji kendine bir biçim bulmalıydı ve onu buldu.

   Ve bu hareketi durdurmak (bunu istese bile) Taşnaksutyun’un görevi değildi. O sadece mevcut eğilimi kullanabilir, birikmiş istek ve umutları yönlendirerek dışa vurulmasını sağlayabilir, keza hazır bir gücü örgütleyebilirdi. İmkanları ve otoritesi bu kadarına yetecek durumdaydı. Harekete karşı gelmek ve kendi çizgisini sürdürebilmek konusunda ise partimiz güçsüzdü; çünkü partinin kendisi, güdüleri güçlü fakat bilinci zayıf olan bir kitle durumundaydı.

   Günümüzde kimin suçlu olduğunu sormak da anlamsızdır (eğer sorumluluk konusu gündeme gelebilirse). Piskopos Mesrop, A.Hatisov, doktor Zavriev, S.Arutyunov, Dro ve Andranik olmasaydı, başkaları bulunacak ve aynı şeyleri yapacaktı. Gönüllü birliklerin kurulması bir yanlışsa; bu yanlış, kökleri uzak geçmişte aranacak bir siyasal çizginin doğal devamı ve sonucudur. Şimdili şunu tespit etmek gerekir ki, biz bu gönüllü hareketine aktif biçimde katıldık ve bu katılım parti kongresinin kararına rağmen gerçekleşti.

2. 1914 kışı ve 1915 yılının ilk ayları, Taşnaksutyun da dahil olmak üzere, Rusya Ermenileri açısından bir heyecanlanma ve umut dönemiydi.

   Biz kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık.

   Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık; sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti’nin (Güney Kafkasya Ermenistanı ile Türkiye’nin Ermeni eyaletlerinden oluşan) Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik.

   Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin boş sözlerine büyük önem vererek ve kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.

  Güya sarayda naip tarafından sarf edilmiş olan birtakım gizemli laflar dilden dile dolaşıyordu. Sürekli birtakım mektuplara (Vorontsov- Daşkov’un Katolikos’a yazmış olduğu mektup) atıf yapılıyor ve tarafımızca bu mektuplar, ileride taleplerimizi öne sürebileceğimiz ve haklarımızı savunabileceğimiz bir zemin olarak sunuluyordu. Oysa ustalıkla düzenlenmiş olan bu mektuplar, istek üzerine her türlü anlamın yakıştırabileceği gayet genel ve belirsiz öneriler dışında bir şey içermiyorlardı.

   Ermeni halkının gücü, onun siyasal ve askeri önemi, keza Ruslara verdiği destek fazla abartıldı. Bizim gayet mütevazi imkanlarımıza fazla değer vererek, sonuçta kendi umut ve beklentilerimiz de abarttık.

3. 1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu göçe (tehcir) tabi tutuldu, kitlesel sürgünler ve baskınlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar Ermeni meselesine ölümcül bir darbe vurdu.

  Tarihsel Ermenistan’ın, bize devreden gelenekler ve Avrupa diplomasisinin vaatleri doğrultusunda, bağımsızlığımızın temelini oluşturması gereken bölgeleri boşaltıldı; Ermeni vilayetleri Ermenisiz kaldı.

   Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır; sonradan da anlaşıldığı üzere, Türkiye’de Ermeni meselesinin temelli çözümü açısından bu yöntem en keskin ve en uygun bir yöntemdi.

  Ve bugün, bizim milislerin savaşa katılmalarının Türkiye Ermenilerinin kaderini ne derecede etkilediği sorusunu sormak da abestir. Sınırın bu tarafında bizim farklı bir çizgi izlemiş olmamız durumunda, acımasız baskıların olmayacağını kimse söyleyemez. Türklere karşı düşmanlığımızın teraziye konulmaması durumunda söz konusu baskıların da aynı nitelikte olacağını kimse söyleyemez.

   Bu konuda değişik görüşler olabilir.

   Gerçek, gerçek olarak kalmaktadır ve burası çok önemli ki, Türk egemenliğine karşı onlarca yıl önce başlatılmış olan mücadele, Türkiye Ermenilerinin sürülmesi ve yok edilmesiyle, dolayısıyla Türkiye Ermenistanı’nın boşaltılmasıyla sonuçlanmıştır.

   Korkunç gerçek böyleydi.

   Bırak, bundan sonra uygar dünya Türklerin ifade edilmesi zor kötülükleri karşısında sarsılsın. Parlamentolarda ve sivil toplantılarda devlet adamları katil Türkleri tehdit etsin. “Sarı”, “mavi” ve diğer renklerde kitaplar yayımlansın. Her türlü dinin mabetlerinde rahipler zalim Türklerin cezalarını bulmalarını dilesin. Dünya basını korkunç tasvirler ve tanıkların anlatılarını yayımlasın. Bütün bunların ne anlamı var ? Gereken yapılmıştır ve Arabistan çöllerine saçılmış cesetleri sözcüklerle diriltmek, yıkılan evleri ve boşaltılan ülkeyi sözcüklerle kurtarmak imkansızdır.

Ovanes Kaçaznuni
TAŞNAK PARTİSİ’NİN YAPACAĞI BİR ŞEY YOK
Çeviri: Arif ACALOĞLU
(Sayfa 31-35)

2 Haziran 2016 Perşembe

Canlı Bomba, Mitoloji, Metafizik...




Bir insan nasıl canlı bomba haline getirilir?

Şüphesiz, bu eylemlerin terörle mücadeleyi zaafa uğratma, milleti korkuyla teslim alma gibi siyasi hedefleriyle kıyaslandığında ikincil bir soru, ama yine de soru.

Bu insanlık dışı deneyimden kıl payı vazgeçmiş kimi örneklerin mülakatlarına da internet ortamından ulaşmak mümkün.

Konuyu gündemimize getiren, kamuoyunda “Selahattin Demirtaş’ın ağabeyi” olarak bilinen, PKK’nın üst düzey dağ kadrolarından biri olan Nurettin Demirtaş’ın bir yazısı. 

Ağabey Demirtaş’ın yazısına geçmeden önce, kendisinin PKK-HDP içerisinde “sevimli” kardeşi Selahattin’den çok çok daha önemli bir figür olduğunu belirtelim. Bizim medyanın pohpohlamalarının aksine Selahattin, PKK hiyerarşisi içerisinde 10. sınıf bir kadro bile değil. (Evet, PKK hiyerarşisi içinde. Tık tık tık! Hala HDP’yi “bağımsız” bir siyasi yapı olarak gören aymazlar var mı oralarda?)

Nurettin Demirtaş’ın 2 Mayıs tarihli yazısının konusu Ankara Güvenpark’taki canlı bomba saldırısını düzenleyen Seher Çağla Demir (Kod adı Doğa). İnternet basını söz konusu yazıyı “Selahattin Demirtaş’ın ağabeyinden skandal yazı” başlığıyla verdi. Başlıklar yazının korkunç içeriğini tam olarak vermiyor. Başlıyoruz.

HERAKLES’TEN PKK’LI OLUR MU?

Demirtaş’ın yazısında ilk göze çarpan, 37 insanımızın can verdiği alçak saldırıya ilahi bir arka plan bulma çabası oluyor. Saldırgan “Doğa”nın Tekirdağ Marmara Ereğlisi doğumlu olmasından yola çıkarak şu absürd bağlantı kuruluyor:

“Ereğli adı Yunan mitolojisindeki Herakles’ten geliyor. Herakles Türkçe’ye Ereğli olarak çevrilmiştir. Roma mitolojisindeki karşılığı Herkül’dür.

Herakles çok güçlü bir karakterdir. Yarı tanrı olarak doğmuş; nice acılara göğüs germiş, ceza diye verilen tüm imkânsız görevleri başarmıştır (...)

(...)Doğa da Önder Apo üzerindeki tecridi kırmak, özgürlüğüne yol olmak istemiştir (...)

(...)Herakles adı Ereğli’ye dönüşürken Osmanlı egemenliği dönemidir. Tarih bir gün AKP-Saray egemenliğinin en kanlı döneminde adeta mitolojiyi yeniden canlandıracak, Ereğli-Herakles bir kez daha rolünü oynayacaktır(...)”

Otobüs durağında bekleyen insanlarımızı katleden “Doğa”nın, yarı tanrı Herakles’in günümüzdeki tezahürü olduğunu anlıyoruz. Katilin Marmara Ereğlisi’nde doğması, mitolojik-ilahi bir vaka!

“(Herakles) Ki en son cezalandırmak için ona verilen kanlı bir gömleği giydiğinde bu gömlek vücuduna yapışır ve ona hayatının en büyük acılarını verir. Bu gömlekten kurtulamayınca bedenini alevlere vererek kendini de acı veren gömleği de yakar.”

Herakles’in trajik öyküsünü anlatan bu satırlarla Demirtaş, 37 insanı feci şekilde katleden canlı bomba saldırısının mitolojik meşruiyetini de bulmuş olur. Böylece yeni canlı bomba adayları, yaptıkları eylemin göksel bir karşılığı olduğuna ikna olacaklardır. Öyle ya, Anadolu’nun ya da Trakya’nın neresinde doğarsanız doğun, o toprakların onlarca efsanesinden birisinin günümüzde zuhur etmiş hali pekâlâ olabilirsiniz. PKK, canlı bombalarını bu türden safsatalarla “üretmektedir”.

Şüphesiz PKK’nın bu türden “kahramanlık” hikâyelerine ihtiyacı vardır. Küçük terör grupları benzer sahte kahramanlıklarla bir mit yaratmaya çalışır. Çünkü onların kadim milletler gibi gerçek kahramanları yoktur.

Siz hiç büyük devletlerin böyle yöntemler uyguladıklarını gördünüz mü? Büyük milletlerin büyük devletlerinin büyük orduları olur. Birleşmiş, düzenli. Ortak devletin (vatanın), ortak çıkarlara sahip yurttaşları, bu çıkarlarını savunmak için silah kuşanırlar. Bilinçli ve örgütlü bir eylemdir bu!

Mustafa Kemal’in “size ölmeyi emrediyorum” sözünde ifadesini bulan kahramanlık, topyekûn bir milletin örgütlü karşı koyuşudur. Kürtler de bu büyük başkaldırının sahibi olan millettendir. Bu dünyada Kürtlerin çıkarlarını savunan, dolayısıyla Kürtlerin de ordusu olan bir tek ordu vardır: Türk Ordusu. PKK ise bir milletin ordusu değildir. Bir ordu da değildir. Bir ordu olmadığı için de dünyadaki muadilleri gibi, örneğin IŞİD gibi, alçakça yollara tevessül eder. Yürüttüğü alçakça siyaseti Kürt halkına benimsetebileceği bir gerçeklikten yoksun olmasından dolayı, Kürt gençlerini “düşlerle” ikna etmeye çalışır. Nasıl mı? Şöyle:

DÜŞLER VE GERÇEKLER

“Ereğli’nin Seher’i zulme isyan etmiş bir “Düş Zamanı” insanıydı. Reel zaman, yalanın zamanıyken düş zamanı hakikatin kendisi olmaktadır.”

“Bir insan canlı bomba olmaya nasıl ikna edilir” sorusunun cevabı, tam olarak yukarıda bulunmaktadır. Bu amatör, beceriksiz metafizik, 25 yaşındaki genç bir kadının bedenini bombalarla doldurup 37 insanı katletmesinin felsefi arka planını oluşturmaktadır.

Burada canlı bomba için siyaset yoktur, “düşler” vardır. Elbette “düşler” olacaktır. Tam da Demirtaş’ın söylediği gibi, “reel” zamanda bir Kürt gencinin kendisini patlatması için bir gerekçe bulamazsınız. Bulamazsınız çünkü o, bu milletin eşit ve özgür bir yurttaşıdır. O genci otobüs durağında insanları parçalayabilecek bir caniye dönüştürmenin yegâne yolu, onu gerçeklikten koparmaktan geçmektedir, tam da Demirtaş’ın söylediği gibi! Evet, canlı bomba için siyaset değil, “düşler” vardır. Ama Demirtaşlar için basbayağı siyaset vardır. Obamacı bir siyaset! Hem de çok gerçek, vahşet derecesinde gerçek, “Rojova”ya inen “made in USA” mühimmatı kadar gerçek, “reel”! “Önder”, kendi gerçekliğini müridini “düşler” ülkesine göndererek tahkim ediyor. Alın size PKK’nın örgütsel yapısı!

GÜVENPARK BOMBASININ ‘LEGAL’ AZMETTİRİCİLERİ

“Doğa fedailiği Zilan fedailiğidir; hiçbir bahaneyle asla lekelenemez olan nilüfer çiçeğidir.”

Bu cümleyi anlamak için “Doğa”nın kıyaslandığı “Zilan”ı tanımak gerekir. Zeynep Kınacı. 1996’da Tunceli’de düzenlediği intihar saldırısında 8 Mehmetçiğimiz şehit olmuştu. Arkadaşlarına göre son sözleri şuydu: “Ben anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum”.

Yıllar sonra gelen ve Radikal’de yayınlanan bir mektuptan anlıyoruz ki Zeynep Kınacı, PKK’nın sözde Dersim Tabur Komutanı “Gözlüklü Hamza”nın “sistemden kopamama, küçük burjuva alışkanlıkları terk edememe, gerilla hayatına alışamama” türünden baskılarından dolayı “yaşamına anlam katacak” ve kendisinin “sistem dışında” olduğunu kanıtlayacak bir eyleme, canlı bomba olmaya ikna oldu. Gerçeklerden kopmak ve “anlamlı bir yaşama” erişmek. Zeynep Kınacı da ölümden sonra anlamlı bir yaşamının olacağına inandırılmıştı! Düşler ülkesi!

2011 yılında o zamanlar BDP milletvekili olan Sabahat Tuncel, düzenlenen Zilan “anmasında”, “O zaman biz şehitlerimizi anarken sadece onların önünde saygı ile eğilmek değil, onların yaşam idollerini kendimize yaşam idolü olarak görmeliyiz” ifadelerini kullandı. Güvenpark bombacısının azmettiricisini mi arıyorsunuz? Önceki bombacıyı “idol” yapan Sabahat Tuncel olabilir mi acaba?!

Örnekler o kadar fazla ki. Hamdiye Önen de (Kod adı Nuda) hakikati düşler ülkesinde arayanlardan. 2011’de Tunceli’de güvenlik güçlerimizle çıkan çatışmada öldürüldü. Kardeşinin ölümü üzerine ablası Meliha şu ifadeleri kullandı: “Kardeşimin hayalleri gerçek oldu. Hakikat ve güzelliğe kavuştu.” Hakikate ölümle erişebileceğine inandırdığınız insanların sırt çantasına 35 kiloluk patlayıcıları kolaylıkla yükleyebilirsiniz. Bu telkin; sürekli dönerek , çılgınca zikrederek ya da “altın vuruş” yaparak göğe yükselen, kısaca, insan aklını dünyadan koparan her türden etkinliğin akrabasıdır. PKK-HDP bu tür bir “sol” örgüttür!

KÜRT’ÜN GERÇEKLİĞİ

PKK’nın “militanlarına” vaadi işte bu. ABD planları uğruna bedenini patlatarak, kendisini “özgürleştirmek.” Özgürlük, “reel” dünyada erişilebilecek bir mertebe değil, ancak “düşler ülkesinde” bulunabilecek bir huzurdur. PKK istediği kadar sapkın ve metafizik felsefelerle Kürt gençlerinin aklını dumura uğratmaya çalışsın, gerçekler eninde sonunda “düşler”den güçlüdür. Gerçek ise PKK’nın kendi açtığı hendeklere gömüldüğü ve milletin eskisinden daha da güçlü ve geri dönülemez biçimde birleştiğidir. Kendi çocuklarını Batı’nın özel üniversitelerinde okutup, Cihangir’i mekân belleyenlerin, dağa gönderdikleri zavallılar üzerinden kurdukları saltanat, artık sallanıyor. 

Utku REYHAN
Aydınlık/16.05.2016